1 Nisan 2013 Pazartesi

18 Mart Zaferi’ni nasıl kazandık?İttifak noktası: Tarih-Yavuz Bahadıroğlu

18 Mart Zaferi’ni nasıl kazandık
Çanakkale’de dünyanın en güçlü armadasıyla ve en eğitimli ordusuyla savaşan Osmanlı Devleti’nin parası var mıydı? Yoktu… Devlet o kadar fakirdi ki, savaşan askerlerine miğfer dağıtamıyor, bu yüzden binlerce askerimiz, İngiliz uçaklarından atılan çivi bombalarına canlı hedef olup şehâdet şerbetini içiyordu.

Peki bari devlet cephelerde savaşan askerin karnını doyurabiliyor muydu?.. Hayır, doyuramıyordu: Anadolu’nun dört yanından gelen gencecik vatan evlâtları kavrulmuş süpürge tohumu kemirerek savaşıyor, subaylarımız haftada bir çıkan sıcak çorbalarını bile, “Onlar güzel yemeklere alışkındır, biz nasıl olsa idare ederiz” diyerek, İngiliz esirlerine ikram ediyordu…


Askerlerin silâhları muntazam mıydı? Değildi: Müttefiklerin modern silahlarının yanında “çakaralmaz” denebilecek kadar eski silahlarla savaşıyorlardı…
İsterseniz resmi belgelerden bir döküm vereyim… Müttefiklerin elindeki savaş gemilerinin toplamı 250 bin tondu ve dünyanın en modern, en büyük zırhlılarıydı… Bizim ise elimizdeki gemilerin toplamı sadece 25 bin tondu… Üstelik bunlardan bir kısmı çoktan hurdaya ayrılması gerekecek kadar eskiydi.

Düşmanın 18 büyük zırhlısı, 24 denizaltısı, 13 torpido gemisi, 42 bombardıman ve keşif uçağı vardı… 506 topla mevzilerimize günde ortalama 23 bin mermi atıyorlardı.
Bizde çoğu eski ve demode olmak üzere sadece 150 top vardı ve bunlarla günde ortalama 370 mermi ancak atılabiliyordu. Top açığını kapatmak için, Mehmetçikler, köylerden soba boruları toplamış, mevzilere dikmiş, arada bir altında çalı-çırpı yakarak duman çıkarmalarını sağlamışlardı…

Dumanı tüten soba borularının, İngiliz zırhlılarından ateşlenmiş top gibi görünmesini ve bu sayede morallerinin biraz olsun bozulmasını sağlamaya çalışıyorlardı.
Düşman ise hem teknik açıdan, hem de silah, mühimmat, gıda ve giyecek açısından mükemmeldi. Buna rağmen yenilmeleri ne anlama geliyor?

Kahramanlık destanlarının, savaş menkıbelerinin, akıl almaz gizemde olayların İngiliz resmi belgelerine kadar girmiş olması nasıl izah edilmeli?
Gerçek şu ki, saldırganların her şeyi vardı, savunanların ise hemen hiçbir şeyi yoktu… Buna rağmen bu işi nasıl başardık?

Tarihi gerçekleri inkâr etmek suretiyle tarihe ve tarihi yapan kahramanlara sataşmak, yeni bir moda akım galiba… Önce Fatih Sultan Mehmed’i hedef aldılar: İçki içtiğini filan yazdılar. Ardından gemileri karadan yürüttüğünü inkâr etmeye kalktılar… Neredeyse, “Bizans hiç fethedilmedi, İstanbul sandığınız yer aslında daima Bizans’tır” diyeceklerdi: Ecdadın yürek vuruşuyla buluşamamış olanlardan her şey beklenir.

Tabii iddiaların aksi tek tek ispatlandı. Ama bu sefer de Ulubatlı Hasan’a sarktılar: Öyle birisinin yaşamadığını yazıp çizdiler…

Yani yiğitlerden bir yiğit, Bizans’ın böğrüne “Hamd Sancağı’nı dikmemiş miydi? Dikmişti. İşte o Ulubatlı Hasan’dı!

Çanakkale Zaferi’ne ilişkin olarak anlatılan kahramanlık destanları “efsane”den ibaretmiş…
Ochean, Seyit Onbaşı’nın sırtında taşıdığı 250 kiloluk top mermilerinden biriyle batmamış. Mermi “meçhul” bir yerden gelmiş…

Bir televizyon tartışması sırasında, “Seyit besmele ile topu ateşledi” dediğimde muhatabım allak-bullak olmuş, “Bir de hatim indirtseydiniz bari, o kargaşada insanın aklına besmele gelir mi?” diye “bilimsel” bir tepki göstermişti! Anında şu cevabı verdim: “Sizin gibi besmelesizler dışında, herkesin aklına gelir!”

Seyit’in, daha önce hiçbir idman yapmadan, 250 kilodan daha ağır top mermilerini nasıl taşıyıp namluya sürdüğünü “Besmelesiz beslemeler” açıklayabilirler mi?

“Besmele” çekmek, yani işe Allah’ın adıyla başlamak bu milletin kökü, kültürü, temeli, ruhu, mayasıdır. Düşman donanmasının medar-ı iftiharı Ochean Zırhlısı’nı batıran mermi de, abdestli ağızdan çıkmış “besmele” eşliğinde gönderilen mermidir.

Unutmayın: Ne kadar “Besmeleli insan” yetiştirirsek, o kadar “Ochean” batacaktır!


İttifak noktası: Tarih

Nisan başından beri yollardayım. Özellikle Mart ayı boyunca “Çanakkale Zaferi” üzerine konferanslar verdim. Ağrı’dan Doğu Beyazıt’a, Tekirdağ’dan Rize’ye, Malatya’dan Konya’ya, Amasya’dan Samsun’a, Ankara’dan Kırıkkale’ye kadar pek çok yere gittim…
Ayak izi bırakmadığım il ve ilçe kalmadı. Umarım bu arada “yürek izi” de bırakmışımdır. Çünkü her insan bir yerlere mutlaka ayak izi bırakır. Yürek izi bırakmak ise, sadece bazı insanlara nasip olur. Bu yüzden mutluyum.
Sorulan sorulardan anladım ki, “barış süreci” ve İsrail’in özrü konusunda bazı tereddütler var. Haklı olarak İsrail söz konusu olduğunda, kafalarda soru işaretleri oluşuyor. Zira İsrail, tarihi boyunca nalıncı keseri gibi sürekli kendine yontmuş, her şeyi kullanmış, hiçbir ilke ve kural tanımamış bir devlettir.
Ancak bu kez sert kayaya tosladığını düşünüyorum. Türkiye’nin kararlı ve istikrarlı tutumu uluslararası plâtformda İsrail’i sıkıştırmış, son derece haksız ve hukuksuz Mavi Marmara baskını yüzünden uğradığı itibar kaybı, tutumunu gözden geçirmeye zorlamıştır…
ABD Başkanı Obama da bastırınca, özür dileme noktasına gelmiştir ve Türkiye’nin tüm isteklerini karşılama sözü vermiştir.
Tabii her şeyi uygulama gösterecektir. Yine de gelen özür son derece önemlidir. Zira İsrail İsrail olalı ilk kez özür dilemektedir. İlk kez ABD’yi yanında bulamamıştır. Bu da çok önemlidir: Çünkü Türkiye’nin bölgesel ağırlığına işaret etmektedir.
Bölgede Türkiye’siz var olamayacağını, Türkiye’nin de artık eski Türkiye olmadığını İsrail de nihayet görmüştür. Umarım muhalefet de görür!
Zira muhalefetin Türkiye algısında arızalar var. Türkiye’yi de, bölgeyi de, dünyayı da okumakta zorluk çekiyorlar. Buna bağlı olarak herhangi bir proje geliştiremiyorlar ve alternatif olamıyorlar. Sadece itiraz ediyorlar. Hele de Bahçeli, her şeye “sert tepki” gösterme dışında bir şey yapmıyor. Ölçüsüz “tepki”nin kendi seçmeni üstünde kısa süreli “etki”si olabilir, ancak sonrası hüsrandır.
“Barış süreci” fazla “arıza” vermeden devam ediyor. Arada bazı “çatlak ses”ler çıksa da, tarafların kararlılığı sayesinde bunlar kolayca aşılıyor. Umarım böyle devam eder. Çünkü istismar odakları boş durmuyor. Kanın akmasını isteyenler, kan üzerinden siyaset yapanlarla el ele ortamı bulandırmaya çalışıyorlar. Hassasiyetler kaşınıyor. Bir taraftan Türklere, “Doğu elden gidiyor” derken, diğer taraftan Kürtlere, “haklarınız verilmeyecek” diyorlar. Türkiye’nin kalkınması, zenginleşmesi ve bölgenin önderi olarak belirmesinden rahatsızlık duyan dış güçler de çeşitli argümanlarla sık sık devreye giriyor.
“Akîl Adamlar” projesi işte bu yüzden önemli. Şer güçlerin etkisini kıracak tedbirler bu suretle alınabilirse, hükümetin yükü azalır.
Ayrıca bu, kökleri tarihimizde olan bir müessesedir. Biliyorsunuz her padişahın “akîl adamlar”ı ve onlardan oluşan danışma meclisleri vardı. Çeşitli arızaları belirler, çözüm yolları önerirlerdi. Meselâ meşhur Koçi Bey bunlardan biridir. Padişaha sunduğu raporlarda arızalara dikkat çekmiş, çözüm yolları önermiştir.
İşimiz kolay değil. Çünkü bu iş “halka rağmen” yapılan üstyapı devrimlerine veya “zoraki barış”lara benzemez. Öyle olsaydı işimiz kolaydı: “Ben yaptım oldu” anlayışıyla bir gece içinde hallolurdu. Şimdiye kadar öyle olduğu için, ne devrimler uzun soluklu olabildi, ne de barış... Hiçbiri süreklilik kazanamadı. Umuyorum ki, bu barış kalıcı bir barış olacak. Zira halkla birlikte yapılıyor. Bu zor bir yoldur, ama sağlam bir yoldur.
Kendimizi aşmamız lâzım. Hassasiyetlerimizi ve alınganlıklarımızı öncelemek yerine ittifak noktalarımızı öncelememiz gerekiyor.
İttifak noktamız da tarihimizdir: Çanakkale’de Türk’ün, Kürd’ün, Laz’ın, Çerkez’in, Arnavut’un, Roman’ın aynı amaçlar uğruna savaşıp aynı mezarda ebediyeti yaşadıkları gerçeğini unutmamalıyız.

Hiç yorum yok: