Fransızlar Cezayir'de Nazi SS'lerini kullanmışlar!

1956-1962 yılları Fransız lejyonlarına bağlı askerlerin Cezayir'de işledikleri katliamlar uzun yıllar Fransız halkından ve Avrupa kamuoyundan saklandı. Fransa eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da Cezayir'deki katliamlardan ötürü özür dilemesine yönelik çağrıları reddetmişti. Cezayir'de yaşanan katliamları gösteren filmlerin uzun yıllar Fransa'da gösterime sokulması yasaklandı. Bazı filmleri gösteren sinemalar ise ateşe verilmişti. 1961'de Paris'teki bir protesto gösterisinde polis tarafından vurularak öldürülen 300 Cezayirli'yle ilgili arşivler de hala sır.
557 sandalyeli Fransız Meclisinde 55 milletvekilinin katıldığı oylama, Fransız ulusuna aidiyeti tartışmalı hale gelen Sarkozi'nin sayesinde Fransa için bir drama dönüşüyor.
Sarkozi düşerken Fransa'yı da kendisiyle birlikte girdaba sürüklüyor.
'Fransa kimseye ders vermiyor, ama Fransa ders almak da istemiyor. Fransa egemen şekilde siyasetini belirliyor' diye konuşmuş Sarkozi.
38 milletvekilinin Fransa'nın egemen şekilde siyasetini belirlemesi güldürü tarihine geçecek bir niteleme.
Ders alıp vermeye gelince, Türkiye'nin bin yıllık tarihinde bir sömürgecilik geçmişi yok ama Fransa'nın var.
Kuzey Afrika'da, Sahraaltı Afrikasında Fransız sömürgecilerinin ne yaptığını bütün dünya biliyor.
Sadece Cezayir'de Fransız işgalciler bir buçuk milyona yakın insan öldürdüler.
DİRENİŞ UZUN SÜRDÜ
Fransızlar hukuken Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı bulunan Cezayir'i 1830'da sudan bir bahaneyle işgal ettiler.
Gazeteci Robert Fisk'in dediği gibi Fransız işgal kuvvetleri komutanı Mareşal Comte de Bourmont sözde uygarlık götürmek amacıyla 42 destroyer, fırkateyn ve korvet, ayrıca 60 başka gemiyle Cezayir kıyılarına gelmişti.
Cezayirliler Şeyh Abdulkadir El Cezairi liderliğinde Fransız işgalcilere karşı ayaklandılar.
Mareşal Bourmont Cezayir'i 15 günde dize getireceğini vaat etmişti ama isyan 1847 yılına kadar sürdü.
Fransızlar bir mağaraya sığınan 500 Cezayirli erkek kadın ve çocuğu mağaranın ağzında ateş yakmak suretiyle boğarak öldürmeleri Cezayirlilerin hafızalarından hiçbir zaman silinmedi.
Yüzlerce köyü sistemli bir şekilde yok ettiler..
Portakal bahçelerini ve buğday tarlalarını ürün alınamaz hale getirdiler.
Şeyh Abdülkadir bir süre Fransa'da sürgün yaşadıktan sonra Osmanlı topraklarına, Suriye'ye hicret etti.
Cezayir ile ilişkisini hiçbir zaman kesmedi ve Fransız işgalcilere karşı mücadelesini uzaktan da olsa sürdürdü.
CEZAYİR'E HAÇI GÖTÜRDÜLER
Fransızlar, Cezayir köylülerinin elinden zorla aldıkları toprakları kamulaştırarak Fransız göçmenlere dağıtıtılar.
Cezayir'in demografik yapısını bozmaya çalışıyorlardı.
Diğer Avrupa ülkelerinden de Cezayir'e göçü teşvik ettiler.
İslam topraklarını hıristiyanlaştırma faaliyetlerine hız verdiler, bazı camiler bu amaçla kiliseye çevrildiler
Robert Fisk'in 'Büyük medeniyet savaşı : Ortadoğu'nun fethi' kitabında Cezayir'in hırisyanlaştırlımasına ilişkin şu bilgiler yer alıyor:
'24 Aralık 1932'de başkent Cezayir'in Divan caddesindeki en güzel camilerinden biri, katolik inancına geçti. Dini ayinler, bir geceyarısı cemaatinin cennetsi vakarıyla başladı. Burada Afrika Kilisesi için yeni bir çağ başlıyor. Katolik kilisesinin ayinsel debdebesi ve görkemi, sadece yerlilerin fatihlerinin Tanrı'ya inandığını ve bir dine sahip olduğunu fark etmesini sağlamakla kalmadı; kilisenin giderek artan hayırsever faaliyetleri, yarar sağlayan yerlilerin bu dinin fevkalade merhametli ve insan dostu olduğunu anlamasına vesile oluyor. Katolik kilisesine adanan gazetesinde Kardinal Pacca, Fransa'nın tasarrufu altındaki topraklarda Hıristiyanlığı yaymak için gösterdiği çabalardan övgüyle söz ediyor. 'Afrika kıyılarında... yüce ruhlu Fransız ulusunun Haçın sancağını tekrar diktiğini, sunakları tekrar kurduğunu,kafir camileri Yüce Yaradan'a inanan tapınaklara çevirdiğini ve yeni kiliseler inşa ettiğini gördüm. Dahası Afrika kıyılarında mutaassıp taraftarların takip ettiği kutsal bir rahibin sadece katoliklerin zaferi adına alkışlar ve tezahüratla karşılandığını değil, kafirler, Araplar ve Bedeviler tarafından saygı görüp ululandığını gördüm.. Halihazırda 5 bin Katolik bulabileceğimiz Konstantin'de... güzel bir cami kiliseye çevrildi ve adı Meryem Anamızın Evi olarak değiştirildi. Fransız müdahalesi sayesinde Hıristiyanlık Afrika'nın bu kesiminde, Kilisenin ilk dönemlerinde sahip olduğu gücü tekrar ele geçiriyor.'
Bu cümleler sömürgecilik amacıyla yapılan bir işgali Haçlı Seferi olarak gösteriyor.
IRK AYRIMI YAPTILAR
Cezayirliler ikinci sınıf, Fransız göçmenler ise birinci sınıf yurttaşlar olmuştular.
Hind yazar Raimondo Luraghi 'Sömürgecilik Tarihi' isimli araştırmasında bakın ne diyor:
'Sözde Cezayir toprakları 'Fransa'nın ayrılmaz bir parçası'nı oluşturuyordu ve bu haliyle aynı hayattan yararlanmalıydı .Oysa , aslında Cezayirliler 'toplumsal ve ahlaki açıdan' daha aşağı sayılıyorlardı ve 'Fransız ırkına bulaşmamaları' gerekirdi. Böylece Cezayir'e ırk ayrımı sokuluyordu. Bu sistem içinde, Cezayir'deki Avrupalılar, baskının hizmetinde en tehlikeli; en korkunç, jandarma oldular.'
Yerlileri 'karaayaklar' diyerek aşağıladılar ve bu terim bugün bile Fransa'da yaşayan Fransız vatandaşı Cezayirliler için kullanılıyor.
Ben de bu terime Fransa Dışişleri bakanlarından Hubert Vedrine'nin anılarında bile rastladım.
Birinci dünya savaşında binlerce Cezayirli zorla askere alındılar.
Cezayirlilere bir sürü vaatlerde bulunmuşlardı ama savaş bittikten sonra verilen sözler unutulmuştu.
'Ben Badis' liderliğindeki 'Ulema Cemiyeti' yok edilmek istenen Cezayir'in müslüman kimliğini muhafaza etmek için Fransız eğitim sistemine savaş açtılar ve Cezayir'in kırsal bölgelerine kadar yayılan kendi okullarını kurdular.
İkinci Dünya Savaşı'nda da Fransızlar Cezayirlilere verdikleri sözlerde durmadılar.
Binlerce Cezayirli Almanlara karşı savaşmanın bedelini yine savaştan sonra yok sayılarak ödediler.
1945'de Setif, Böne, Guelma ve Batna'da 50 bine yakın Cezayirli Fransız işgalciler tarafından kurşuna dizilerek öldürüldü.
Cezayir köyleri denizden top ateşine tutuldu.
TOPLAMA KAMPLARI KURDULAR
1956'da başlayan bir diğer ayaklanma Cezayir bağımsızlık savaşının sonuna kadar sürdürüleceğinin işareti olmuştu.
Ayaklanma 1954 Kasımının başında 'Cebel el Aures'te başladı ve Constantin ve Oran bölgesine yayıldı.
Fransa'nın Cezayir'deki askeriyönetimi ayaklanmayı bastırmak için dehşet verici baskı yöntemlerine başvurdular.
Raimondo Luraghi bu dönemi şöyle anlatır:
'Bunun üzerine , bütün dünyanın tüylerini ürperten iki sistem uygulanmaya başlandı. Bu sistemlerden biri işkence, öteki, toplama kampları kurma oldu. Pek çok tutuklu, hatta şüpheli kişi SS'lerce uygulanan işkencelerden geçirildi (zaten Yabancılar Lejyonu eski SS'lerle doluydu). Bu olaylar konusunda, Fransa'da bile birçok belge toplanmıştır ve bu belgeler Cezayir halkının çektiği büyük acıların tanığı olarak kalacaktır.Toplama kamplarına gelince, bunlara yığınla insan kapatıldı. Fransız askerleri, bazı bölgelerde oturan, erkek, kadın, çocuk, yaşlı bütün halkın buraya boşaltılması ve böyle bir bölgede görülecek kişinin oracıkta öldürülmesi emrini vermişlerdi. Yasak bölgelerden gelenler , 'güvenlik bölgelerine' yığılıyorlardı. Bunları, sağlık tesisleri olmayan yerlere, çoğunlukla aç, güneşe ya da hava koşullarına karşı savunmasız bırakarak, öküzler gibi dikenli tellerle çevirerek yerleştiriyorlardı. Bu yerlerde hayat koşulları pek feciydi'
Toplama kamplarının ardından toplu kurşuna dizmeler de gerçeklemişti.
Fransızlar, Nazilerden artakalan SS'leri kullanmışlardı ve doğrusu Nazilerden çok şey öğrenmişlerdi.
1830'da adeta bir Haçlı Seferine dönüştürülen Cezayir'in işgali 1962'de son bulacaktı.
Ama Fransa,Cezayir'de işlediği katliamların hesabını hala veremiyor.
Cezayirli öldürmek insanlık suçu değilmiş!
Robert Fisk'in ifade ettiği gibi savaş Cezayirliler için sürekli diri tutulan bir tema iken, Fransızların ortak hafızalarından otuz yıl neredeyse silinmişti.
Mesela Gillo Pontecorvo'nun çektiği 'Cezayir Savaşı' isimli filmin gösterimi Fransa'da uzun yıllar yasaklandı.
Bu film gösterildiğinde ise sinemalar ateşe verildi.
Bir Fransız film yönetmeninin, 27 bin Fransız askerinin öldüğü çatışmalardan sağ kurtulan erlerle röportajlar yapması için aradan otuz yıl geçmesi gerekti.
Bernard Tavernier'in çektiği 'La Guerre sans Nom'(İsimsiz Savaş) filminde emekli askerlerin , Cezayirlileri öldürmenin vicdan azabıyla gözyaşlarına boğulduğu görülüyordu.
2000'de Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac , savaş sırasında Fransız askerlerin uyguladığı işkenceden dolayı resmen özür dilenmesi yönündeki çağrıları redddetti.
1957'de Cezayirdeki Fransız istihbaratını yöneten general Paul Aussaresses , 2001'de anılarını yayımlamıştı.
Aussaresses anılarında Cezayirlileri kendi elleriyle öldürmekten gurur duyduğunu anlatıyordu.
Bunun üzerine 'Uluslararası Af Örgütü' Fransız hükümetinin soruşturma başlatması çağrısında bulundu.
Aussaresses, dönemin Sosyalist İçişleri Bakanı olan François Mitterrand'ın da Fransız güçlerinin Cezayir'deki işkence ve infazlarından tümüyle haberdar olduğunu iddia etmişti.
Tabii bu iddiaların üzerine gidilmeyecekti.
Robert Fisk 'Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğunun fethi' kitabında Paris'te gerçekleşen bir katliamı da şöyle anlatır:
'Savaş dönemindeki katliamlar Cezayirler de sınırlı kalmadı. Paris'te Ekim 1961'de, polisin uyguladığı gece sokağa çıkma yasağını protesto eden yüzlerce Cezayirli öldürüldü. Fransız polisler göstericilere acımasızca saldırdı ve en az 300 kişi öldürüldü; ölenlerin cesetleri ertesi gün Seine kıyılarına vurdu. Bugüne kadar yetkililer, bu katliama dair arşivlerin tamamını açmış değildir; bununla birlikte katliamdan sorumlu polis biriminin şefi olan Maurice Papon, Nisan 1998'de Alman işgali sırasında insanlığa karşı suç işlemekten yargılanıp suçlu bulundu.'
Gördüğünüz gibi sevgili okurlar Cezayirlileri öldürmek insanlığa karşı işlenmiş suçlardan sayılmıyor.
Hiç kimse de kalkıp, Fransızları eski SS'leri lejyon askeri olarak kullanmaktan yargılanmasını talep etmedi.
Bu da çok ilginç.tabii.
'Gizli ordu' ve Siyonistler
Dünuya kamuoyunun tepkisinden çekinen Fransızlar, Cezayir'de sivillere karşı bombalama ve öldürme olaylarını gerçekleştiren bir gizli örgüt de kurmuşlardı.
'Gizli Ordu(O.A.S') ismini almıştı örgüt ve 'Gestapo'yu andırıyordu.
Fransız ordusuna mensup subaylar tarafından kurulmuş bir örgüttü ve Fransız hükümetini bile yıldırmıştı.
OAS, 10 Ağustos 1956'da Cezayir şehrinde Thebes sokağına bomba atarak işe başladı ve bu bombalama sonucunda 50 kadar sivil öldürdü.
Luraghi'nin verdiği bilgilere göre 1954'de 90 bin kişiden oluşan Fransız ordusu 1956'da yarım milyona ulaşmıştı.
OAS, Fransızlar Cezayir'den çekilinceye kadar teröre devam etti.
1950'lerde bazı İsrailliler de Fransızlar tarafından Cezayir'e götürüldüler.
Fransız hükümetinin davetlisi olarak Cezayir'e götürülenler dönemin İsrail Genelkurmay Başkanı İzak Rabin, İsrail'in Paris askeri ateşesi Uzi Narkiss ve İsrail askeri istihbarat şefi Chaim Herzog idi.
Siyonistler de Fransızların eski SS'lerle doldurdukları lejyonların Cezayir'de uyguladıkları yöntemleri bizzat yerinde incelemişlerdi.
Cezayir'deki öğrendiklerini onlar da Filistin'de Filistinlilere uygulayacaktılar.

131 yıl önce Mithad Paşa Fransız konsolosluğuna sığınmıştı!



  • Wikileaks'in kurucusu Julian Assange, İsveç'e(ve oradan Amerika'ya) iade edilmemek için Ekvador'un Londra Büyükelçiliği'ne sığınmıştı. Siyasi sığınma başvurusu kabul edilen Assange, İngiltere ve Ekvador arasında diplomatik bir krize sebep oldu. İngiltere, halen elçilik binasında bulunan Assange'ı teslim etmesi için Ekvador'u sıkıştırmaya devam ediyor.



  • Bundan 131 yıl önce, 1881 yılının Mayıs ayında benzer bir diplomatik kriz Osmanlı devleti ile Fransa arasında çıkmıştı. Eski Sadrazamlardan Aydın Valisi meşhur Mithad Paşa, Sultan Abdülaziz'in hal edilmesinde ve cinayet süsü verilen ölümünde parmağı bulunduğu iddiasıyla tutuklanmak üzereyken İzmir'deki Fransız Konsolosluğu'na sığınmıştı.

  • ABD'ye ait gizli belgeleri yayımlayan “Wikileaks”in kurucusu Julian Assange, hakkında “taciz davası” açılan İsveç'e iade edilmemek için “Ekvador”un Londra Büyükelçiliği'ne sığınmıştı. Assange'ın sığınma başvurusu Ekvador Hükümeti tarafından kabul edilmesi İngiltere ile diplomatik bir krize sebep oldu. İngiltere elçiliğin diplomatik statüsünün kaldırabileceğini, İngiliz polisinin elçiliğe girerek Assange'ın derdest edilebileceği uyarısında bulunmuştu.
    İngiltere'nin tehdidi karşısında “Latin Amerika Ülkeleri Birliği (UNASUR)” yayımladığı bir bildiri ile Ekvador Hükümeti'nin yanında olduklarını ilan etmişlerdi. Konu aslında İsveç değil, zira Amerika Assange'ın yargılanmak üzere kendisine teslim edilmesini istiyor.
    Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa üçüncü bir ülkeye gönderilmeyeceği konusunda güvence verildiği takdirde Assange'ın İsveç'e gidebileceğini söylemişti. İsveç hükümeti ise bu koşulu sadece “idam cezası” sözkonusu olursa kabul edebilecekleri mesajını vermişti.
    İngiltere ile Ekvador arasındaki bu kriz nasıl son bulacak bilmiyoruz ama benzer bir durum 131 yıl önce “Fransa” ile “Osmanlı Devleti” arasında yaşanmıştı.
    SURİYE HİDİVİ Mİ OLACAKTI?
    Fransa ve Osmanlı arasındaki kısa süren bir diplomatik krize neden olan şahsiyet meşhur Mithad Paşa idi. Aydın Valisi Mithad Paşa, vilayetin merkesi olan İzmir'de Fransız Konsolosluğu'na sığınmıştı.
    Mithad Paşa neden Fransa Konsolosluğu'na sığınmıştı?
    Sultan II. Abdülhamit, 1876'da aralarında masonların da yer aldığı İstanbul'daki “Gizli İngiltere”nin desteğiyle gerçekleştirilen darbeyle tahttan indirilen amcası Sultan Abdülaziz'in intihar süsü verilmiş bir cinayete kurban gitmesinde Mithad Paşa'nın dahli olduğuna inanıyordu.
    Sultan Abdülhamid amcasına yapılanları hiçbir zaman unutmamıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk anayasası olan “Kanun-i Esasi”yi ilan eden Sultan II. Abdülhamid darbecileri birer birer İstanbul'dan uzaklaştırmış, bilahare, Sadrazamlığa getirdiği Mithad Paşa'yı da 5 Şubat 1877'de azlederek Avrupa'ya sürgün etmişti.
    İngiliz ve Fransız devlet adamlarıyla yakın ilişkisi bulunan Mithad Paşa'nın daha fazla yurtdışında kalmasını mahzurlu bulan Sultan II. Abdülhamit, Girit'te ikamet etmesi şartıyla sürgün kararını kaldırmıştı. Bir süre sonra Mithad Paşa “Suriye Valiliği”ne getirilmişti. Ancak Paşa'nın Fransızlarla gizli toplantılar yaptığı ve “Suriye Hidivi” olmak istediğine dair rivayetler üzerine Ağustos 1880'de merkezi İzmir olan Aydın Valiliği'ne atanmıştı.
    Mithat Cemal Kuntay'ın aktardığına göre Mithat Paşa'nın özel katibi Antuvan Kılıçyan Vasıf(bazı kaynaklarda Kilikyan), Fransız Büyükelçisi olan, Hıristiyanları ve bilhassa Marunileri himaye eden Mösyö Fournier ile görüşüyor, ve Sefir'den Mithad Paşa hakkındaki takdirlerini dinliyor, bununla da kalmayarak bir elçiden ötekine gidip Suriye ıslahatı için bunların yardımını istiyordu. Paşa'nın attığı her adım Sultan Abdülhamit'in kulağına gidiyordu.
    ESKİ HESAPLAR KAPANIYOR!
    Sultan II. Abdülhamit, eski hesabı kapatmak üzere amcası Sultan Abdülaziz'in ölümüyle ilgili bir soruşturma başlattı. Mithad Paşa da tutuklanacaklar arasındaydı. Avrupa'daki ilişkilerine ve şöhretine güvenerek yakınlarının kaçması yönündeki uyarılarını dikkate almayan Mithad Paşa, yakın adamı Kılıçyan Efendi'nin bir yabancı sefaretten aldığı ihbara dahi itibar etmemişti.
    Mithad Paşa'nın kaçmasını önlemek üzere “Hüsnü” adında Sultan yaveri bir binbaşı İzmir'e gönderilmişti. Gerçek görevini saklayan ve hava değişikliği için İzmir'e geldiği intibaını veren Hüsnü Bey,”Kordon Boyu”nda bir otele yerleşmişti. Mithad Paşa ise yakın adamlarından bir Yahudi hafiyeyi Hüsnü Bey'in peşine takmıştı.
    Hüsnü Bey'in oteline yerleşen hafiye kendisine taşralı bir tüccar süsü vermişti. Kısa süre içerisinde Hüsnü Bey ile dostluk kuran hafiye bir sohbet sırasında Mithad Paşa'nın tutuklanacağını ağzından kaçırmıştı. Öte yandan Denizli Redif Kaymakamı Miralay Rıza Bey de (Müşir Rıza Paşa) da başka bir görev süsü vererek İzmir'e gelmiş ve Mithad Paşa'nın tutuklanması için gerekli tertibatı almıştı.
    Yahudi hafiye Mithad Paşa'nın konağına baskın yapılacağı günü öğrenmişti. Mithad Paşa ilkin İngiliz Konsolosluğuna sığınmak istedi. Lakin İngiliz konsolosu şehir dışında olduğundan konsolosluk binası kapalıydı. Bunun üzerine Paşa, Fransız Konsolosluğuna sığınmıştı.
    YARIM SAAT EVVEL KAÇTI!
    Denizli Redif Kaymakamı Rıza Bey bir grup askerle Mithad Paşa'nın konağını bastı. Mithad Paşa ortadan kaybolmuştu ama yatak odasında bir çift potini duruyordu. Rıza Bey “Aman nasıl olur, işte Mithad Paşa buradadır, fotinleri duruyor” demiş, Paşa'nın karısı ise gülerek “Efendim, sizin yalnız bir çift fotininiz mi var! “ karşılığını vermişti.
    Ahmet Cevdet Paşa'nın deyimiyle Mithad Paşa baskından yarım saat evvel konağını terketmişti. Mithad Paşa'nın İzmir limanından kaçacağı düşüncesiyle askerler her tarafı kolaçan etmişler, bir netice elde edememişlerdi. Bu sırada süratle gelen bir arabacının durumundan şüphelenmişler, arabacıyı sorguya almışlardı. Arabacı önce inkar etmiş, sonra da “Mithad Paşa'yı Fransız konsoloshanesine götürdüm” demişti.
    Rıza bey hemen Konsoloshanenin etrafını askerleriyle çevirerek içeriye haber göndermiş, hakkında tutuklama kararı verilen Mithad Paşa'nın teslim edilmesini bildirmişti. Mithat Paşa'ya da haber gönderilmiş, sakalını tıraş edip başına şapka giyerek kaçmaya teşebbüs etmesi halinde üzerine ateş açılacağı uyarısında bulunulmuştu. Fransızlar Mithad Paşa'yı teslim etmek istememişler, bu arada Osmanlı Hükümeti ve İstanbul'daki Fransız Büyükelçiliği ile Fransa Hükümeti arasında yazışmalar başlatılmıştı. Paris ve İstanbul arasında diplomatik bir kriz başlamıştı. Bu arada yabancı ülkelerin konsolosları Fransız Konsolosluğu'nda bir araya gelerek durumu değerlendirmişler, Mithad Paşa'yı korumak için ellerinden geleni yapacaklarını belirtmişlerdi.
    FRANSA BASKIYA DAYANAMADI
    “Tunus meselesi” yüzünden Osmanlı Hükümeti ile zaten arası açık olan Fransız Hükümeti, İstanbul'un baskısına dayana-mayarak Mithad Paşa'nın iade edilmesi için Elçiliğe emir vermişti. Mithad Paşa ise, Ahmet Cevdet Paşa'nın “Tezakir”de anlattığına göre araya giren İtalyan konsolosuna “Ben İstanbul'a giderim amma ecnebi bayrağı altında girerim” demişti.
    Öte yandan Mithad Paşa, Adliye Nazırı Ahmet Cevdet Paşa'ya bir telgraf göndererek hayatının korunması koşuluyla teslim olabileceğini bildirmişti. Fransız Başkonsolosu Pelissier de Reynaud, Mithad Paşa'nın katibi Kılıçyan Vasıf'a Paris'ten gelen emri şöyle bildirmişti:
    “Aziz dostum, aldığım haberlerden o kadar müteessirim ki, bunları Mithad Paşa'ya söylemeye cesaretim yok. Hükümetimim beni memur ettiği yolda hereket etmek zorunda olduğum için utanıyorum. Dışişleri Nazırı Mösyö Waddington konsoloshaneye sığınanları geri vermemi emrediyor. Fransa'nın İstanbul Sefiri Mösyö Tissot da Paris'ten gelen emri bana tey'it etti” .
    16/17 Mayıs'da başlayan diplomatik kriz 19 Mayıs günü son bulmuştu.
    Hazırladığı tuzağa kendisi düştü
    İlginçtir, 1876'da hazırlanan “Kanun-i Esasi” taslağına, Kanun-i Esasi aleyhinde bulunduklarını polisin haber verdiği kişileri mahkeme kararı bulunmaksızın Sultan'a sürgün etme yetkisi tanıyan “113. madde”yi Mithat Paşa ve arkadaşları koydurtmuştu. Daha ilan edilmeden evvel, Kanun-i Esasi aleyhine faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle yirmi küsur kişiyi sürgün etmesi için Sultan Abdülhamit üzerinde baskı kurmuşlardı. “Mahkeme kararı olmadan nasıl böyle bir şey yapabilirim” diye itiraz eden Abdülhamit söz dinletememiş idi. Mithad Paşa'nın yakın dostu ve “Anayasa Komisyonu”nda yer alan Namık Kemal, sözkonusu kişilerin sürgün edilmelerini tasvip eden makaleler bile kaleme almıştı. Kurşun kalemle yazılmış bir pusulayla Kanun-i Esasi'ye dahil ettirdikleri 113. madde gün gelecek Mithad Paşa, Namık Kemal ve diğer arkadaşları için kullanılacaktı. Halbuki şair Ziya Paşa, Mithad Paşa'yı bu madde hakkında ikaz etmiş, bir süre başkaları için kullanılan bu maddenin daha sonra Mithad Paşa ve arkadaşları için de tatbik edileceğini söylemişti. Mithad Paşa ise bu ikazı dikkate almamıştı. Ziya Paşa'nın dediği gibi oldu, Sultan Abdülhamit 113. Maddeye dayanarak Mithad Paşa'yı 7 Şubat 1877'de Sadrazamlıktan azlederek Avrupa'ya sürgün etti. Bir süre sonra Namık Kemal'in de başına aynı iş getirildi.
    KULELİ VAKASI'NDA SORGU HAKİMİYDİ!
    Fransız Konsolosluğu tarafından Osmanlı hükümetine teslim edilen Mithad Paşa vapurla İstanbul'a götürülmüş, “Yıldız Sarayı”nın bahçesinde kurulan “Çadırköşkü Mahkemesi”nde yargılanarak idama mahkum edilmişti. İlginç bir ayrıntı daha, Mithad Paşa, 1859'da Sultan Abdülmecid'i tahttan indirmek için darbe girişiminde bulunanların yargılandığı “Kuleli Davası”nda “sorgu hakimi(müstantik)” olarak görevlendirilmişti. Aynı Mithad Paşa'yı, “Sultan Abdülaziz Davası”nda sorgulayanlar arasında Fındıklılı Mehmet Efendi de vardı. Mehmet Efendi, “Kuleli Davası”nda Mithad Paşa ile birlikte sorgu hakimliği yapmıştı. Sultan Abdülhamit idam cezalarını ömür boyu hapse çevirdi. Arkadaşlarıyla birlikte “Hicaz”a, “Taif Kalesi”ne gönderilen Mithad Paşa 1884'te bu kaledeki hücresinde, aynı davadan mahkum olan Damad Mahmud Celaleddin Paşa(Sultan Abdülhamit'in eniştesi) ile birlikte boğdurularak öldürülmüştü.

    Sömürge topraklarını nükleer deney alanı yaptılar!

    Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, kendi tarihiyle yüzleşmek yerine Türkiye'yi hedef alarak Yakın Doğu'da rol kapmak istiyor. Fransa'nın geçmişinde sadece sömürgecilik yok. Soğuk Savaş döneminde 'nükleer bomba' tehdidiyle dünya insanlığına korku dolu uzun yıllar yaşatılmasında Fransa'nın da büyük bir payı var. Fransız sömürgeciler ilk nükleer bomba deneylerini Cezayir'de gerçekleştirdiler. Büyük Sahra Çölü'nde yapılan nükleer deneyler Afrikalıların tepkisi üzerine Güney Pasifik'teki sömürge topraklarına kaydırıldı. Fransız hükümeti La Haye Yüksek Adalet Divanı'nın denemeleri durdurma kararını da hiçe saymıştı.
    Fransa'nın geçmişindeki tek suçu hiç kuşkusuz sadece 'sömürgecilik' değil sevgili okurlar.
    İkinci Dünya Savaşından sonra dünyamızın 'nükleer bomba' tehdidiyle korku dolu yıllar geçirmesinde Fransa'nın da büyük payı var.
    Fransa , nükleer güç yarışında öne çıkmak için kendi sömürgelerinde yüzlerce nükleer bomba deneyi yaptı.
    Maurice Vaisse'nin bir araştrırmasına göre Fransa nükleer güç olmak için çalışmaya başlama kararını 1954'te Sosyalist cumhurbaşkanı Pierre Mendes France zamanında aldı.
    İkicni Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'nın ve İtalya'nın silahlanması yasaklanmıştı..
    Fransa 1957'de Almanya ve İtalya ile bir takım gizli anlaşmalar yapmak suretiyle atom bombası yapmaya başladı.
    De Gaulle 1958'de bu gizli anlaşmaları iptal ederek Fransa'nın tek başına nükleer güce sahip olmasına karar verdi.
    Fransa, BM Güvenlik Konseyi'nin veto hakkına sahip 5 daimi üyesinden biriydi.
    Bu da Fransa'ya nükleer güç olma yarışında bir koruma sağlıyordu.
    İLK DENEY AFRİKA'DA
    Fransa ilk nükleer deneylerini Afrika'daki sömürge topraklarında başlattı.
    Afrika'daki sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaya başlamaları üzerine bu nükleer denemeler, Fransa'nın 'Güney Pasifik'teki sömürge topraklarına kaydırılmıştı.
    1970'lerin başlarında Fransa 'Güney Pasifik'te nükleer denemeler yapmaya başladı.
    1973'te Yeni Zelanda ve Avusturalya, Fransa'yı 'La Haye'e, yani 'Yüksek Adalet Divanı'na şikayet etti.
    Altıya karşı sekiz oyla alınan karardan sonra mahkeme şu açıklamayı yapmıştı:
    'Fransız hükümeti Avusturalya topraklarına radyo-aktivite serpintisine yol açan atmosferik nükleer denemelerine bir son vermelidir.'.
    Peki ne oldu?
    Fransa, mahkemenin kararını reddetti, duruşmanın hiç bir oturumuna katılmaya bile gerek duymadı.
    Fransa'ya göre mahkeme bu konuda karar verme hakkına sahip değildi.
    Dünyanın pek çok yerinde Fransa aleyhinde protesto gösterileri yapılmasına rağmen Fransa geri adım atmadı.
    Öyle ki Pasifikliler, Fransa'yı engellemek için ilginç tehditlerde bulunacaklardı.
    Bu tehditlerden biri gazetelere yansımıştı.
    Buna göre Fransa'nın şarap imalatına büyük zarar verecek bir bağ böceği Fransa'da bir evde saklı tutuluyordu.
    Fransa denemeleri durdurmazsa, bu böcek bağlara atılacaktı.
    Fransa bu blöfü de görmeyecekti.
    NİYE KORSİKA'DA YAPMIYORSUNUZ?
    Pasifik'teki nükleer denemeler Fransa'yı Yeni Zelanda ve Avusturalya hükümetleriyle karşı karşıya getirmişti.
    Bu ülke başbakanları arasında polemikler başlamıştı.
    Fransız başbakanı Pasifik'te patlatılan bombanın 'pis' olmadığını ve radyasyon tehlikesi yaratmayacağını öne sürmüştü.
    Avusturalya başbakanı iseşu cevabı veriyordu:
    'Madem öyle, denemeyi pasifik yerine niye Korsika adasında yapmıyorsunuz?'
    Yerinde bir cevaptı ama Fransa'nın sömürge toprakları yerine Avrupa'da nükleer denemeler yapması mümkün değildi.
    Fransızların kendileri de, diğer Avrupalılar da asla izin vermezlerdi buna.
    Protestolara rağmen Fransa 1990'ların sonlarına kadar Güney Pasifik'teki nükleer denemelerine devam etti.
    1985'de Fransa'nın Güney Pasifik'teki nükleer denemelerine karşı savaşım veren Greenpeace(Yeşil Hareket)'e ait Rainbow Warrior gemisini Yeni Zelanda'nın Auckland limanında mayınlanarak tahrip etti.
    Bu kundaklama sırasında Portekizli fotoğrafçı Fernando Pereria can verecekti.
    Fransa bu olaya rağmen Güney Pasifik'te nükleer denemeler yapmaya devam etti.
    1990'ların ortasında Pasifik'teki Mururoa adasında yer altında bir nükleer bomba daha patlattılar.
    İlgin olan bu denemenin, 'Kapsamlı nükleer denemeleri yasaklama anlaşması'nın imzalanmasına 1 yıl kala yapılmasıydı.
    TAAHHÜTLER İHLAL EDİLDİ
    'Le Monde'ün ünlü yazarı Michel Tatu'ya göre Fransa nükleer kartı, Avrupayı kendi patronajı altına almak için kullanmayı umuyordu.
    'ABD Natural Resaurces Defense Council(Ulusal kaynakları koruma kurulu)' kıdemli araştırmacısı Chrıstopher Paine ise 1995'de 'İnternational Herald Trubune' gazetesine verdiği mülakatta nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmasında verilen bazı taahhütlerin ihlal edildiğini ileri sürüyordu. Çünkü bu taahhütlerde nükleer güçlerin, bu tip silahı olmayan ülkeleri hedeflemeyeceği vaad ediliyordu.
    'Nükleer silah kapasitesi sınırlı olduğu halde , en çok deneyi Fransa yapıyor,neden?' sorusuna Paine şu cevabı veriyordu:
    'Fransa geçmişte termonükleer silah geliştirmede sorunları vardı. Daha akla yakın bir açıklamayı geçenlerde üst düzey de bir Fransız yetkiliden işittim: Hem orduda hem de Atom Enerjisi Komisyonunda yaklaşık on bin Fransız görevli var. Bunların bütün işi gücü nükleer silah geliştirip deney yapmak. Deney yasağı yürürlüğe girersebu insanlar işsiz kalacak. Fransan'ın Güney Pasifikteki bütün askeri varlığı bu deneylere bağlı.B öylece nükleer deneylerin durdurulmasının karşısında muazzam bir kurumsal engel var.'
    Güney Pasifik bölgesinin nükleer serpintinin kurbanı olması Fransa'nın umurunda olmuyordu.
    1996'da Fransa Mururoa'daki mercan adalarında yaptığı nükleer denemelerde belli bir miktar radyo-aktif maddenin denize sızdığını itiraf etmişti.
    Fransa bu sızıntının zarar verici boyutlarda olmadığını öne sürüyordu. Japonya ve Yeni Zelanda'nın tepkileri ise sonuç vermeyecekti. Açıkçası, BM'nin Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesinden biri olan Fransa'ya söz geçirememişlerdi. Fransa, 1970'lerin sonlarından itibaren Irak'a zenginleştirilmiş uranyumun yanı sıra nükleer silah yapımında kullanılan malzemeler de satmıştı.
    Bu da unutturulacaktı.
    Gökkuşağı Operasyonu
    1985'de Yeni Zelanda'nın 'Auckland' limanında Fransız gizli servisine bağlı ajanlar tarafından 'Rainbow Warrior' gemisinin mayınlanması Yeni Zelanda ve Fransa arasında krize sebep olmuştu.
    Gazeteci Sıtkı Uluç'un 'Gizli Servis Öyküleri' isimli kitabında verdiği bilgilere göre Fransızlar bu operasyona 'Gökkuşağı Operasyonu' adını vermişlerdi.
    Paris'te yapılan bir gizli toplantıda Fransız Savunma Bakanı Charles Hernu, nükleer denemelere zorluk çıkaran Rainbow için 'merak etmeyin, Yeşillerle biz meşgul oluyoruz' demişti.
    Fransız gizli servisi(DGSE) ajanları Auckland limanında demirleyen Rainbow'un icabına bakmışlardı.
    'Gökkuşağı Operasyonu'ndan Sosyalist Cumhurbaşkanı Mitterrand'ın da bilgisi vardı.
    Yeni Zelanda hükümeti, iki Fransız ajanını Singapur'a gitmek üzereyken Wellingtan Havaalanında tutukladı.
    Karı-koca gibi görünen Dominique Prieur ve Alain Mafart ismindeki iki DGSE subayı sahte İsivçre pasaportu taşıyordu.
    Olaya karışan diğer ajanlardan da yakalananlar olmuştu.
    Savunma Bakanı Hernu ve Cumhurbaşkanı Mitterrand dışında Fransız kabinesinden kimse operasyonu bilmiyordu.
    Gerçeklerin ortaya çıkması üzerine Fransız hükümeti zor günler yaşamıştı.
    Fransız kamuoyu da, Fransızlar da aldatılmışlardı.
    Cumhurbaşkanı Mitterrand, 'devlet sırrı' zırhına sığınarak bilgi vermemeyi tercih ederken, diğer taraftan bizzat Bern'e giderek Fransız gizli servisi adına İsviçre'den özür diliyordu.
    Mitterrand, 'DGSE Büyük Okyanus'ta Fransa'nın menfaatlerini korumuştur. Yaptığı iş değil, beceriksizliği beni kızdırıyor' demişti.
    Fransızlar bu operasyon nedeniyle dünyaya rezil olmuşlardı.
    Dış İstihbarat şefi Amiral Lacoste görevinden azledilmişti.
    Bir süre sonra Savunma Bakanı Hernu da görevinden istifa etmişti.
    Yeni Zelanda hükümeti, Fransız hükümetinin ekonomik tehditlerine boyun eğmek zorunda kalmıştı.
    Fransız hükümeti, Yeni Zelanda ile ekonomik ilişkileri bulunan AB ülkelerini yakın markaja almıştı.
    Yeni Zelanda'nın AB ülkelerine sattığı tereyağ ticaretine büyük bir sekte vurulmuştu.
    Sonunda Yeni Zelanda, Fransa ile anlaşmak suretiyle mahkum edilen Fransız ajanların serbest bırakılmasını kabul etmişti. Olaydan bir kaç yıl sonra serbest bırakılan ajanlar törenlerle karşılanmıştı Fransa'da. İki ülke arasında yürütülen müzakerelerde 1915'de' Çanakkale Savaşı'nda Osmanlı'ya karşı birlikte omuz omuza savaştıkları da gündeme getirilmişti.
    Rainbow Warrior sabotajının failleri Fransa'nın 'tereyağ operasyonu' sayesinde suçlarının cezasını çekmekten kurtulmuşlardı. Ama Fransızlar uzun yıllar, bu olayın utancını yaşayacaklardı.
    İlk nükleer bombayı Cezayir'de denediler!
    Fransız sömürgeciler Afrika'yı nükleer bir kobay haline getirmişlerdi.
    Fransızlar ilk nükleer denemelerini Cezayir'de gerçekleştirmişlerdi.
    Yapılan bu deneyler Beyaz-ırkçı yönetimin hakim olduğu Güney Afrika'ya da esin kaynağı olmuştu.
    Öte yandan İsrail de Fransızların deneylerinden istifade ederek bir nükleer güç haline gelmişti.
    Kenyalı tarihçi Prof. Ali Mazrui 1980'lerde yazdığı 'Afrikalılar' isimli kitabında bakın ne diyor:
    'Fransızların nükleer programlarındaki gelişmeler ve Sahra'da yaptıkları denemeler büyük bir olasılıkla İsrail'in nükleer programına yardım etmiştir. Bu dönemde Fransa İsrail ile ekonomik ve teknolojik açıdan yakın ilişkiler ve işbirliği içerisindeydi.. Fransızlar İsraillilerin Demona'da bir nükleer reaktör kurmalarına yardım etmiştir. Bu olay, o zamanlar İsraillilerin nükleer sırlarını Amerikalılardan çok Fransızlarla paylaştığını göstermektedir. Çünkü belgeler ve olaylar ortadadır: 1950 ve1960'lardaki Fransızların nükleer programları İsrail'in nükleer programının gelişmesinde ebe rolü görmüştür. Ve Fransızların Büyük Sahra Çölünde yaptığı nükleer denemeler, o dönemdeki Fransa'nın nükleer programının altyapı çalışmalarının parçasıydı. Yine ilginçtir, İsrail'in nükleer programı , 1970 ve 1980'lerdeki Güney Afrika Cumhuriyeti'nin nükleer programını geliştirme çabalarında ebelik vazifesi görmüştür.'
    Prof. Mazrui'ye göre 1973 yılındaki Arap-İsrail savaşından sonra Siyah Afrika'nın İsrail ile diplomatik ilişkilerini bütünüyle koparmasından sonra İsrail'le Güney Afrika arasındaki işbirliği çabaları ve ilişkiler nükleer alan dahil yeni alanlara yayılmıştı.
    1979 yılının Eylül ayında Güney Afrikada nükleer deneme sırasında bir patlama meydana gelmişti. Prof. Mazruiye göre bu hususta cevaplandırılması gereken bir soru oluşmuştu kafalarda.
    Acaba bu patlama İsrail'in teknik yardımlarıyla Güney Afrikanın yaptığı bir deneme miydi; yoksa Güney Afrika'nın lojistik desteğiyle İsrail'in geçrekleştirdiği bir nükleer deneme miydi?
    Ne ki sözkonusu patlama Amerika ve Batı Avrupa'nın işbirliği ile ört-bas edilmişti.
    Söziü biz yine Prof. Mazrui'ye bırakalım:
    'Sahra çölü , Fransızların nükleer programlarına yardım etmiş; Fransa , İsrailin nükleer programının taslağını çizmiş, taslağını hazırlamış ve ardından da İsrail'i Güney Afrika Cumhuriyeti'nin nükleer silahlara sahip olma hırsına yardım elini uzatmaktan çekinmemişti. Kwame Nkrumah'ın Sahradaki nükleer denemelerle Güney Afrika'daki ırkçı uygulamalar arasında kurduğu ve sonuçtan son derecede kaygı duyduğu bağlantı, yaklaşık 20 yıl sonra gelişen olaylar sonrasında Nkrumah'ın ne denli haklı olduğunu kanıtlamıştı. '
    Gerçekten de Gana devlet başkanı Kwame Nkrumah 1961'de Accra'da düzenlenen uluslararası bir toplantıda şunları söylemişti:
    'Afrikalı dostlarım ve arkadaşlarım, kıtamızın üzerinde asılı duran iki adet Demokles kılıcı bizi tehdit etmektedir, bizim bunları bir an önce yok etmemiz kaçınılmazdır. Bunlardan, Fransız hükümetinin Sahra'da yaptığı nükleer denemelerle , Güney Afrika Birliği'nin uyguladığı ırkçı politikalardır. Aslında Afrikanın bazı bölgelerinde siyasal bağımsızlığın kazanılmasıyla –sömürgecilere ve emperyalistlere karşı- sürdürdüğümüz savaşımın otomatik olarak sona ereceğini düşünmek gerçekten büyük yanılgıdır. Mücadelemiz asıl bundan sonra başlamaktadır.'
    Prof. Ali Mazrui, Güney Afrika'nın nükleer gücünü ırkçılığın savunmasında potansiyel olarak bir istikrar faktörü olarak kullandığını vurgulayarak '1960'larda Sahradaki nükleer denemelerin serpintileri ırkçılıkla nükleer silahlar arasında bir bağlantının olduğunu gösterecekti yıllar sonra, bu bağlantı ancak şimdilerde tüm çıplaklığıyla anlaşılmaya ve çözümlenmeye başlanmıştır' diyecekti.
    Prof. Mazrui nükleer teknolojinin bugüne dek sadece Siyah Afrikanın değil, aynı zamanda Arapların ve bir bütün olarak tüm islam dünyasının aleyhine sonuç verdiğini ve rakamlarla ölçülemeyecek zararlara yol açtığına dikkatleri çekiyordu.
    Son sözleri ise şöyleydi Mazrui'nin:
    'Bugüne dek Batı, Afrika'nın uranyum
    madenini aldı, işledi ve Afrika'nın çöllerini nükleer denemeler için dayatarak/zorla kullandı; hem de bunu Afrika'ya nükleer enerji konusunda doğru bilgi ve malumat vermeden yaptı. Batı gelişmiş
    bir bilim dalında, üstelik bu bilim dalının meyvelerinden Afrika'yı hiçbir şekilde yararlandırmadan Afrika'yı oyuna getirerek Afrika'nın kaynaklarını keyfince kullandı.'