Neden medeniyet tasavvuru?

Cumartesi günü Kanal 24'te 'Kafa Dengi'ne denk geldim. Önemsediğim ve sevdiğim -Gökdemir İhsan, Tarık Tufan ve Selahattin Yusuf'tan oluşan- üç 'kafadar'ın, medeniyet meselesini işlerken sergiledikleri performans, bir hayli düşündürttü beni.
Bir şeyler söylemeye çalıştılar, medeniyet meselesi dışında güzel şeyler de söylediler ama sonuçta üç kafadarın medeniyet meselesini, ne yazık ki, tam olarak kavrayamadıklarını gözlemledim.

Gökdemir de, Tarık da bir şeyler söyleyecek gibi oldular; Selahattin'in ilk bakışta haklı gibi görünen sözleri medeniyet meselesinin, Kafa Dengi gibi Türkiye'de benzerleri pek olmayan bir programda güme gitmesine neden oldu.
Üstelik de Sezai Karakoç üzerinden konuşulmasına ve bendenize ait 'medeniyet tasavvuru' kavramlaştırmasının etrafında dolaşılmasına rağmen!
MEDENİYET BAHSİNDE KAFAMIZ KARIŞIK!
Medeniyet meselesinde kafamız çok karışık; bu kesin. Bu kafa karışıklığı, elbette ki, biraz da, medeniyet meselesinin bizatihî kendisinin karmaşıklığından kaynaklanıyor.
Medeniyet bahsinde, kimin kafası karışık değil ki? Ama asıl kafa karışıklığının kaynağı, çağ körleşmesine dönüşen, çağ'ın ağlarının ve bağlarının hem farkına varamayışımızdan, hem de dışına çıkamayışımızdan kaynaklanıyor; ki, bu iki yakıcı sorunu tespit edebilmiş bile değiliz henüz.
O yüzden medeniyet meselesini, -kitaplar demlenirken, yayımlanmadan önce- yeniden ele almak vacip oldu.
UYGARLIK, HADARİYE VE MEDENİYET
Öncelikle 'medeniyet' kavramıyla 'civilization'ın / sivilizasyon'un karşılığı olarak gördüğüm 'uygarlık' kavramı aynı şeyler değil.
Osmanlı münevveri, 'medeniyet' kavramını 'sivilizasyon'un karşılığı olarak üretti. Ama sivilizasyonun tam karşılığının 'medeniyet' değil, 'hadariye' olduğunu unutmayalım.
O hâlde soru şu: Osmanlı münevveri, 'sivilizasyon' karşılığı olarak 'hadariye'yi değil de 'medeniyet' kavramını üretti?
OSMANLI MÜNEVVERİ, NEDEN HADARİYE'Yİ DEĞİL DE, 'MEDENİYET'İ KULLANDI?
Bugün, Arap dünyasında 'medeniyet' kavramı değil, 'hadariye' kavramı kullanılır. Ama Osmanlı münevverânı, hadariye'ye itibar bile etmemişti.
Bunun nedeni şu: Hadariye kavramı, doğrudan kentleşmeyle ilgilidir. Modernliğin hayat hâline gelmesinin kaynağı sivilizasyonun motoru kentleşme süreci, genel anlamda, seküler alanların genişletilmesi, metafiziğin, fiziğe indirgenerek, yer'e, yeryüzüne düşürülerek buharlaştırılmasıdır.
Medeniyet kavramında da 'şehirleşme' anlamı vardır; ama medeniyet kavramında, hadariye kavramında olmayan çok daha esaslı bir hakikat gizlidir: Medeniyye kavramı, din ve medine sözcükleriyle etimolojik olarak da, semantik olarak da, tarihî olarak da aynı anlam haritasına aittir. Ama aynı şey, hadariye için sözkonusu değildir.
OSMANLI MÜNEVVERİNİN İSLÂMÎ VASAT'I / 'HABİTUS'U
Osmanlı münevveri, 'medeniyet' kavramını, iki temel gerekçeyle kullanmayı tercih etmiştir: Birincisi, Osmanlı münevverinin yaşadığı vasat / habitus, her şeye rağmen İslâmî anlam haritalarının hayatın her alanına sirayet ettiği, çeki düzen verdiği bir vasattır. Osmanlı münevveri, sivilizasyon kavramını çevirirken bu vasat'ın / habitus'ün filtresinden geçirerek aktarmıştır.
İkinci olarak, Almanların 'kültür' dediği şeyle, Fransızların 'uygarlık' dediği şey, az çok aynı şeydir: Modernliğin anlam dünyası.
Kültür kavramı, bizim entelijansiya tarafından her ne kadar 'lokalize' edilerek kullanılırsa da, bu Alman düşünce geleneğinde böyle değildir. Sivilizasyondan farklı olarak daha derûnî alanları ihata edecek şekilde kullanılır 'kültür' kavramı Alman düşünce geleneğinde. Özellikle de Husserl'le, Herder'le, Goethe'yle birlikte.
İşte Osmanlı münevveri, kuvvetle muhtemel, bu gerçeği DE az çok gözönünde bulundurarak, 'medeniyet' kavramını, hem 'sivilizasyon'u, hem de 'kültür'ü karşılayacak şekilde aktarmıştır. Bu konuda somut veriler yok elimizde.
Ama en önemli veri, Osmanlı'nın İslâmî bir vasat'ın / habitus'ün içinde yaşıyor olması, o pencereden dünyaya bakıyor olmasıdır. Bu da öyle yabana atılacak bir mesele değildir.
MEDENİYET MEYDAN OKUMAMIZ HENÜZ BAŞLAMADI!
Osmanlı münevveri'nin medeniyet kavramını tedavüle sokması, aslında modern Batı uygarlığının meydan okumasına cevap üretecek bir zemin inşası çabasıdır. Bu çabanın özellikle meşrutiyetlerde Cevdet Paşa'larla, Filibelilerle, Said Halim Paşalarla, Bediüzzaman'larla, Elmalılılarla vesaire zirve noktasına çıktığını görüyoruz.
Bu cevap üretme çabasından Osmanlı'da tam sonuç alınacakken, Osmanlı durduruldu.
Osmanlı bilfiil çöktü ama bilkuvve yaşıyor: Bunu da unutmayalım. Bu birikimin kendisini de, çapını da henüz kavrayabilmiş değiliz.
Osmanlı medeniyeti, esas itibariyle, geri çekildi; ama ortaya konan tecrübenin derinliği, zenginliği, inan-ı kâmil eksenli bir tecrübe olması, uygun zamanı, zemini bulduğunda yeniden ve yenilenerek bir meydan okumaya dönüşebileceğini gösteriyor bize. Bunu iliklerime kadar hissediyorum.
Bunun olmazsa olmaz şartı, nasıl bir çağın içine düştüğümüzü görebilmemizdir: Dolayısıyla gökkubbemizin neden çöktüğünü idrak edebilmemiz ve çağın bizi çağ körleşmesinin eşiğine fırlatan, algı kapılarımızı kapatan ağlarını yarabilmemiz, aşabilmemiz, bir de.
Yani ümmîleşebilmemiz. Zihnen, bedenen ve lisanen çağın ağlarından ve bağlarından arınabilmemiz: Çağı tanıyarak tanımadığımızı ilan edebilecek bir düzleme çıkabilmemiz…
ÜÇ PSİŞE BOZUKLUĞU: SAVUNMA, YENİLGİ VE YAMA/N/MA PSİKOLOJİLERİ
Medeniyet meselesinde de, İslâm'ın anlaşılmasında da, çağın kavranabilmesinde de bir mesafe katedebilmemizi engelleyen üç psişe bozukluğu var: Tanzimatla başlayan savunma psikolojisi, Cumhuriyet'le yerini yenilgi psikolojisine terketti.
Ve biz yenilmedik aslında. Yenildik dediğimiz andan itibaren yenildik.
Cumhuriyetin yerleşmesiyle birlikte, yenilgi psikolojisi, özellikle İslâmî çevrelerde, yerini, yamama / yamanma psikolojsine terketti.
Bu üç psikoloji de, bizim asıl sorunumuzun 'yer/sizlik' sorunu olduğunu, yersizleşme-yurtsuzlaşma sorunu olduğunu gözler önüne seriyor ama bu yakıcı ve yıkıcı gerçeği görebilecek gözlerimizin yerinde yeller esiyor, ne yazık ki.
ÇAĞSIZ ÇAĞRI'LARIN AĞ'I: DEMİR KAFES
Çağını kur/a/mayan bir çağrı'nın varlığından, yaşayabildiğinden ve varlığını sürdürebildiğinden sözedilebilir mi? Hele de yaşatabildiğinden, hayat bulabildiğinden, hayat olabildiğinden ve hayat sunabildiğinden peki?
Burada sorduğum soru, hayatî bir soru. Ama bu soru'nun da, bu soru'nun dikkat çektiği yakıcı sorun'un da farkında değiliz henüz.
Farkında değiliz, çünkü burada değiliz; bugün, burada değil. Dün, buradaydı, hayat bulabilmişti, hayatımız olabilmişti ve herkese hayat sunabiliyordu. Ama bugün, burada değil.
Burada değil; çünkü çağrı'mız ne hayat bulabilmiş, ne hayatımız olabilmiş, ne de hayat sunabilecek durumda. İyi de neden?
Şundan: Burada, adeta demir kafes'e hapsedilmiş vaziyetteyiz; bura'nın mahkûmlarını oynuyoruz; ama bununsa hiç farkında değiliz.
BİLDİĞİMİZ DEMİR KAFESLERE BENZEMİYOR!
Görünüşte buradayız, burada yaşıyoruz, burada nefes alıp veriyoruz. Ama gerçekte, çağrı'mızın çağ'ının sunduğu havayı solumuyoruz. Bir çağımız yok çünkü.
Çağrı'mız var diyoruz ama çağrımızın burada, bu dünyaya, bugüne hükmeden, şeklini veren çağ'ın ağlarının ve bağlarının içine, demir kafes'ine düştüğünü, hapsolduğunu, yutulduğunu göremiyoruz bile.
Dolayısıyla, demir kafes, aslında bizim yersiz-yurtsuz olduğumuzu, evsiz olduğumuzu, bizim yaptığımız, yaşadığımız, nefes alıp verebildiğimiz bir yerimizin ve hayatımızın olmadığını gösteriyor bize.
Paradoksal ve ürpertici nokta şu burada: Bütün dünya, bütün insanlık, tek bir çağ'ın çağrı'sının ağlarına hapsolmuş durumda. Tek bir çağ var artık: Tek bir çağrı. Bizi, bütün çağları, bütün çağrıları ağlarının içine alan, ağlarının içinde yutan, uyutan, öğüten ve tüketen devâsâ bir ağ'a dönüşen bir demir kafes bu.
Ama bu demir kafes, bildiğimiz demir kafeslere benzemiyor: Ayartıcı, ironi yüklü, baştan çıkarıcı. Estetize yöntemlerle her şeyi tüketici, bütün'ü parçalayarak insanları atomların (yani ertelenemeyen arzuların, fetişlerin, bencilliklerin ayartarak yok edici) dünyasına hapseden bir postmodern zamanlar kafesi bu.
Duyma, düşünme, yaşama ve varolma biçimlerimizi körleştiren, iptal eden, algı kapılarımızı kapatan, -iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin arasındaki- mesafeyi ortadan kaldırarak bizi pornografik algı/sızlık biçimlerine mahkûm eden bir çağ körleşmesi ağı: Semantik intihar.
O hâlde, çağını kuramayan bir çağrı'nın varlığından ve bizi varebildiğinden sözedebilmek mümkün mü?
Soru şu: İyi de, bir çağrı, ayartıcı demir kafesin ağlarını nasıl kırılabilir ve kendi çağını nasıl 'kurabilir'?
İKİ TEMEL VAROLUŞ ALANI
Genelde bir din'in, bir düşünce sistemi'nin, bir medeniyetin, özelde ise, insanın hakikatle ve hayatla ilişkisini sürgit sürdürmesini sağlayacak iki temel varoluş alanı vardır: Dikey eksen ve yatay eksen. İç dünya ve dış dünya. Bâtın ve zâhir. Öz ve kabuk. Hakikat ve suret. Asıl ve usûl. Norm ve form. Etika ve estetika. 'Dil' ve üstdil. Birinci alan aslî, ikinci alan ise arızî'dir.
Aslî alan'ı oluşturan dikey eksen, iç dünya, bâtın, öz, hakikat, asıl, norm, etika ve 'dil' insanın bu dünyada yaptığı / yapacağı yolculuğunun ne/reye olduğunu gösteren temeller veya hayat kaynaklarıdır. Kısaca tenzîhî / aşkın düzlem'dir.
Arızî alan'ı oluşturan yatay eksen, dış dünya, kabuk, usûl, form, estetika ve üstdil ise yolculuğun NASIL yapılacağını gösteren yöntemler veya hayatiyet kaynaklarıdır. Kısaca teşbîhî / içkin düzlemdir.
Burada paradoksal gibi görünen hayatî mesele şu: Birinci / aslî alan, hakikat alanıdır. İkinci / arızî alan ise, tecellî alanıdır: Hakikatin hayat bulması, hayat olması ve hayat sunması, ancak bu ikinci alanda ve ikinci alanla gerçekleşebilir.
Fakat, ikinci alan'ın varoluşa gelebilmesi, birinci alan'la dolaylı değil doğrudan ve dolayısıyla doğurgan bir irtibat kurabilmesiyle mukayyettir.
Eğer estetik etik'le, form norm'la, usûl asıl'la irtibat kuramazsa, kuramıyorsa, estetiğin etiği, form'un norm'u, usûl'ün asıl'ı yutması önlenemez, mukadderdir.
Asıl, vahiydir; usûl ise Hz. Peygamberdir. Asıl, din'dir / İslâm'dır; Usûl ise, bizatihî Hz. Peygamber'in kendisi, yapıp ettikleri, yani medeniyetin kaynağı (biliş / akval / söz; oluş / ef'al; varoluş / ahvâl süreçlerinden oluşan) sünnet-i seniyye'dir.
SÜNNET-İ SENİYYE: MEDENİYET TAAVVURUNUN ÜÇ VAROLUŞ VE HAYATİYET ALANI
Burada sözünü ettiğim kurucu ilkelerin hayata ve harekete geçirilmesi, bulunduğumuz yerin belirlenebilmesine, terkedilebilmesine ve taze bir yerin inşa edilebilmesine bağlı: Ama önce zihnî bir arınma / ümmîleşme şart.
Bunun için de, Sünnet-i Seniyye'nin, yukarıda çok kısaca özetlemeye çalıştığım çerçevede bizi bir varış noktası, bir de kalkış noktası fikrine ulaştırmasına ihtiyacımız var. Medeniyet fikrinin üç sacayağını oluşturan Sünnet-i Seniyye olmadan bu fikre ulaşabilmemiz de çok mümkün değil.
Çağımız, formların norm hâline getirildiği, entelektüel merkezi'ni de, varoluş dinamiklerini de yitiren ve bizi ayartıya, estetize yok oluş biçimlerine mahkûm eden bir çağ.
İşte Sünnet-i Seniyye, hem biliş / epistemolojik / ilme'l-yakîn / Mekke / hakikatin hayat bulma / dalga kırma ve ilim sürecini; hem oluş / fenomenolojik / ayne'l-yakîn / Medine / hakikatin hayat olma / dalga kurma ve irfan sürecini, hem de varoluş / ontolojik / hakka'l-yakîn / Medeniyet / hakikatin hayat sunma sürecini AŞAMALI ve KATEGORİK olarak değil, EŞZAMANLI, ARDIŞIK ve bir BÜTÜN olarak harekete ve hayata geçirecek, bizi atomların / parçaların ayartıcı ve körleştirici 'pornografisinden' / algı kapılarımızı kapatmasından, o ayartıcı 'demir kafes'ten kurtaracak yegâne HAYATİYET / USUL kaynağımız.
Yerim kalmadı maalesef. Cuma günkü yazıda devam ederiz nasipse…