Finansal piyasalar, uzaktan izleyen birçok kişi için fazlasıyla gerçeküstü yerler olarak algılanabilir. Hatta çoğu zaman yaşananların bir mizansenden ibaret olduğu hissi bile oluşturabilir. Karmaşık yapıları göz önüne alındığında, bu, çok normal karşılanması gereken bir kavrayıştır. Fakat doğru değildir. Çünkü finansal piyasalar insanların sonsuz olasılıklı duygularının çarpıştığı yerler olduğu için oldukça gerçekçi yerlerdir. Sahtelikten ve mizansenden eser yoktur.
Hayvanlar Alemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayvanlar Alemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Haziran 2013 Pazartesi
14 Mart 2013 Perşembe
Karıncalarla ilgili müthiş keşif
New Orleans Üniversitesi'nde yapılan araştırmada, karıncaların bacaklarını karın kısımlarındaki dikene sürterek anlaştıkları belirlendi.
New Orleans Üniversitesi'nde yapılan araştırmada, arka bacaklarını, karın kısımlarındaki dikene sürterek çeşitli sesler çıkaran karıncaların, bu yöntemle dertlerini anlatabildikleri belirlendi.
Doğa Bilimleri Genel Sekreteri Müge Kanay, yaptığı açıklamada, makro fotoğraflama yöntemleri sayesinde, 21. yüzyılda karıncalar gibi çok küçük canlıları yakından inceleyebilmenin mümkün olduğunu söyledi.
9 Mart 2013 Cumartesi
Kurban; İman, takva, İtaat ve teslimiyet imtihanıdır-Fuat Türker
Hz. İbrahim (as)’ın güzel ahlakı, Allah'a imanındaki samimiyeti, tevekkülü gibi, itaatindeki derinlik,
gösterdiği sadakat ve kararlılık Kur’an ayetlerinde övgüyle anlatılır. Kuşkusuz bu güzel özellikler her
müminin sahip olması gereken üstün ahlak özellikleridir.
gösterdiği sadakat ve kararlılık Kur’an ayetlerinde övgüyle anlatılır. Kuşkusuz bu güzel özellikler her
müminin sahip olması gereken üstün ahlak özellikleridir.
5 Mart 2013 Salı
Protein tozları domuzdan üretiliyormuş-ERHAN ÇAÇAN
5 Mart 2013
ERHAN ÇAÇAN
Spor salonlarına gidenlere, görevliler tarafından tavsiye edilen protein tozlarında domuz jelatini katkısı bulunduğu ortaya çıktı. İnternet üzerinden de sipariş edilebilen bu tozlara birçok fitness merkezi ve spor salonunda rastlamak mümkün. Üzerinde herhangi bir resmi onayın bulunmadığı protein tozlarına özellikle sporcular da büyük ilgi gösteriyor.
4 Mart 2013 Pazartesi
Arı ve Kelebek Etkisi
Yapılan bir araştırmaya göre arı ve kelebek gibi hayvanların sayısının azalması dünya tarımını tehdit ediyor.
Araştırmacılar, sayıları kontrollü olarak artırılacak arı, kelebek gibi hayvanların, yabani türlerinden daha az etkili olacağını, dolayısıyla azalan böcek sayısı sorununun yenileri yerine koyarak çözülemeyeceğini belirtiyor.
1 Mart 2013 Cuma
Suya karışan sakinleştirici ilaçlar balık davranışını etkileyebilir
Avrupa tatlısu levreği. Kaynak: Wikimedia Commons
Yeni yayınlanan bir çalışmaya göre, yaygın olarak kullanılan sakinleştirici ilaçların düşük dozlarda dere sularına karışması, burada yaşayan balıkların beslenme örüntülerini değiştirebilir.
İsveç'in Umea Üniversitesi'nden Dr. Tomas Brodin liderliğinde bir ekip, tatlısu levreğinin yaygın kullanılan sakinleştiricilerin suya karışmasından nasıl etkilendiğini inceledi.
30 Ocak 2013 Çarşamba
Böcekler daha akıllı
Böceklerin beyin yetisini inceleyen bilimciler, böceklerin birçok omurgalı hayvan kadar zeki olduklarını açıkladı.
24 Ocak 2013 Perşembe
Bahtiyar maymun, tarihin seyrini değiştirdi-M.Latif Salihoğlu
Yunanistan, Birinci Dünya Savaşında, uzun bir süre tarafsız kalmayı tercih etti. Bunun en önemli sebebi, Osmanlı'nın müttefiki olan Almanya ile karşı karşıya gelmekten kaçınmasıydı.
Zira, Yunan Kralı Konstantinos ile Alman İmparatoru Wilhelm arasında yakın dostluk ve akrabalık münasebeti vardı. Kral, imparatorun eniştesiydi.
Öte yandan, seçimle işbaşına gelen Başbakan Venizelos, bütün kuvvetiyle savaş çığırtkanlığı yapıyor, Osmanlı'yı bitirmeyi hedef alan savaşa bir an evvel katılmak istiyordu. Hatta, bu maksada matuf olarak inisiyatif kullandı ve Çanakkale Harbi esnasında bölgeye kuvvet gönderdi. (1915)
Onun bu tavrına sinirlenen Kral Konstantinos, Venizelos'u istifaya zorladı. Ancak, bir yıl sonra yapılan seçimlerde Venizelos tekrar zafer kazandı ve yeniden iktidara geldi. Savaş tutkusu sebebiyle ikinci kez görevden alındı. O da gidip Selanik'te bir muhalif hükümet kurdu ve İtilâf devletleriyle de işbirliği içine girdi.
Nihayet, iç ve dış dünyadaki savaş yanlılarının da Venizelos'a destek vermeleri sayesinde, Kral Konstantinos daha fazla dayanamadı ve 1917'de oğlu Aleksandros lehine tahttan feragat ederek, ailesiyle birlikte gidip Almanya'ya sığındı.
Venizelos, bu tarihten sonra dizginleri tamamen eline aldı ve ülkesini savaşa sürükleme manevralarına başladı. Ona göre, Büyük Yunanistan hayalini gerçekleştirmenin tam zamanıydı. Hiç çekinmeden, İtilâf devletleri liderleriyle aynı kare içinde yer almaya başladı.
Ne var ki, Venizelos, aktif şekilde savaşa girmeye tam fırsat bulamadan, dört yıldır süren bu büyük savaşı artık sona erdirmenin yolları aranmaya başlandı. 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla birlikte, Birinci Dünya Savaşı da fiilen sona ermiş oldu.
Savaş bitti, ancak gizli hesaplar devam ediyordu. Üstelik, Mondros Mütarekesinin maddeleri de Osmanlı'nın aleyhineydi.
Venizelos, bu fırsatı kaçırmadı ve sözde güvenliği sağlayacak olan İtilâf devletleriyle birlikte hareket etti.
İleride İstanbul'u işgal edecek olan ortak donanmaya Yunan kuvvetlerini de iştirak ettirmeyi başardı.
Artık, İtilaf devletleriyle ve özellikle de İngiltere ile birlikte hareket eden Yunanistan, hemen her platformda görünmeye, yapılan hemen her antlaşmada söz ve tercih hakkını kullanmaya başladı.
İşte, 10 Ağustos 1920'deki Sevr Antlaşması da bunlardan biri ve belki de en önemlisiydi.
Venizelos, Kral Aleksandros'un (Alexandre) da tam desteğini alarak 15 Mayıs 1919'da İzmir'i işgal etmiş ve bu işgal hareketini Anadolu'nun Ege sâhilindeki başka merkezlere de yaymaya başlamıştı. Sevr Antlaşmasından sonra ise, Batı Anadolu'nun tamamını içine alan çok geniş bir cephe harekâtına girişti ve İngiltere Başbakanı David Lloyd George'un da yardımıyla Türkiye'nin birçok yerleşim merkezini işgal etti.
İşgal ve istilâ hareketi bütün hızıyla devam ederken, sıra nihaî darbeyi vurmaya gelmişti.
Yunan Başbakanı Venizelos ile İngiltere Başbakanı Lloyd George, aralarında gizli bir anlaşma yaptılar. Buna göre, İngiltere 50 bin kişilik bir Yunan ordusunu en modern ve en tesirli silâhlarla donatarak, Anadolu'nun tümüyle işgal edilmesini sağlayacaktı.
İşte, tam da bu sinsî plânın uygulanmaya başlanacağı esnada, hiç umulmadık ve hiç hesapta olmayan bir hadise cereyan etti. Şöyle ki: Venizelos ile Lloyd George'un can dostu olan Kral Aleksandros, kendi evinde beslemiş olduğu Moritz isimli maymunu tarafından ısırıldı.
Kral, kan zehirlenmesi sonucu öldü. Tabiî, "bahtiyar maymun" Moritz de vurularak öldürüldü. (25 Ekim 1920)
Kral'ın ölmesiyle birlikte, Venizelos da desteksiz kaldı ve kısa bir süre sonra iktidardan uzaklaştırıldı. Çok uğraşmasına rağmen, sekiz yıl müddetle bir daha iktidar yüzü göremedi.
Yunan Kralı Aleksandros'un ani ölümü, Venizelos ile birlikte Lloyd George'u da sarstı ve onları tam mânâsıyla sukût–u hayale uğrattı.
Zira, bu hadise tam da Yunanistan'ın İngiltere'den büyük bir askerî kuvvet temin ederek Anadolu'da genel bir taarruz harekâtını başlatmak üzereyken cereyan etti.
Ne var ki, Yunan işgalinin en büyük destekçisi rolündeki İngiltere Başbakanı Lloyd George'un kendisi bile, çok kahırlandığı bu şok gelişmeyi "Tarihin akışını değiştiren bir hadise" olarak değerlendirecekti.
Evet, hakikaten bu hadiseden sonra tarihin seyri büyük çapta değişti. Yunanistan'daki siyasî dengeler alt üst olurken, Anadolu'yu istilâ planları da suya düştü.
Bütün bu gelişmelere, zahirî olarak bir maymun sebebiyet verdi.
Lâkin, işin bir de mânevî boyutu vardı. Onu da nazardan uzak tutmamalı.
Duâların tesiri
İngiliz destekli geniş çaplı işgal istilâ teşebbüsüne karşı bütün kuvvetiyle mücadele eden Bediüzzaman Said Nursî, geceler boyu sabahlara kadar duâlar ederek, Cenâb–ı Hakk'ın yardımı, inayeti için niyâzda bulunuyordu.
O günlerde, Üstad Bediüzzaman'ın yanında bulunan Molla Süleyman ismindeki talebesi ve hizmetkârı şunları anlatıyor:
"Yunan Başbakanı Venizelos, İngiliz Başbakanı Lloyd George'dan 50 bin kişilik silâh alıyor. Bu silâhlarla Anadolu'ya taarruz edecekleri sırada, bir Cuma gecesi Bediüzzaman, namazdan sonra duâya başladı. O gece sabaha kadar uyumadı. Devamlı duâ etti: `Ya Rabb! Senin askerin daha çoktur. Bu mel'unlara fırsat verme!`
"Sabahleyin, ben Divanyolu'ndan gazetesini ve çorbasını almaya çıktım. Gazeteler Yunan Kralı I. Aleksandros'u maymun ısırdığını, maymunun ise öldürüldüğünü yazıyordu. Gazeteyi görünce, Bediüzzaman çok sevindi ve gülerek, `Bir kalem getir de Süleyman, bu hayvanın arkasından bir mersiye yazalım` dedi." (N. Şahiner, B. T. Bediüzzaman Said Nursî, s. 235.)
Bediüzzaman, hadisenin yazıldığı gazetelerden birini talebesi Molla Süleyman'a aldırıp getirtir ve gazetenin kenarına yarı manzum aşağıdaki satırları kayda geçirir.
Mücahid bir hayvan mersiyesi
Ey maymun–i meymûn!
Mü'minleri memnun,
Kâfirleri mahzun,
Yunan'ı da mecnun eyledin.
Öyle bir tokat vurdun ki,
Siyaset çarkını bozdun.
Lloyd George'u kudurttun,
Venizelos'u geberttin. (*)
Mizan–ı siyasette pek ağır oturdun.
Ki, küfrün ordularını,
Zulmün leşkerlerini,
Bir hamlede havaya fırlattın.
Başlarındaki maskeleri düşürüp,
Maskara ederek,
Bütün dünyaya güldürdün.
Cennetle mübeşşer (müjdeli) olan
Hayvanların isrine (safına) gittin.
Cennette saîdsin;
Çünkü gazi, hem şehidsin.
(Bkz: Eski Said Dönemi Eserleri, Rumuz, Yeni Asya Neşriyat, s. 516)
.......................................................................
(*) Burada, Venizelos'un şahsı değil de, has adamı Kral Aleksander'in ölmesiyle, onun, yani Venizelos'un "Büyük Yunanistan"ı hedef alan "Megali İdea" plânı suya düştü, öldü, geberdi mânâsı kast edilmiş olabilir. Allahu a'lem... Zira, maymunun ısırdığı Yunan Kralı o tarihte (1920) ölürken, Başbakan Venizelos ise, o tarihten 16 sene sonra, yani 1936'da, üstelik Sevr'in imzalandığı Fransa'da öldü.
23 Ekim 2012 Salı
Hayırsız Ada neden hayırsız? - Yavuz Bahadıroğlu
"Hayırsız Ada"yı İstanbullular iyi bilir. Peki, neden bu ismi aldığını da biliyor musunuz?
Hikâye hem ilginç hem de acıdır.
Devir, Sultan II. Mahmud devri... Biliyorsunuz II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı'nı ıslah etmek yerine, kışlaları topa tutup her nasılsa kaçmayı başaranları yakalayıp öldürmek için "insan avı" da başlatan ve bu suretle "Yeniçeri Ocağı"nın kökünü kazıyan padişahtır. Ardından "imha" sırası sokak köpeklerine gelmiştir...
Sokak kedilerini ve köpeklerini bulundukları yerlerde koruyup gözeten anlayıştan, onları acımasızca toplayıp "sürgün"e gönderme noktasına gelişimizin hikâyesi böyle başlar...
Bu "imha" olayını tetikleyen olay ise gece yarısı Galata'da gezinen bir İngiliz turistin, sokak köpeklerinin saldırısından kurtulmak için çıktığı bir duvardan düşüp ölmesi sonucu, İngiltere'nin sert bir nota vermesidir.
Bu olay üzerine, İngiltere ile arasının açılmasından endişelenen Sultan II. Mahmud, "Sokak köpeklerinin hakkından gelinmesi"ni emreder.
Emri alan Belediye Başkanı Suphi Bey, İstanbul cadde ve sokaklarında müthiş bir "köpek avı" başlatır. Sokak köpekleri bir bir toplanıp teknelerle Marmara'daki küçük bir adaya bırakılır. Aylarca devam eden bu işlem sonucunda, adaya 80 bin civarında köpek taşınır.
Etrafı sarp kayalıklarla çevrili olan adada su ve yiyecek bulamayan köpekler, bir süre sonra açlıktan bir birlerini yemeye başlarlar. Acı ulumaları, özellikle geceleri, İstanbul'dan bile duyulur. Bu yüzden halk o adaya "Hayırsız Ada" demeye başlar.
Bu uygulamadan kısa bir süre sonra çıkan Balkan Savaşı, halk tarafından "köpeklerin ahı tuttu" şeklinde yorumlanır.
*
İstanbul'da "ikinci büyük köpek toplama harekâtı" 1865'te, Sultan Abdülaziz devrinde yaşanır. Toplanan sokak köpekleri, teknelerle yine Hayırsız Ada'ya terk edilirler.
Ardından İstanbul'da büyük bir yangın çıkar: Bayezit'ten Gedikpaşa'ya kadar tüm binalar kül olur. Bu felaketi de halk, yine "köpeklerin ahı"na bağlar: "Köpekler olsaydı, havlayarak felaketi önceden haber verirlerdi; siz onları yok ettiniz, Allah da cezanızı verdi!" dediler.
Yorum etkili oldu; hükümet, Hayırsız Ada'da ölüme terk ettiği köpekleri tekrar İstanbul'a getirdi.
*
Sokak kedileri ile köpekleri üzerine en acımasız kıyım 1910'da gerçekleşir. İttihad Terakki Partisi kurucularından meşhur "mason üstad-ı âzam"ı Talât Paşa o tarihte Dahiliye Nazırı'dır (İçişleri Bakanı) ve sokak köpeklerinin toplanıp Hayırsız Ada'ya bırakılmasını emretmiştir.
Aklı başında hiç kimse bu işe yanaşmadığından, "Köpek Toplama Ekipleri" serserilerden oluşturulur.
Bunlar sokak sokak dolaşır, bu iş için özel surette imal edilen dev kerpetenlerle hayvanları yakalar, köpek toplama arabalarıyla önce Tophane'ye, oradan da gemilerle Hayırsız Ada'ya götürürler. 30 bin civarında köpeğin bu şekilde öldürüldüğü kaydediliyor.
"Sokak köpekleri yakın tarihimizde hiç mi rahat yüzü görmediler?" diyeceksiniz, gördüler. Sultan II. Abdülhamid'in padişahlığında huzur içinde yaşadılar. Zira Padişah, sokak köpekleriyle uğraşmak yerine, kuduzla uğraşmayı tercih etti.
Fransa'daki Pastör Enstitüsü ile işbirliği yaparak İstanbul'da dünyanın üçüncü "Kuduz Enstitüsü"nü kurdu.
Ayrıca sokak kedileri ve köpekleriyle ilgili araştırmalar yaptırdı. Özel hekimi Mavroyani Paşa'nın (Spiridon Mavrogenis) "Sokak Köpekleri" isimli kitabı, Padişah'ın talimatıyla yazılıp yayınlandı.
Hikâye hem ilginç hem de acıdır.
Devir, Sultan II. Mahmud devri... Biliyorsunuz II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı'nı ıslah etmek yerine, kışlaları topa tutup her nasılsa kaçmayı başaranları yakalayıp öldürmek için "insan avı" da başlatan ve bu suretle "Yeniçeri Ocağı"nın kökünü kazıyan padişahtır. Ardından "imha" sırası sokak köpeklerine gelmiştir...
Sokak kedilerini ve köpeklerini bulundukları yerlerde koruyup gözeten anlayıştan, onları acımasızca toplayıp "sürgün"e gönderme noktasına gelişimizin hikâyesi böyle başlar...
Bu "imha" olayını tetikleyen olay ise gece yarısı Galata'da gezinen bir İngiliz turistin, sokak köpeklerinin saldırısından kurtulmak için çıktığı bir duvardan düşüp ölmesi sonucu, İngiltere'nin sert bir nota vermesidir.
Bu olay üzerine, İngiltere ile arasının açılmasından endişelenen Sultan II. Mahmud, "Sokak köpeklerinin hakkından gelinmesi"ni emreder.
Emri alan Belediye Başkanı Suphi Bey, İstanbul cadde ve sokaklarında müthiş bir "köpek avı" başlatır. Sokak köpekleri bir bir toplanıp teknelerle Marmara'daki küçük bir adaya bırakılır. Aylarca devam eden bu işlem sonucunda, adaya 80 bin civarında köpek taşınır.
Etrafı sarp kayalıklarla çevrili olan adada su ve yiyecek bulamayan köpekler, bir süre sonra açlıktan bir birlerini yemeye başlarlar. Acı ulumaları, özellikle geceleri, İstanbul'dan bile duyulur. Bu yüzden halk o adaya "Hayırsız Ada" demeye başlar.
Bu uygulamadan kısa bir süre sonra çıkan Balkan Savaşı, halk tarafından "köpeklerin ahı tuttu" şeklinde yorumlanır.
*
İstanbul'da "ikinci büyük köpek toplama harekâtı" 1865'te, Sultan Abdülaziz devrinde yaşanır. Toplanan sokak köpekleri, teknelerle yine Hayırsız Ada'ya terk edilirler.
Ardından İstanbul'da büyük bir yangın çıkar: Bayezit'ten Gedikpaşa'ya kadar tüm binalar kül olur. Bu felaketi de halk, yine "köpeklerin ahı"na bağlar: "Köpekler olsaydı, havlayarak felaketi önceden haber verirlerdi; siz onları yok ettiniz, Allah da cezanızı verdi!" dediler.
Yorum etkili oldu; hükümet, Hayırsız Ada'da ölüme terk ettiği köpekleri tekrar İstanbul'a getirdi.
*
Sokak kedileri ile köpekleri üzerine en acımasız kıyım 1910'da gerçekleşir. İttihad Terakki Partisi kurucularından meşhur "mason üstad-ı âzam"ı Talât Paşa o tarihte Dahiliye Nazırı'dır (İçişleri Bakanı) ve sokak köpeklerinin toplanıp Hayırsız Ada'ya bırakılmasını emretmiştir.
Aklı başında hiç kimse bu işe yanaşmadığından, "Köpek Toplama Ekipleri" serserilerden oluşturulur.
Bunlar sokak sokak dolaşır, bu iş için özel surette imal edilen dev kerpetenlerle hayvanları yakalar, köpek toplama arabalarıyla önce Tophane'ye, oradan da gemilerle Hayırsız Ada'ya götürürler. 30 bin civarında köpeğin bu şekilde öldürüldüğü kaydediliyor.
"Sokak köpekleri yakın tarihimizde hiç mi rahat yüzü görmediler?" diyeceksiniz, gördüler. Sultan II. Abdülhamid'in padişahlığında huzur içinde yaşadılar. Zira Padişah, sokak köpekleriyle uğraşmak yerine, kuduzla uğraşmayı tercih etti.
Fransa'daki Pastör Enstitüsü ile işbirliği yaparak İstanbul'da dünyanın üçüncü "Kuduz Enstitüsü"nü kurdu.
Ayrıca sokak kedileri ve köpekleriyle ilgili araştırmalar yaptırdı. Özel hekimi Mavroyani Paşa'nın (Spiridon Mavrogenis) "Sokak Köpekleri" isimli kitabı, Padişah'ın talimatıyla yazılıp yayınlandı.
12 Ekim 2012 Cuma
Kedi-köpek hakları - Yavuz Bahadıroğlu
Bir kanun taslağı münasebetiyle “Hayvan hakları” savunucuları günlerden beri gösteriler yapıyor, “Hayvanları öldürmeyin” diye bağırıyorlar.
Birileri de bunlarla, “kedi-köpek savunucuları” diye dalga geçmeye çalışıyor.
“Suriye ile savaşın eşiğine geldiğimiz günlerde böyle bir konu ile uğraşılır mı?” diyeceklere tavsiyem, bu soruyu Sultan III. Murad’a sorsunlar: Zira o da uğraşmış, onca sorun varken, hayvan haklarına ilişkin olarak kapı gibi bir “ferman” yayınlamıştı. Buyurun okuyun:
“İstanbul kadısına hüküm ki: Hamalların taşımacılıkta kullandıkları at ve katırlara taşıyamayacakları miktarda yük yükleniyormuş. Hamallar Kethüdası’na buyurdum ki: Bundan sonra hiçbir at ve katıra, taşıyabileceğinden fazla yük yükletmeyesun. At ve katırların beslenmelerine, nallarına ve semerlerine dikkat edilmesi için gerekli tedbirleri aldırasun...”
Demek ki, hayvanların sorunlarına eğilmek için, insan cinsinin sorunlarının bitmesini beklemek doğru değil...
Çünkü şefkat bir bütündür. Hayvanlara ve bitkilere karşı şefkati olmayanın insanlara da şefkati olmaz.
Hayvan haklarını bilmeyen, insan haklarını da bilmez. Hayvan haklarını umursamayan, insan haklarını da umursamaz.
Ormanları yakıp hayvanları sokağa atanlar, ya da öldürenlerle insanları inançlarından, ibadetlerinden, kıyafetlerinden, siyasetlerinden ötürü kınayanlar aynı sevgisizliğin, aynı şefkatsizliğin, ürünleridir.
Bu yüzden Osmanlı ceddimizin yalnız insanlara değil, hayvanlara ve bitkilere, yani çevreye karşı gösterdikleri duyarlılığı özümsememiz ve o duyarlılıktan ders almamız gerekiyor.
Tabii “ders” alabilmek için bilmek lâzım.
Burada açıkça ifade etmeliyim ki, Osmanlıların hayvanlara yönelik şefkat ve merhamet sistemi şaşırtıcıdır; o kadar ki, vahiy medeniyetinden kopuşumuzun nelere mal olduğunu düşündürüyor.
O zaman anlıyorsunuz ki, Osmanlı olmak, hayatı yaradılış hikmetiyle birlikte idrak edip, o idrak istikametinde Allah’a ulaşmaktır!
Anlıyorsunuz ki, Osmanlı olmak, “Canlı cansız bütün varlıklar Allah’ı tespih eder”anlayışını hayata hâkim kılmaktır.
Bu yüzden Osmanlılar, yalnızca insanın yaşama hakkına saygı gösterip mutlu olmasını esas almadılar, hayvanların ve bitkilerin de “oluş” hakkına ve yaradılış hikmetine bağlı yaşadılar.
Yabancı gezginlerden Elisee Recus yazıyor: “Osmanlılardaki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Bir çok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa bilin ki o ev bir Türk evidir.” (Küçük Asya. c. 9)
Öyle bir hassasiyet ki, Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa’ya tanıtmasıyla ünlü Comte de Marsigli, hayvan sevgisi konusunda Osmanlıları biraz “aşırı” bulmaktan kendini alamıyor:
“Şunu da itiraf etmeliyim ki, Müslüman Türkler, bu dindarâne hareketlerinde biraz fazla ileri gitmektedirler. İyiliklerini yalnız insan cinsine hasretmekle kalmayıp, hayvanlara ve hatta bitkilere bile teşmil ederler.”
Burada sözü ünlü Fransız şair Lamartine’e bırakalım:
“Müslümanlar canlı ve cansız mahlükatın hepsiyle iyi geçinirler: Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler; bizim memleketlerde başı boş bırakılan veyahut eziyet edilen bu zavallı hayvan cinslerinin (türlerinin) hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler. Bütün sokaklarda mahalle köpekleri için muayyen (belirli) aralıklarla su kovaları sıralanır; bazı Müslümanlar, ömürleri boyunca besledikleri güvercinler için, ölürken vakıflar kurarak, kendilerinden sonra da (güvercinlerine) yem serpilmesini sağlarlar.”
Başka söze gerek var mı?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)



.jpg)
.jpg)

