28 Ekim 2012 Pazar

Türkiye 1957'de savaşın eşiğinden döndü - Abdullah Muradoğlu


Türkiye 1957'de savaşın eşiğinden döndü

  • 1957'de herkes Türkiye ile Suriye arasında savaş çıkmasını bekliyordu. Oysa savaştan en fazla söz eden Sovyetler Birliği bile savaşa inanmıyordu. Sovyet Devlet Başkanı Nikita Kruşçev, 'Savaş bahsi ne kadar çok edilirse, gerçekleşme ihtimali de o kadar az demektir' diye konuşmuştu.
  • Rusya, Mısır ve Arap Birliği 1957'de Suriye'yi destekledi. ABD Dışişleri Bakanı John F. Dulles ise krizin en sıcak anlarında Ankara'ya gönderdiği bir mektupta Türkiye'nin endişelerini paylaştıklarını, ancak Suriye'ye askeri müdahale durumunda sorumluluk almayacaklarını bildirmişti.
    Türkiye'nin Suriye'yle savaşa tutuşacağı bir süredir yazılıp çiziliyor. Öte yandan Amerika'nın Türkiye'yi savaşa teşvik ettiği propagandası yapılıyor. Oysa herkes biliyor ki Obama'nın Suriye politikası 'askeri müdahale' seçeneği içermiyor.
    Bugünkü durum, 1957'deki Türkiye ve Suriye arasında çıkan krizi hatırlatıyor. Kriz sürecinde iktidar(DP), ana muhalefet partisi(CHP) ve basının tek ses olduğunu da hatırlatmalıyız.
    Suriye'nin Mısır'ın(ve Sovyet Rusya'nın) desteğiyle Nisan 1957'de Ürdün Kralı'nı devirme girişiminde bulunması bölgede şiddetli gerilime sebebiyet vermişti. Suriye Savunma Bakanı Halid El Azm'ın Ağustos başlarında Moskova'ya giderek askeri ve ekonomik bir anlaşma imzalaması Türkiye'yi teyakkuza geçirmişti.
    Türkiye'nin Suriye hududuna asker yığıp tatbikatlar yapması 'savaş hazırlığı' olarak algılanmıştı. Ürdün ve Suriye arasındaki kriz, Türkiye-Suriye krizine dönüşmüştü. Mısır askerlerinin Lazkiye civarında karaya çıkmaları işi daha da kızıştırmıştı.
    ABD VE RUSYA KARŞI KARŞIYA
    Dr. Ömer E. Kürkçüoğlu'nun 'Türkiye'nin Arap Ortadoğusu'na karşı politikası (1945-1979)' kitabında belirttiği gibi, Suriye krizi ABD ve Sovyet Rusya'nın Ortadoğu'daki ilk doğrudan doğruya çatışması haline gelmişti.
    Sovyet Başbakanı Mareşal Bulganin 10 Eylül'de Başbakan Adnan Menderes'e gönderdiği mektupta Türkiye'nin Suriye sınırında yaptığı yığınağın askeri müdahale amacı taşıdığını, ABD'nin bu maksatla Türkiye'ye silah gönderdiğini iddia etmişti. Suriye ile savaşın 'mahalli' boyutlarda kalmayacağı uyarısında bulunan Bulganin, Türkiye'nin müdahale etmesi halinde başına bela alacağı mesajı vermişti.
    Bulganin'e cevap veren Menderes ise Türkiye'nin ne Suriye'ye, ne de herhangi bir başka ülkeye saldırı niyetinde olmadığını belirtmişti. Menderes ortada ciddi bir savaş ihtimali bulunmadığı, üstelik Suriye herhangi bir şikayete yeltenmediği halde Moskova'nın Şam adına konuşmasından endişe duyduklarını ifade etmişti.
    Menderes Moskova'nın Suriye'yi silah deposuna çevirmesinin Türkiye'nin güvenlik endişesini artırdığını belirtmiş ve Bulganin'e 1940'larda Moskova'nın Kars ve Ardahan ile ilgili girişimlerini de hatırlatmıştı.
    'HALEP'E, HALEP'E.'
    Moskova'nın köpürttüğü kriz, Suriye tarafından BM'ye de taşındı. Dr. Hüseyin Bağcı'nın 'DP dönemi dış politikası' kitabında aktardığı bilgilere göre Suriyeliler BM Genel Sekreterine verdikleri memorandumda şu iddialarda bulunmuşlardı:
    'Halen Suriye -Türkiye sınırına yakın yerlerde şimdiye kadar eşi görülmemiş şekilde ve gereksiz olarak birkaç ağır tümenin yığılması sonucunda Suriye'ye fiili olarak bir askeri tehdit sözkonusudur. Bu birlikler sürekli olarak da takviye edilmektedir. Şimdi bu birlikler küçük bir alanda bulunmaktadırlar ve yakın bir saldırıyı belirleyecek şekilde mevzilendirilmişlerdir. Türk kıtalarına bir slogan verildiği açıktır. 'Halep'e, Halep'e' gibi açıkça söylenilen bu sloganlar sürekli olarak tekrarlanmaktadırlar.'
    Kriz Washington ve Moskova arasında güç gösterisine dönüşmüştü. Türkiye'nin Suriye'ye askeri müdahalesine sıcak bakmayan ABD Ankara'nın endişelerini paylaştıklarını belirtmekle birlikte, BM onayını almayan bir müdahalede sorumluluk üstlenmeyeceklerini bildirmişti. Türkiye'ye diplomatik yolları kullanmasını salık veren ABD'nin Dışişleri Bakanı John Foster Dulles 10 Eylül 1957'de Ankara'ya gönderdiği mektupta askeri bir harekata niyetli olmadıklarını açıkça ifade etmişti.
    Sovyet Rusya Başkanı Nikita Kruşçev 9 Ekim 1957'de 'New York Times' gazetesine verdiği demeçte şunları söylemişti:
    'Askerlerini Suriye sınırına çekmekle Türkiye bizimle olan sınırında boşluklar açıyor. Bunu yapmaması gerekir. Çünkü çok zayıftır. Bir savaş halinde Türkiye bir gün bile dayanamaz. Savaş patlak verirse, biz Türkiye'nin yakınındayız; siz(Amerikalılar) ise değilsiniz. Silahlar patlayınca, roketler uçmaya başlayabilir, o zaman da düşünmek için vakit artık çok geç demektir.'
    10 Ekim'de ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada ise 'Aradaki uzaklığa rağmen, Kruşçev Türkiye'nin dost ve müttefiği olan ABD'nin Kuzey Atlantik Anlaşması(NATO) gereğince yüklendiği taahhütleri hafife alacağını sanmamalıdır' deniliyordu. İki Sovyet savaş gemisinin Suriye'nin Lazkiye limanını ziyaret etmesine misilleme olarak ABD savaş gemileri de İzmir limanına uğramışlardı.
    Savaş asla olmayacak
    Sovyet Dışişleri Bakanı Andrei Gromiko BM Genel Kurul başkanına gönderdiği bir mektupta Türkiye'nin 27 Ekim seçimlerinden sonra Suriye'ye saldıracağını iddia etmişti. İddiaları reddeden Türkiye'ye göre ise Ruslar suni bir savaş ortamı hazırlayarak Ortadoğu'da kendisine uydular bulmak istiyordu.
    Kriz, Suud-i Arabistan'ın arabuluculuk çabaları sonucunda yumuşamaya başladı. Suriye ve Suud-i Arabistan ortak bildirisinde Suriye'nin Ürdün'e yönelik herhangi bir girişim içerisinde olmadığı kaydedildi. Bazı Asya ülkeleri de krizin müzakereler yoluyla çözümlenmesi için devreye girdiler. Bu girişimler sonucunda Suriye, BM'deki tasarılarını geri çekti.
    Aslında savaştan en fazla söz eden Sovyet Rusya bile Türkiye ve Suriye arasında bir savaşa ihtimal vermiyordu. Dr. Ömer E. Kürkçüoğlu'nun verdiği bilgilere göre 29 Ekim 1957 günü, sürpriz şekilde, Türkiye'nin Moskova Büyükelçiliği'nde düzenlenen cumhuriyetin kuruluş yıldönümü resepsiyonuna katılan Kruşçev şunları söylemişti:
    'Barışa! Barışa! Savaş isteyen her kimse kahrolsun! Bırakın kendi kendine savaşsın! Fakat savaştan niçin bahsediyorsunuz? Savaş asla olmayacak!'
    Herkesin savaştan bahsettiğini söyleyenlere Kruşçev, 'Savaş bahsi ne kadar çok edilirse, gerçekleşme ihtimali de o kadar az demektir' diye cevap vermişti. Bulganin de Menderes'e gönderdiği mektupta üslubunu yumuşatmış, Moskova'nın hiçbir Arap devletiyle gizli anlaşma yapmadığını söylemiş ve Rusların 'Milli Mücadele'de Türkiye'ye yardım ettiğini hatırlatmıştı.
    Ekimin son günlerinde artık savaş ihtimali ortadan kalkmıştı. 1958 yılı başlarında Mısır ve Suriye'nin birleşmesinin Ankara tarafından da tasvip edilmesiyle kriz tamamen son bulmuştu. Suriye'nin Moskova'nın güdümüne girmesinden ise Mısır ile birleşmesi ehven görülmüştü.
    O dönemde Ürdün Büyükelçisi olan Mahmut Dikerdem'in kaydettiği gibi Türkiye'nin Suriye hududuna asker yığması siyasi bir manevradan ibaret idi.
    Kral Hüseyin'in hayal kırıklığı..
    1957 Ağustos'unda İstanbul'da 'Şale Köşkü'nde Irak ve Ürdün Krallarıyla, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile Başbakan Adnan Menderes arasında yapılan görüşmelere Ürdün Büyükelçisi Mahmut Dikerdem de katılmıştı. Dikerdem'e göre toplantıdan Türkiye, Irak ve Ürdün Ortadoğu meselelerinde tam bir görüş birliği içinde çıkmıştı. Dikerdem hatıralarında Türkiye ve Suriye arasında savaş ihtimalini tetikleyen süreci ise şöyle anlatıyordu: 'İstanbul toplantılarından sonra Kral Hüseyin Avrupa gezisine çıktı, ben de Amman'da görevimin başına döndüm. Bu arada Türk-Suriye ilişkilerinin gerginleşmeye yüz tuttuğu görüldü. İstanbul'daki üçlü toplantıdan kuşkulanan Suriye ve Mısır hükümetleri Türkiye'nin Suriye'ye karşı askeri bir harekete geçmeye hazırlandığına dair haberler yaymaya başladılar. Belki de Türkiye'nin Irak'la Ürdün'ü birleştirme çabalarını ve İngiltere ile Amerika'nın bu çabalara destek olduklarını haber almışlardı. Önce radyo ve basın yoluyla dünyaya duyurulan bu haberler 1957'nin Ekim ayında resmi nitelik aldı. Arap Birliği Siyasi Komitesi Türkiye'nin Suriye üzerindeki tehditlerine karşı Arap devletlerinin ortak bir girişimde bulunmalarını kararlaştırdı. 15 Ekim'de Suriye Dışişleri Bakanı Halil Kallas Şam'daki Amerika, Sovyet ve Irak elçilerini kabul ederek Suriye sınırında Türk ordusunun yığınak yaptığını ileri sürdü. Ertesi gün Amman'da, Avrupa gezisinden yeni dönmüş olan Kral Hüseyin Amerika ve İngiltere Büyükelçileri ile beni ayrı ayrı kabul ederek-Arap Birliği'nin aldığı karar gereğince
    Türkiye'nin Suriye sınırındaki askeri yığınağından duydukları endişeyi belirtti. Hüseyin'le bu görüşmem ilginçtir. Aslında Ürdün Kralı Türkiye'nin Suriye üzerinde baskı yapmasından kaygı değil sevinç duyuyordu ama Arap Birliği dayanışmasına uyduğunu göstermek zorunda idi. Görüşmemiz gayet dostça bir hava içerisinde geçti, Kral adeta benden Suriye sınırında yığınak yaptığımızı doğrulamamı bekliyordu. Oysa ben Amman'a dönmeden önce Ankara'da yaptığım temaslardan Suriye ile aramızdaki gerginliğin askeri bir harekete yol açacak kadar vahim olmadığını öğrenmiştim.
    Gerçi 'Şale Köşkü toplantısı'ndan hemen sonra İstanbul'a gelen bir Amerikan yetki-lisinin gizli evrak çantasının otelde kayboluşu kamuoyunda epey heyecan yaratmıştı. Basına da yansıyan söylentilere göre, yitirilen ya da çalınan evrak çantasından Arapların eline geçen belgeler Amerika'nın Suriye üze-rine yürümesi için Türkiye'ye yeşil ışık yaktığını kanıtlıyordu. Hatta Ankara'da iken görüştüğüm kimi yetkililer Türk ordusunun Suriye'ye yürümesinin bir an meselesi olduğuna inanmışlardı. Fakat Amman'a dönerken talimat almak üzere yanına gittiğim Dışişleri Genel Sekreteri Melih Esenbel bana: 'Hiç bir askeri hareket olacağı yok, rahatça görevinin başına dönebilirsin' demişti. Esenbel gerçek durumu iyi biliyordu, nitekim Türk-Suriye gerginliği siyasal bir manevra olmaktan öteye geçmedi. Ben de Kral Hüseyin'e Türkiye'nin komşularına karşı hiçbir kötü niyet beslemediğini söylemekle yetindim. Hüseyin belki de o anda hayal kırıklığına uğramıştır.'
    1957 krizinde de aynı aktörler rol oynamıştı!
    Bugün Esed rejiminin gitmesini isteyen Mısır, 1957'de Suriye'nin müttefiki idi. Mısır'da Albay Cemal Abdünnasır askeri bir darbeyle iktidarı ele geçirmişti. Popüler Arap milliyetçiliğinin liderliğine soyunan Nasır Suriye'nin siyasi elitlerini de yanına çekmişti.1957'de Türkiye ile birlikte 'Bağdat Paktı'nda yer alan İran ve Irak ise bugün Esed rejimini destekliyorlar. Ürdün ve Suud-i Arabistan 1957'de de Suriye hükümetinin devrilmesini istiyorlar ancak popüler Arap milliyetçiliğinin baskısıyla Suriye'ye askeri müdahaleyi açıkça desteklemekten kaçınıyorlardı. 1957 krizinde de Sovyet Rusya uluslararası arenada Şam'ın patronu gibi davranıyordu. Rusya Ortadoğu'da köprübaşı olarak Suriye'yi gözüne kestirmişti. Aslında kriz Moskova'nın Ortadoğu üzerindeki oyun planları çerçevesinde kızışmıştı.
    ABD ise Sovyet Rusya'nın Suriye üzerinden Ortadoğu'da nüfuzunu yaymasından rahatsızlık duyuyordu. Suriye krizi 'Soğuk Savaş'ın Ortadoğu'daki yansımasıydı. Öte yandan ABD ve hatta İsrail'e göre, Moskova'nın Suriye'yi silahlandırması büyük bir endişe kaynağı bile değildi. Oysa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kars ve Ardahan üzerinde hak iddia eden Sovyet Rusya'nın Suriye'yi silahlandırması Türkiye için güvenlik sorunuydu. Türkiye 'Bağdat Paktı'nın kurulmasına da öncülük etmişti. Pakta İran, Irak ve Pakistan ve İngiltere katılmıştı. Menderes hükümeti Ürdün, Suriye, Lübnan ve Mısır'ın pakta girmesi için çabalamış ama başaramamıştı.
    Türkiye ABD'nin de pakta girmesini istiyordu. Zira ABD'nin katılması, Lübnan ve Ürdün'ün de katılmasını sağlayacaktı. Oysa ABD, Ortadoğu'da Türkiye'nin öncülük ettiği bir paktı çok da uygun bulmuyordu. Ortadoğu'daki çıkarlarını yeniden tanzim etmek isteyen Fransa da Türkiye'nin üstlendiği rolden rahatsız idi. Bölge ülkeleri arasındaki çelişkileri derinleştiren Suriye krizinden azami derecede istifade eden Sovyet Rusya ise paktın genişlemesini engellemişti.
  • Hiç yorum yok: