21 Ekim 2012 Pazar

Kütahya'da bozgun; Eskişehir'de zafer M.Latif Salihoğlu



















Moral üstünlüğü kazandıran muharebeler

Bunlardan üç tanesi var ki, bilhassa kayda değer: Eskişehir civarında cereyan eden Birinci ve İkinci İnönü Muharebesi ile Sakarya Meydan Muharebesi.
Şimdi, sırasıyla bunlara kısaca değinmeye çalışalım.

I. ve II. İnönü Muharebeleri
Müslüman Türk ve Haçlı Yunan kuvvetleri arasında 9 Ocak günü Eskişehir'in "İnönü mevkii"nde öğleden sonra başlayan karşılaşma, aslında çetin bir muharebe şeklini almadı.
Ancak, kuvvet dengesinin Yunan birliklerinin aleyhine geçmesi ve bir buçuk yıldır (15 Mayıs 1919 İzmir) Batı Anadolu'da sürdürmüş oldukları ilerlemenin durdurulması cihetinden hadiseye bakıldığında, bu safhada fevkalâde bir neticenin hasıl olduğu söylenebilir.
Evet, aynı günün erken saatlerinde yaşanan Bilecik ve Bozüyük işgalinin hemen ardından Orta Anadolu'ya doğru hızla ilerlemeye devam eden Yunan kuvvetleri, ilk kez bu noktada durdurularak adeta şaşkına döndürüldü.
Şaşkınlığın sebebi, burada çetin ve kararlı bir direniş hareketi ile karşılaşılacağının önceden hiç hesaplanamamasıydı.
Yunan kuvvetleri, gerek asker ve gerekse silâh gücü itibariyle, karşılarındaki Millî Kuvvetlerin yaklaşık iki misli kadar bir mevcuda ve imkâna sahipti. Arkalarında da İngilizlerin moral desteği vardı.
Buna rağmen, Millî Kuvvetler bir adım bile geri atmaksızın, cansiperâne mücadele etti ve istilâcı kuvvetleri İnönü mevkiinde duraklatmayı, hatta geri adım attırmayı başardı.
Yaşanan kayıplara rağmen, aylardır süregelen işgal ve taarruz hareketinin burada durdurulmuş olması kazanılmış bir zafer şeklinde değerlendirilebilir.
Ama, aynı zamanda bundan sonra yaşanacak olan daha büyük zaferlerin hem habercisi, hem de başlangıcını teşkil etmesi itibariyle ayrıca takdir edilmeli.
İsmet Paşasız İnönü Muharebesi
Bu arada önemli bir noktayı vüzûha kavuşturmak, tarihî olduğu kadar vicdanî bir vazife olsa gerektir.
O da şudur ki: Birinci İnönü Muharebesinin başladığı ve zafere giden ümit kıvılcımlarını yaydığı 9 Ocak 1921 günü, güya "cephe komutanı" olan Albay İsmet Bey, savaş meydanında, yani İnönü mevkiinde değildi.
Evet, kesin olarak orada değildi. İsmet Beyin o gün orada olduğunu gösteren güvenilir hiçbir bilgi, yahut belge bulunmuyor. Kaldı ki, kendi hatıralarındaki ifadelerini kritik ederek de bu gerçeği anlamak mümkün. (Meselâ: Karşı taraf şöyle hareket etmiş, bizimkiler de şu vaziyeti almış; onlar ilerlemek yerine geri adım atmaya mecbur kalmış" tarzındaki ifadeler.)
İsmet Bey, "Batı Cephesi Komutanlığı"na getirilmiş olmasına rağmen, o gün için o mevkide böylesi bir zaferin kazanılacağına dair ümidi, inancı yoktu.
Zaten bu ümitsizliği sebebiyledir ki, Yunan kuvvetlerine karşı koymak yerine, yanına aldığı mühim bir kuvvetle Çerkez Ethem'in peşine düşmeyi tercih etmişti.
Nitekim, o günlere dair muhtelif tarih kayıtlarına baktığımızda, Albay İsmet'in Kütahya Gediz taraflarında olduğunu görmekteyiz. Burada, emri altına girmeyi reddeden Ethem Beyi adeta ittire ittire Yunan tarafına sığınmaya zorlamakla meşguldür. Tâ ki, en güçlü rakibi diskalifiye olsun ve kendi önü açılsın.
Evet, maalesef o kritik günlerde bile, çok büyük katakulliler ve dalâvereler yaşanmıştır. Düşünün ki, Şark Cephesinde zafer üstüne zafer kazanmış olan Kâzım Karabekir gibi bir paşa (general) Ankara'da adeta âtıl vaziyette tutuluyor ve daha bir albay rütbesinde olan İsmet Bey, Batı Cephesi Komutanlığına getirtiliyor.
Zaten, siyasî ayak oyunlarından anlamayan Ethem Beyin isyanı da bunaydı. Ancak, kurulan tuzakları önceden bilemediği ve usûlünce aşmayı muhakeme edemediği için, aradan çıkmayı ve yurt dışına gitmeyi tercih etti.
* * *
Kahraman askerimizin İnönü mevkiinde düşman taarruzunu durdurduğu haberi, etrafa bir büyük müjde olarak yayıldı.
Millî Kuvvetlerin zafere doğru önemli bir adım attığını duyan İsmet Bey ise, hemen ertesi gün İnönü mevkiinin yolunu tuttu ve burada kazanılmış olan başarıyı kendi şahsına mal etmenin derdine düştü.
* * *
Gariptir ki, binlerce askerimizin can verdiği I. İnönü Zaferi, ileriki yıllarda bütünüyle Albay İsmet'e mal edilmeye çalışıldı.
Nitekim, o tarihe kadar albay rütbesinde iken, 1 Mart 1921'de birden generalliğe (paşalığa) yükseltildi.
İşte, o günden sonra artık "Paşalık" rütbesi verilen İsmet Beye, 26 Kasım 1934'te ise, soyadı kànunu gereği ona "İnönü" soyadı verilmiş oldu.
Bunun gerekçesi ise, Birinci (Ocak 1921) ve İkinci (Nisan 1921) İnönü Zaferlerinin onun şahsında kazanılmış olduğunun kabul edilmesiydi.
Böylelikle, on binlerce şehit veren kahraman ordunun şerefi bir tek kişiye verilmiş oldu. Tıpkı, başka örneklerde de olduğu gibi...
Viyana Bozgunundan Eskişehir Zaferine
1921 senesinin Ocak ve Nisan aylarında istilâcı Yunan kuvvetlerine karşı İnönü'de peşpeşe kazanılan iki önemli zaferle, tâ "Viyana Bozgunu"ndan beri devam edegelen Haçlı taarruzunun ilk kez geriletilmesi, geri püskürtülmesi sağlanmış oluyordu.
Üstad Bediüzzaman'ın da Lemaât isimli eserinde (Osmanlıca el yazması) ifade ettiği gibi, Eskişehir'de elde edilen bu iki zafer, "zahiren küçük" olmasına mukabil, tarihin dönüm noktasını teşkil etmesi açısından, bunların kıymeti "bâtınen pek büyük" olmuştur.
Orijinal ifadeleri şöyledir:
Âlem–i İslâm cihadı, zamanen iki yüz senelik, mekânen iki yüz günlük tedafüî bir harp ve darb cephesi daima var idi.
En son siperi ise, bu yeni senedir (1921), hem Eskişehir'de idi. Zâlim kâfirin en son taarruzu da bu cephede hemen kırıldı.(...)
Âlem–i İslâmın hak ve hürriyetinin istidradı için, biiznillah tedafü'den taarruza geçiyor; belki çok yerlerde geçti.
İnönü'nün (Eskişehir) iki zaferi, zâhiren ger küçüktür; bâtınen pek büyüktü...
(Not: Yukarıdaki ifadelerin yer aldığı Lemaât isimli manzum eser, 1921 senesi Ramazan ayında İstanbul Çamlıca'da te'lif edildi. Kâtip: Üstad'ın yeğeni Abdurrahman.)
    Yarın: Sakarya Meydan Muharebesi

Kütahya'da bozgun; Eskişehir'de zafer

Altıntaş Bozgunu 
İsmet Paşanın "Garp Cephesi Komutanı" sıfatıyla sevk ve idare etmiş olduğu Eskişehir–Kütahya hattındaki muharebe, çok ağır bir yenilgi ve çok büyük bir zayiatla neticelendi: Şehitlerimizin sayısı 1500'ü geçerken, yaralı askerlerimizin yekûnu ise 5 bine dayandı.
Bu büyük bozgun hadisesi, I. ve II. İnönü Zaferi ile Sakarya Zaferinin orta devresinde (10–25 Temmuz 1921) yaşandı.
Yunan kuvvetlerinin İnönü'de mağlubiyete uğramasından endişeye kapılan İngiltere, onlara en gelişmiş modern silâhlarla yardımda bulundu.
Bundan büyük kuvvet ve cesaret alan Yunanlılar, başında hemen bütün devlet ricâlinin bulunduğu 136 bin kişilik bir orduyla yeniden taarruza geçtiler.
Türk cephesinde ise, hem asker, hem de silâh itibariyle düşman birliklerine denge sağlayacak seviyede bir kuvvet vardı.
Ne var ki, Türk birliklerinin başında hiçbir başarıya imza atamamış olan İsmet Paşa vardı. Üstelik, ondan çok daha kıdemli ve yüksek rütbeli subaylar da onun emrine verilmişti.
Bu arada affedilmez cinsten iki büyük hatayı da zikretmek lâzım.
Bunlardan birincisi: Şark Cephesinde zafer üstüne zafer kazanmış olan tecrübeli kumandan Kâzım Karabekir, Ankara'ya çağrılarak Meclis'te pasife edildi. Oysa, onun bu kez Garp Cephesi Komutanlığına getirilmesi gerekiyordu. Doğuda bir sille darbesiyle Ermenileri püskürten ve Gümrü Antlaşmasına imza atan Karabekir Paşa, şüphesiz aynı başarıyı Batı Anadolu'da Yunan kuvvetlerine karşı da sağlayabilirdi. Ancak, ona "çifte kahramanlık" kazandırmaktan hazzetmeyen menhus bir anlayış, binlerce vatan evlâdının kanının heder olmasına ve bağımsızlık zaferinin gecikmesine sebebiyet verdi. Bunlar, hiç şüphesiz "Asıl kahraman biz olalım da, gerisi mühim değil" zihniyetiyle hareket ettiler.
İkinci büyük hata: Refet Bele Paşa kumandasındaki Güney Cephesi bu nazik dönemde kaldırıldı ve başarısız, beceriksiz İsmet Paşa Batı Cephesinde tek söz, tek yetki sahibi yapıldı.
İşte, bu ve benzeri sebepler, ne yazık ki mağlubiyetimizi netice verdi.
* * *
Bursa ve Uşak'taki grupların da dahil edil edilmesiyle birlikte 10 Temmuz'da başlayan Yunan taarruzu, Afyon, Kütahya ve Eskişehir'in işgalinin ardından, bu ileri harekâtları Ağustos ayı sonlarında Polatlı sırtlarına kadar gelip dayandı.
Top seslerinin Ankara'dan duyulması üzerine, Meclis Başkanı M. Kemal ile  Fevzi Paşa Ankara'nın boşaltılması gerektiğinden söz etti.
Bunun üzerine, resmî evrakların bir kısmı vagonlarla Kayseri'ye taşındı.
Bu arada, Meclis'te büyük tartışmalar yaşandı. Mağlubiyetin faturası İsmet Paşaya kesilmeye çalışıldı. Ne var ki, M. Kemal ile Fevzi Paşa ona paratoner oldu.
Bu sırada, hem Başbakan (İcra Vekilleri Reisi) hem de Millî Savunma Bakanı olan Fevzi Paşa, Meclis Kürsüsüne çıkarak bütün sorumluluğu üzerine aldığını açıklayarak İsmet Paşayı vekillerin hücûmundan kurtarmış oldu.
Sakarya Meydanından yükselen moral
1921 yılı Temmuz'unda şiddetlenen Yunan taarruzu, Millî Kuvvetlerimizin Eskişehir–Afyon–Kütahya hattında bozguna uğramasıyla neticelendi.
Yeniden toparlanmak maksadıyla 100 km kadar geri çekilen Millî Kuvvetlerimiz, Sakarya Nehrinin doğusunda (Polatlı civarında) karargâh kurdu.
Yunan taarruzu aralıksız şekilde yine devam etti. Ancak, bir önemli başarı sağlayamadılar.
Önceki muharebelerde yaşanan mağlubiyet, bilhassa subaylarımızın izzetini kırmış, gururunu rencide etmişti.
Bunun mutlaka telâfi edilmesi gerekiyordu. Subaylarımız, zillet içinde yaşamaktansa ölümü tercih etme noktasına geldi.
Dolayısıyla, yeni başlayacak bir savaşta en ön safta çarpışmak istediler. Buna tamamıyla hazır bir hale geldiler.
* * *
10 Eylül'de tam bir azim ve kararlılıkla harekete geçen ve düşman birliklerini geri püskürtmeye başlayan askerimiz, 13 Eylül gününe kadar Sakarya Nehrinin doğu kısmına tamamıyla hâkim oldu.
Düşman kuvvetleri, nehrin batı yakasına geçmek zorunda kaldı. 13 Eylül 1921 tarihi itibariyle, Sakarya Nehrinin doğru tarafında bir tek Yunan askeri kalmadı.
Sakarya Nehrinin başlangıç havzası civarında cereyan eden bu büyük muharebede, çok sayıda subayımız şehit oldu. Öyle ki, subay kaybı er ve erbaş kaybını neredeyse ikiye–üçe katladı.
İşte, bundan dolayıdır ki, Sakarya Muharebesinin bir ismi de, "Subaylar Savaşı" olmuştur.
Bu savaşların neticesinde, taraflar binlerce kayıp verirken, bir o kadar da yaralı asker sayısı ortaya çıktı.
Zafer sonrasında asker ve milletimizin kazanmış olduğu yüksek moral, bu hadisenin en önemli neticesi olmuştur.
Zira, düşman taarruzu artık durmuş ve savaş birlikleri geri çekilmeye başlamıştır.
Yunan kuvvetlerinin bu geri çekilme (ric'at)  harekâtı, İzmir'i terk ettikleri tâ bir yıl sonraki Eylül (9 Eylül 1922) ayına kadar kademeli şekilde devam edip gitti.
Sakarya Zaferi, Birinci ve İkinci İnönü Zaferinden (10 Ocak–1 Nisan 1921) sonra, üçüncü bir zafer olarak kayda geçti ve İstiklâl ümidini yeniden canlandırmış oldu.
Fevzi Paşaya üçüncü makam
Kütahya–Eskişehir Muharebelerindeki mağlubiyet sebebiyle, İsmet Paşa cezalandırılmadı; ancak, Meclis eliyle ona tevdi edilen Genelkurmay Başkanlığından azledildi.
Lâkin, ne tuhaftır ki, bu makam da Fevzi Paşanın uhdesine verildi.
Kâzım Karabekir gibi onlarca kahraman kumandan Meclis'te atıl vaziyette bekletilirken, Başbakanlık ve Millî Savunma Bakanlığına ilâveten, Genelkurmay Başkanlığı da Fevzi Paşaya verildi.
Fevzi Paşanın bu üç mühim ve kritik vazifenin hakkını verdiği söylenemez. Ancak, savaştan anlayan cesur bir kumandan olarak Sakarya Meydan Muharebesini iyi kumanda ettiği ve kazanılan zaferde önemli pay sahibi olduğu söylenebilir.
İsmet Paşanın Sakarya Zaferinde hemen hiç pay sahibi olmadığı âşikâr bir durum. En ön safta Fevzi Paşa var. Elinde Kur'ân–ı Kerim'le askeri coşturmaya, muharebe için morallendirmeye gayret etti.
M. Kemal de, Meclis Başkanı sıfatıyla savaş bölgesinde bulundu.
Son olarak yine hatırlatmak gerekir ki, şayet Ali Fuat Paşa, Refet Bele, Kâzım Karabekir gibi nice başarılara imza atmış millî kahramanlar Garp Cephesinde inisiyatif kullanabilecekleri makamlara getirilmiş olsaydı, Yunan kuvvetlerini mağlup etmek, en azında geri püskürtmek çok daha kolay ve çok daha az zayiatla olacağı kuvvetle muhtemeldir.
Altıntaş Bozgunu 


Moral üstünlüğü kazandıran muharebeler
Anadolu'daki İstiklâl Mücadelesinin neticesini tayin eden en önemli muharebe safhaları 1921 senesinde yaşandı. 


Bunlardan üç tanesi var ki, bilhassa kayda değer: Eskişehir civarında cereyan eden Birinci ve İkinci İnönü Muharebesi ile Sakarya Meydan Muharebesi.
Şimdi, sırasıyla bunlara kısaca değinmeye çalışalım.

I. ve II. İnönü Muharebeleri
Müslüman Türk ve Haçlı Yunan kuvvetleri arasında 9 Ocak günü Eskişehir'in "İnönü mevkii"nde öğleden sonra başlayan karşılaşma, aslında çetin bir muharebe şeklini almadı.
Ancak, kuvvet dengesinin Yunan birliklerinin aleyhine geçmesi ve bir buçuk yıldır (15 Mayıs 1919 İzmir) Batı Anadolu'da sürdürmüş oldukları ilerlemenin durdurulması cihetinden hadiseye bakıldığında, bu safhada fevkalâde bir neticenin hasıl olduğu söylenebilir.
Evet, aynı günün erken saatlerinde yaşanan Bilecik ve Bozüyük işgalinin hemen ardından Orta Anadolu'ya doğru hızla ilerlemeye devam eden Yunan kuvvetleri, ilk kez bu noktada durdurularak adeta şaşkına döndürüldü.
Şaşkınlığın sebebi, burada çetin ve kararlı bir direniş hareketi ile karşılaşılacağının önceden hiç hesaplanamamasıydı.
Yunan kuvvetleri, gerek asker ve gerekse silâh gücü itibariyle, karşılarındaki Millî Kuvvetlerin yaklaşık iki misli kadar bir mevcuda ve imkâna sahipti. Arkalarında da İngilizlerin moral desteği vardı.
Buna rağmen, Millî Kuvvetler bir adım bile geri atmaksızın, cansiperâne mücadele etti ve istilâcı kuvvetleri İnönü mevkiinde duraklatmayı, hatta geri adım attırmayı başardı.
Yaşanan kayıplara rağmen, aylardır süregelen işgal ve taarruz hareketinin burada durdurulmuş olması kazanılmış bir zafer şeklinde değerlendirilebilir.
Ama, aynı zamanda bundan sonra yaşanacak olan daha büyük zaferlerin hem habercisi, hem de başlangıcını teşkil etmesi itibariyle ayrıca takdir edilmeli.

İsmet Paşasız İnönü Muharebesi
Bu arada önemli bir noktayı vüzûha kavuşturmak, tarihî olduğu kadar vicdanî bir vazife olsa gerektir.
O da şudur ki: Birinci İnönü Muharebesinin başladığı ve zafere giden ümit kıvılcımlarını yaydığı 9 Ocak 1921 günü, güya "cephe komutanı" olan Albay İsmet Bey, savaş meydanında, yani İnönü mevkiinde değildi.
Evet, kesin olarak orada değildi. İsmet Beyin o gün orada olduğunu gösteren güvenilir hiçbir bilgi, yahut belge bulunmuyor. Kaldı ki, kendi hatıralarındaki ifadelerini kritik ederek de bu gerçeği anlamak mümkün. (Meselâ: Karşı taraf şöyle hareket etmiş, bizimkiler de şu vaziyeti almış; onlar ilerlemek yerine geri adım atmaya mecbur kalmış" tarzındaki ifadeler.)
İsmet Bey, "Batı Cephesi Komutanlığı"na getirilmiş olmasına rağmen, o gün için o mevkide böylesi bir zaferin kazanılacağına dair ümidi, inancı yoktu.
Zaten bu ümitsizliği sebebiyledir ki, Yunan kuvvetlerine karşı koymak yerine, yanına aldığı mühim bir kuvvetle Çerkez Ethem'in peşine düşmeyi tercih etmişti.
Nitekim, o günlere dair muhtelif tarih kayıtlarına baktığımızda, Albay İsmet'in Kütahya Gediz taraflarında olduğunu görmekteyiz. Burada, emri altına girmeyi reddeden Ethem Beyi adeta ittire ittire Yunan tarafına sığınmaya zorlamakla meşguldür. Tâ ki, en güçlü rakibi diskalifiye olsun ve kendi önü açılsın.
Evet, maalesef o kritik günlerde bile, çok büyük katakulliler ve dalâvereler yaşanmıştır. Düşünün ki, Şark Cephesinde zafer üstüne zafer kazanmış olan Kâzım Karabekir gibi bir paşa (general) Ankara'da adeta âtıl vaziyette tutuluyor ve daha bir albay rütbesinde olan İsmet Bey, Batı Cephesi Komutanlığına getirtiliyor.
Zaten, siyasî ayak oyunlarından anlamayan Ethem Beyin isyanı da bunaydı. Ancak, kurulan tuzakları önceden bilemediği ve usûlünce aşmayı muhakeme edemediği için, aradan çıkmayı ve yurt dışına gitmeyi tercih etti.
* * *
Kahraman askerimizin İnönü mevkiinde düşman taarruzunu durdurduğu haberi, etrafa bir büyük müjde olarak yayıldı.
Millî Kuvvetlerin zafere doğru önemli bir adım attığını duyan İsmet Bey ise, hemen ertesi gün İnönü mevkiinin yolunu tuttu ve burada kazanılmış olan başarıyı kendi şahsına mal etmenin derdine düştü.
* * *
Gariptir ki, binlerce askerimizin can verdiği I. İnönü Zaferi, ileriki yıllarda bütünüyle Albay İsmet'e mal edilmeye çalışıldı.
Nitekim, o tarihe kadar albay rütbesinde iken, 1 Mart 1921'de birden generalliğe (paşalığa) yükseltildi.
İşte, o günden sonra artık "Paşalık" rütbesi verilen İsmet Beye, 26 Kasım 1934'te ise, soyadı kànunu gereği ona "İnönü" soyadı verilmiş oldu.
Bunun gerekçesi ise, Birinci (Ocak 1921) ve İkinci (Nisan 1921) İnönü Zaferlerinin onun şahsında kazanılmış olduğunun kabul edilmesiydi.
Böylelikle, on binlerce şehit veren kahraman ordunun şerefi bir tek kişiye verilmiş oldu. Tıpkı, başka örneklerde de olduğu gibi...

Viyana Bozgunundan Eskişehir Zaferine
1921 senesinin Ocak ve Nisan aylarında istilâcı Yunan kuvvetlerine karşı İnönü'de peşpeşe kazanılan iki önemli zaferle, tâ "Viyana Bozgunu"ndan beri devam edegelen Haçlı taarruzunun ilk kez geriletilmesi, geri püskürtülmesi sağlanmış oluyordu.
Üstad Bediüzzaman'ın da Lemaât isimli eserinde (Osmanlıca el yazması) ifade ettiği gibi, Eskişehir'de elde edilen bu iki zafer, "zahiren küçük" olmasına mukabil, tarihin dönüm noktasını teşkil etmesi açısından, bunların kıymeti "bâtınen pek büyük" olmuştur.
Orijinal ifadeleri şöyledir:
Âlem–i İslâm cihadı, zamanen iki yüz senelik, mekânen iki yüz günlük tedafüî bir harp ve darb cephesi daima var idi.
En son siperi ise, bu yeni senedir (1921), hem Eskişehir'de idi. Zâlim kâfirin en son taarruzu da bu cephede hemen kırıldı.(...)
Âlem–i İslâmın hak ve hürriyetinin istidradı için, biiznillah tedafü'den taarruza geçiyor; belki çok yerlerde geçti.
İnönü'nün (Eskişehir) iki zaferi, zâhiren ger küçüktür; bâtınen pek büyüktü...
(Not: Yukarıdaki ifadelerin yer aldığı Lemaât isimli manzum eser, 1921 senesi Ramazan ayında İstanbul Çamlıca'da te'lif edildi. Kâtip: Üstad'ın yeğeni Abdurrahman.)
    Yarın: Sakarya Meydan Muharebesi


Hiç yorum yok: