13 Kasım 2012 Salı

Kasaplar Deresi ve ötesi - M.Latif Salihoğlu

Bugünlerde ismi pekçok kimse tarafında yeni duyulan Siirt'teki "Kasaplar Deresi"nin mâzisi, tâ 12 Eylül Darbesi (1980) döneminin zifiri karanlık günlerine kadar gidip dayanır.


O devirde, zan altındaki birçok vatandaşımız sorgusuz suâlsız şekilde katledilerek cesedi bu dere yatağına götürülüp gömülmüştür.



Darbe anayasasının referanduma sunulmasından hemen sonra (7 kasım 1982), bilhassa "red/hayır" oylarının hissedilir derecede fazla göründüğü sandık bölgelerine, türlü bahanelerle oparasyonlar yapıldığını gayet iyi biliyoruz. 


Gözaltına alınan, işkencelere maruz kalan ve bir kısmı sakatlanarak ancak kurtulabilen bazı şahitler halen hayattadır.



(Hemen hatırlatalım: O tarihlerde PKK'nın terör eylemleri henüz başlamış değildi. Darbecilerin gözünde "fikir suçluları" diye ilân edilen kimseler vardı.)



Onların anlattıklarına göre, yakalandıktan sonra önce Siirt'e götürülmüşler. Gözleri bağlı şekilde, günlerce aç–susuz bırakılmışlar. Ve meselâ, 1983 Şubat'ında dışarıdan buzlu kar topakları getirilerek, sırtlarında ve omuzlarında eritilerek işkenceden geçirilmişler.



"Fikir suçlusu" diye gözaltına alınanlara haftalarca bu tarz muamele yapıldıktan sonra, önlerine üç seçenek konulmuş:



1) Elektrikli işkence.
2) Hadım etme.
3) Kasaplar Deresine gönderilme.



Üçüncü şık, ölüm cezası anlamına geldiğini gözaltındakilerin tamamı biliyordu. Zira, burası çoktandır bu isimle anılır olmuştu. Ama, darbecilerin korkusundan kimsecikler birşey diyemiyor, birşey yapamıyordu.
Kasaplar Deresine gitmemek için, birinci ve ikinci şıkkı kabul edenlerden on üç kişilik bir grub, on yedi günlük işkencenin ardından, yine gözleri bağlı şekilde cemselerle Siirt'in dağlık bir bölgesine götürülerek tenha bir araziye bırakılırlar.



Onlara, "Araba sesi kayboluncaya kadar sakın ola gözlerinizi açmayınız!" diye de emir verilir.
Bizzat görüştüğüm bir zanlı şunları anlattı: "Uzaktan kurşuna dizileceğimizi zannediyorduk. Neyse ki, motor sesi kayboldu ve gözlerimizi açtık. İnanın birbirizimiz tanıyamaz hale gelmiştik. Yaklaşık üç haftadır aç, susuz, traşsız, banyosuzduk. Üstelik, türlü işkencelerden geçmiştik. Şimdi de, nerede olduğumuzu, nereye bırakıldığımızı ve hangi yöne doğru gideceğimizi bilmiyorduk. Neyse, bir tarafa doğru yöneldik ve uzun yürüyüşlerden sonra bir dağ köyüne vardık. Köylüler bizi görünce korkuya kapıldılar. Zira, per–perişan bir haldeydik."



Bu acı gerçeği bugün anlatmıyoruz. Yıllarca önceki bir yazımızda da bilvesile buna temas etmiştik.

Aynı konu, şimdi bir kez daha gündeme geldi. Ciddî tedbirler alındıktan sonra, Kasaplar Deresindeki toplu mezarların açığa çıkarılması isteniyor.


Temenni edelim ki, öyle olsun. Canilerin, darbecilerin, cuntacıların yaptığı hiçbir cinayet gizli kalmasın.


Birkaç hatırlatma

Bu arada önemli birkaç hatırlatmada bulunmak istiyoruz.


1) Korkunun dağları sardığı o devirde, darbecilere alkış tutan ve onların hazırlatmış olduğu darbe anayasasının kabulü yönünde meddahlık yaparak din kardeşini bile kırmaktan çekinmeyen ihvanlar, hiç vakit kaybetmeksizin bir nefis muhasebesinde bulunsunlar, darbecilerin hatırına kırdıkları kimselerle helâllaşsınlar ve bilhassa o gaddar zalimlerin—bir kısmı yeni yeni ortaya çıkan—bîhadd û hesap zulümlerine şerik olmaktan bir an evvel kurtulmaya çalışsınlar.



2) Kasaplar Deresi cinayetleri ve sâir faili meçhûl cinayetlerin de dahil olduğu "devlet adına" işlenmiş zulümler hakkında doğru lâflar eden bazı Kürt vatandaşlarımız, bugün sergilemiş oldukları hareketlerinin de doğru olup olmadığını şöyle iyi bir kontrolden geçirsinler.



Zira, düne dair şeyleri doğru konuşup, bugün yanlış hareketlerde bulunmak, "hakkın istismarı" anlamına gelir.
Dün bir asker veya polis haksızlık yapmışsa, cinayet işlemişse, bunun faturasını tutup bugünkü meslektaşlarına kesmek ve onlarla çatışma cihetine gitmek, doğru bir hareket olamaz.



Dahası, bu, vaktiyle yapılmış bir yanlışa karşı, tutup ikinci bir yanlışa düşme halini yansıtır ki, bu metotla işin içinden çıkmak ve hayırlı neticelere ulaşmak âdeta imkânsız hale gelir.



Hakka, hukuka inanan ve hak nâmına hareket eden kimse, birin günahını bir başkasına yüklemez. Birinin suçuyla bir başkasını cezalandırmaya kalkışmaz.



Aksi takdirde, bunun adı "hak arayışı" olmaz; belki, hakkı istismar ile meseleyi çıkmaza sokmak anlamına gelir.



Hissiyatıyla hareket edenlerle aklını başkasının cebine koyanları bahsimizden hariç tutuyoruz. Hitabımız, vicdanı sâlim, aklı başında ve sadece gerçeğin peşinde olanlaradır.

Hiç yorum yok: