20 Şubat 2012 Pazartesi

Mucize Dünyamız


Dünya’yı çok özel yapan şey onu yaşam için elverişli kılmak adına her şeyin bir araya geliş şekli. Dünya, çorak bir kaya yığınından bildiğimiz hâline dört buçuk milyar yılda geldi. Bu, yıkım ve yenilenmeyle dolu inanılmaz bir yolculuktu. Ama şimdi, bu nâdide ve olağanüstü gezegen en büyük sorunla karşı karşıya: İnsanoğlu.
Biz insanlar, gökyüzünü taramaya muvaffak olduğumuz günden beri, uzayda bize benzer zeki yaşamın izlerini sürmekteyiz. Amerika’daki bu radyo-teleskop kümesi o arayışın bir parçası. Bu teleskoplar uzayın derinliklerini görebiliyor. Ama henüz hiçbir şey bulabilmiş değiliz. Sonuçta, kendi galaksimizde milyarlarca yıldız var. Samanyolu ise, milyarlarca galaksiden yalnızca biri. İnsan ister istemez oralarda, bizimkine benzer dünyalar olması gerektiğini düşünüyor. Bizimki gibi yaşam barındırabilen dünyalar. Ancak şimdi yeni bir teori var. Gezegenimizin oluşumundan yalnızca birkaç milyon yıl sonrası. O zamanlar Dünya’nın bir ikizi olduğu düşünülüyor: Theia. Bu iki gezegen benzer yörüngelerde doğmuştu. Sonuç: Feci bir çarpışma. Theia, Dünya’nın etrafında bir enkaz halkası bırakarak yok oldu. Bu, karmaşık yaşam için gerekli koşulları oluşturmada önemli bir ilk adımdı. Çünkü Dünya, ikizinin bir parçasını yutarak önemli ölçüde büyük bir gezegen hâline geldi. Bunun sonucunda Dünya’nın yerçekiminin gücü arttı. Bu güç olmadan Dünya’nın atmosferi zamanla uzaya sızabilirdi. Atmosferin bile yerinde durması için yerçekimine ihtiyaç vardır.
Dünya’yı bu kadar özel yapan şeylerden biri de bu eşsiz atmosferdir. Gezegenimizi sıcak tutuyor iklimleri belirliyor ve soluduğumuz oksijeni sağlıyor. Ancak atmosfer bize Dünya’daki yaşam için çok önemli bir şey daha sunuyor: Koruma. Arizona’dayız ve gezegenler için onları koruyacak bir atmosfere sahip olmanın neden bu kadar önemli olduğunu gösterecek bir yere gidiyorum. Bu dev bir meteor krateri. 50 bin yıl önce yerkabuğuna çarpmıştı. Burası, meteorların ne kadar yıkıcı olabilecekleri hakkında çok şey anlatıyor. Buradaki patlama Londra’dan büyük bir şehri buharlaştırabilecek kadar büyüktü. Ancak ölçümlere göre, bunu yapan kayanın genişliği 50 metre bile değildi. Yerden bakınca, çarpmanın ölçeği daha bir nefes kesici. Kraterin çapı bir kilometreden fazla ve derinliği yaklaşık 200 metre. Burada açığa çıkan enerji muazzamdı. Çarpma esnasındaki patlama, Hiroşima’ya atılan bombadan 100 kat daha büyüktü. Buna benzer meteorların düzenli olarak çarpması yok edici olurdu. Ancak bu krateri önemli kılan ne kadar büyük olduğu değil ne kadar nadir olduğudur.
Arizona Meteor Krateri
Uzay, öyle görünmese bile tehlikeli bir yerdir. Yukarısı, Dünya’nın yörüngesi yakınından geçen milyonlarca cisimle dolu bir atış poligonu gibidir. Saatte binlerce kilometre hızla vızır vızır geçen kozmik şarapneller. Başka kraterler de var. Bu, Namibya’da. Bazen uzmanların, bir kraterin varlığını tespit edebilmek için Brezilya’daki bu kraterde olduğu gibi özel haritalama teknikleri kullanması gerekiyor. Ama bu kadar gelişmiş donanımla bile tüm gezegende bulunan meteor krateri 200′ü geçmiyor. Kısmen bunun sebebi, erozyonun devamlı olarak geçmiş çarpışmaların izlerini silmesi. İnce hava gibi elle tutulamayan bir şeyin bizi meteorlardan nasıl koruduğunu anlayabilmek için Dünya’ya ulaşabilmiş bir meteor bulmanız gerekir. Meteorlar çok ender bulunduğu için birinin izini sürmek, büyük mesafeler kat etmeyi gerektirir. Batı Avustralya’daki Nullarbor Ovası’na yapılan bir keşif gezisinde ona katıldım. Nullarbor, Büyük Britanya büyüklüğünde geniş bir ovadır. Meteorlar bir miktar metal içerdikleri için koyu renkli paslı yüzey dikkat çekiyor. Dışarıdan atmosfere yüksek hızla giriş yaptığı anda yüzey eriyip soyuluyor ve yeni yüzey ortaya çıkınca o da eriyip soyuluyor. Sonunda küçülüp bu boyuta ulaşana kadar böyle devam ediyor. Meteorlar atmosfere temas ettiğinde önlerindeki havayı sıkıştırırlar. Bu, yoğun sıcaklığa yol açar. Tamamı kül olana kadar katmanlar birbiri ardınca soyulur. Bu süreci vuku bulurken, kum tanesi büyüklüğündeki parçacıkların tutuşup geceleyin gökyüzünde oluşturdukları çizgiler şeklinde görürüz: Yıldız kayması.
Dünya’nın çekirdeği erimiş demirden meydana geldiği için bu hareketli metal çekirdek, güçlü bir manyetik alan yaratıyor. Bu manyetik alanı iş başındayken görmek mümkün. Aurora. Manyetik alanın tehlikeli güneş rüzgârlarının yönünü saptırması olayı.
Bu kocaman erimiş çekirdek, Dünya’daki yaşam için gerekli olan bir şeye daha katkıda bulunuyor. Gezegenin ısısını düzenlemeye. Bu olağanüstü bir düzendir. Çekirdek tarafından ısıtılmış sıcak kaya Dünya yüzeyine doğru yükseliyor. Yanlara doğru yayıldıkça yerkabuğu çok yavaş bir şekilde ayrılıyor. Bu, kıtaları hareket ettirerek Dünya’nın hareketli ve sürekli değişen yüzeyini oluşturuyor. Çekirdeğin yaptığı yaşam için önem arz eden tek şey gezegeni şekillendirmek değil. Kıtaların çarpıştığı yerlerde dev volkanik patlamalara yol açarak atmosfere karbondioksit salar. Şimdilerde karbondioksidin küresel ısınmaya sebep olan tehlikeli bir sera gazı olduğunu düşünüyoruz. Ancak Dünya’nın uzun tarihi boyunca karbondioksit gezegenimizin karmaşık yaşamın hayatta kalabileceği ısı dengesini korumada çok önemli bir rol oynadı.
İkizinin Dünya’yla çarpışması son olarak, gezegenimize oldukça özel bir armağan daha sundu. Patlamadan yayılan parçalar Dünya’nın etrafında dönerken bir araya gelmeye başladı. Ve sonunda Ay oluştu. Gerçekte Ay havasız, susuz ve cansız bir kaya yığınıdır. Nasıl bakarsanız bakın onsuz biz de burada olamazdık. Bütün varlığımızın bağlı olduğu hassas bir aygıttır Ay. Güneş Sistemi’ndeki diğer bütün uydular bağlı oldukları gezegenle kıyaslandığında çok küçüktür. Ancak oluşum şekli sebebiyle bizimki aşırı derecede büyük ve yakındır. Dolayısıyla Dünya’nın gelişiminde de aşırı derecede büyük bir fark yarattı. Ay Dünya’nın yörüngesinde döndükçe Ay’ın çekim gücü suyu ve okyanusları kendine doğru çeker. Bunun yarattığı sürekli değişen gel-git kuşağıdır. Bu gelgitler Dünya’nın canlılarına bir hayat alanı sundu. Ne var ki, Ay’ın yaşama sağladığı en büyük katkı medcezirler değildir. Daha da önemlisi, Dünya’nın istikrarlı iklîmi ve düzenli mevsimleri için Ay’a şükran borçluyuz. Ay’ın çekim gücü, Dünya’nın uzayda salınmasını engelliyor. Aksi takdirde iklîm düzensizliği ortaya çıkardı. Ay olmasaydı; Dünya’daki sıcaklık, düzenli bir biçimde kavurucu sıcaktan dondurucu soğuğa gidip gelirdi. Böyle sert iklimsel değişiklikler gezegeni yaşanmaz hâle getirirdi.
Ancak Ay’a oldukça garip bir şeyler oluyor. Bu yüzden, değerini küçümsememeliyiz. Her sabah Batı Teksas’taki McDonald Gözlemevi’nde Ay’a bir lazer ışını göndererek Ay’ın Dünya’ya olan uzaklığı ölçülüyor. Peki ışığın oraya gidip geri dönmesi ne kadar sürüyor? Ortalama iki buçuk saniye. Ay’la ilgili pek çok şey öğrendik. Ay’ın nasıl yukarı-aşağı sağa-sola hareket ettiğini ve bizden uzaklaşmakta olduğu gerçeğini. Yani neredeyse yılda 4 santimetre. Ay sonsuza dek bizimle olmayacak. Uzaklaşarak sonunda uzayda kaybolup gidecek.
Gezegenimizin Güneş Sistemi’ndeki konumunu düşündüğünüzde ne kadar talihli olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Güneş’e Mars kadar uzak olsa, yaşam için çok soğuk olurdu. Güneş’e biraz daha yakın olunca koşullar iyileşiyor. Yaşam için en önemli unsur olan suyun yüzeyde var olabileceği en uygun sıcaklıktaki, Güneş Sistemi’nin yegâne bölgesinde bulunduğumuz için oldukça şanslıyız. Venüs gibi Güneş’e biraz daha yakın olsaydık aşırı sıcak olurdu. Su her türlü buharlaşıp giderdi. Yeşil bölgeye bakın. Burası, bütün Güneş sistemi’nde karmaşık yaşam için elverişli tek bölge. Oradaki tek gezegen ise, Dünya. Ancak önemli olan tek şey. Dünya’nın Güneş’e yakınlığı değil. Uygun tipte bir güneşin yörüngesinde olduğumuz için de şanslıyız.
Güneş Sistemi’ndeki bütün gezegenler içinde Dünya için en önemli olan açık farkla Jüpiter’dir. Bunun sebebiyse, muazzam boyutu. Jüpiter Dünya’nın 300 katından daha büyük. Dolayısıyla devâsâ bir çekim alanı var. Bu alan, Dünya’ya çarpması muhtemel tehlikeli uçan cisimleri çekiyor. Jüpiter, Dünya’nın koruyucusudur. Bilimadamları onu iş başındayken gördüler bile. 90′lı yılların başlarında bir kuyrukluyıldız, Jüpiter’in güçlü çekimine kapıldı. Birçok küçük parçaya ayrılıp gezegene çarptı. Patlamalardan bazılarının bıraktığı izler, Dünya’nın kendisinden büyüktü. Jüpiter olmadan Dünya, ortalama her 10 bin yılda bir buna benzer dev çarpışmalar yaşardı. Bu tür bir bombardıman altında karmaşık yaşamın devam etmesini hayâl etmek bile zor. Kocaman bir Evren’de bile gezegenimizin gerçekten de nâdide bir Dünya olabileceğini anlamaya başlıyoruz. Karmaşık yaşama yuva olabilmek için her gezegenin sıvı hâlde suya çabuk tükenmeyecek bir güneşe ve onu meteoritlerden koruyacak dev bir komşuya ihtiyacı vardır. Dünya, bunların hepsinden istifâde etmekte. Ne kadar inanılmaz olduğunu düşününce anlıyorsunuz.
Meksika’nın ormanlarında, büyük deliklerden gittiğiniz her yerde bulabilirsiniz. Bunlara cenote diyorlar. Burada binlercesi var. Ancak çoğu henüz incelenmedi. Ayaklarımızın altındaki bir dünya. Bu mağaralar, baş döndürücü bir yerler olabilir. Ancak Dünya tarihindeki en büyük olaylardan birinin kanıtlarını barındırıyor. Cenotenin derinliklerine inmek yeni bir dünyaya girmek gibi. Bu batık mağaralara giren insan sayısı Ay’da yürümüş insan sayısından daha az. Aslında yukarıdan bakınca cenotelerin yüzlerce kilometrelik bir alana yayılmış olduğunu görebiliyorsunuz. Haritaları çıkartıldığında ormanda belirgin dairesel bir iz takip ettikleri ortaya çıkıyor. Dev bir kraterin kenarını oluşturuyorlar. Bilimsel aygıtlar altta gömülü kaya yapısının deforme olduğunu gösteriyor. Ancak devâsâ bir meteorit kraterinin dış hatları göze çarpıyor. Bu inanılmaz mağara daha büyük bir hikâyenin bir parçası.
65 milyon yıl önce dünya tarihindeki en yıkıcı çarpışmalardan biri burada yaşandı. Chicxulub adıyla bilinen meteorit buraya düştü ve dinozor neslinin tükenme sürecini başlattı. Bu meteorit 15 km çapında tüm gezegende tahribâta sebep olacak büyüklükteydi. 100 trilyon ton TNT gücüyle patladı. Patlama sonucu oluşan dev buharlaşmış kaya sütunu uzaya taştı. Yerkabuğunda 30 kilometre derinliğinde bir krater açıldı. Cenote delikleri bu zayıflayan kaya çıkıntılarının üzerinde milyonlarca yılda şekillendi. Patlama çok şiddetli gerçekleşmiş olmalı. Ancak sonradan olanlar çarpışmayı küresel bir felâkete dönüştürdü. Patlamadan uzaya taşan parçalar geri Dünya’ya düştü. Milyarlarca erimiş partikül havayı kavurarak sıcaklığı yüzlerce dereceye yükseltti. Atmosferi ise ve toza boğan yangınlar, gezegeni sildi süpürdü. Dinozorların ve diğer pek çok canlının sonu gelmişti. Neyse ki yeraltında hayatta kalmayı başaran bazı canlılar vardı. Birkaç milyon yılda olsa da sonunda Dünya’daki koşullar normale döndü.
Gezegene olan etkimize farklı bir açıdan bakmak için Meksika’ya dinozorları yok eden meteoritin düştüğü yere gitmek yeterli. Burada, Meksika’nın Yucatan Peninsula bölgesinde okyanustan uzakta orman, kesintisiz yüzlerce kilometre uzanıyor. Ancak arada bir garip kaya yığınlarına denk geliyorsunuz. Bazıları kocaman kayıp bir uygarlığın piramitleri. Bu Uxmal piramidi. Mayalar tarafından bin yıldan fazla bir zaman önce inşa edildi ve 50.000 nüfuslu bir şehrin kalbindeydi. Bugün ise bir zamanlar zengin bir kültürün küçük kalıntıları. Maya Uygarlığı’nın neden yok olduğuna dair birçok teori var. Bazıları savaş diyor, bazılarıysa kıtlığın onları tükettiğini iddia ediyor. Bu ise bize hiçbir uygarlığın sonsuza dek yaşamayacağını hatırlatıyor.
Uzayın sonsuzluğunda milyarlarca gökcisminin sadece varlığından haberdarız, onlar hakkında detaylı bir bilgiye sahip değiliz. Bu cisimler içinde canlılar için yaşanılacak yer kılınan dünya ise eşsiz bir yere sahiptir. Şimdiye kadar dünyada hayatın var olabilmesi için yüzlerde sebep bulundu. Varlığından haberdar olduğumuz bu sebeplerin tesadüfen bir araya gelmeleri imkansız derecede zordur. Tüm bu mucizelerin tesadüfen oluştuğunu ısrar ederek bir yaratıcıyı inkar edenleri anlamak ise hepsinden daha zordur.

Hiç yorum yok: