1 Nisan 2013 Pazartesi

Hürriyetsiz Cumhuriyet olur mu?Yavuz Bahadıroğlu


Oldu: 1950 öncesi, Türkiye’nin yönetim biçimi “Hürriyetsiz Cumhuriyet”tir! CHP’nin sık sık, “Cumhuriyeti biz kurduk, demokrasiyi biz getirdik” şeklinde övünmesi ise koskocaman bir kandırmacadan ibarettir.

Zaten başka ne yapabilirdiniz ki? Saltanat ve hilafet devam etseydi, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakan olamayacaktınız! Yani, Cumhuriyeti kuranlar açısından, cumhuriyet bir “mecburi istikamet”ti.


Ancak isimden ibaretti! Ne “kuvvetler ayrılığı” (yasama-yürütme-yargı partiye bağlıydı) prensibi vardı, ne “özgür basın” (o zamanki deyişle “matbuat”) vardı, ne “bağımsız hukuk” vardı, ne “muhalefet” partileri…

Buna bal gibi “diktatörlük” denir! Zaten öyleydi: Her şey birkaç kişinin kontrolünde gidiyordu… Demokratik açıdan gelen gideni aratıyordu!
Öte yandan Osmanlı, Mutlakıyetten Meşrutiyete çoktan geçiş yapmıştı. Anayasa hazırlanmış, Mecelle yürürlüğe girmiş, seçimler yapılmış, parlamentolar açılmıştı. Bu bir süreçti ve sistem, bir benzeri hâlen İngiltere’de bulunan “demokratik monarşi”ye doğru ilerliyordu.

Demokrasi bu gidişin kaçınılmaz şekilde son aşaması olacaktı. Bugünkünden farklı olarak belki devlet başkanlığı makamında padişah oturacak, hilafet devam edecek, tabiatıyla hilafet müessesesinin dünyadaki etkisi de sürecekti.
Saltanatın ve hilafetin kaldırılması bu süreci uzattı. Türkiye 1950 yılına kadar adı konmamış katı bir diktatörlük altında geldi. Yeni devlet, bazıları hilafetin, bazıları saltanatın kaldırılmasından kaynaklanan bir sürü “isyan”la boğuşmak zorunda kaldı. Çünkü hilafet, ülkedeki Müslüman unsurları (Araplar, Arnavutlar, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Abhazlar, vesaireler) bir birine bağlayan manevi bir bağdı. Bu bağın kopması, tespih taneleri gibi savrulmamıza yol açtı. Hâlâ o savrulmanın acılarını yaşıyoruz.
Meşrutiyet döneminde hiç olmazsa çok sayıda siyasi parti ve dernekler mevcuttu. Cumhuriyet döneminde tümü yok edildi. Savaş şartlarından kaynaklanan sansüre rağmen saraya yönelik eleştiriler yapabilen “muhalif” gazeteler, çıkarılan “Takrir-i Sükun Kanunu”na dayanılarak kapatıldı. Çeşitli unsurlar ve fikirler “resmi ideoloji” çerçevesinde o ideolojinin önderliğini yapan “devlet partisi”ne (CHP) cebren bağlandı. Ne matbuat alanında (medya diyelim), ne de Meclis’te muhalefete izin verildi.

Bu denetimsizliğin zaman içinde öyle sakıncaları yaşandı ki, Atatürk bile dayanamadı, kendi eliyle Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurmak zorunda kaldı.
Ne var ki, buna da tahammül edilmeyecek ve birkaç ay sonra yeni fırkanın kapısına kilit vurulup, diktatörlüğe dönülecekti.

CHP’nin hâkim olduğu yıllarda şehirlerde “Polis Devleti”, köylerde “Jandarma Devleti” vardı… Vatandaşlar “parya” muamelesi görüyor, sırtlarına her türlü “angarya” yükleniyordu…

Millet yokluğun, kıtlığın, yoksulluğun yanında bir de ezansızlıktan dolayı acı çekiyordu… Bu yüzden eline geçen ilk fırsatta (14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde) CHP’yi yerle bir etti. Öyle bir sille attı ki, bir daha ayağa kalkamadı, iktidara gelemedi. Bu gidişle de gelemeyecek: Çünkü hâlâ milletin tersine gidiyor.


Tek parti diktatörlüğü 1950’ye kadar kesintisiz devam etti. Demokrasiye bu millet, kısmen de olsa, Demokrat Parti iktidarından sonra kavuştu. Jandarma/ polis ve tahsildar korsunu ancak ondan sonra aştı. “Saygın birey” olduğunu fark etti. Bu yüzden de onca iftiraya rağmen, Başbakan Adnan Menderes’i milletimiz çok sevdi ve tüm seçimlerden galip çıkardı.

Ancak 27 Mayıs (1960) darbesiyle devirdiler. Demokrasiyi getirdiği iddia edilen CHP ise darbeyi ve darbecileri destekledi. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 27 Mayıs darbecilerinin başında bulunan Orgeneral Cemil Gürsel’e “Emrinizdeyim” diyerek hulûs çekmekten bile geri durmadı.
“İhtilâl’ın içinde misiniz, dışında mısınız?” diye soran gazeteciye, “İhtilâlin ne içindeyiz ne dışında” diyen de odur… İdam sehpalarından geçirilerek ikram edilen iktidarı içine sindirip teşehhüt miktarı başbakanlığa razı olan da o…

Ama memleketin kalkınmasına, gelişmesine ilişkin bir projesi yoktu, hâlâ da yok. Türkiye’nin en eski partisinin ülke kalkınmasına ilişkin hiçbir projesinin olmaması, uzun iktidar döneminden kalma hiçbir temel yatırımının bulunmaması ne büyük talihsizliktir…
Şimdi bile CHP “yok”luğa oynuyor…Terörü sona erdirmeye ilişkin hiçbir alternatif teklifi yok!.. Hiçbir ekonomik modeli yok!.. Hiçbir alternatif politikası yok!..

Koskoca CHP, marjinal partilerin koluna girmiş, onlarla birlikte bağırıyor, yürüyor, eleştiriyor.
Gerçekten de hem CHP, hem de Türkiye için büyük talihsizlik!

Hiç yorum yok: