11 Şubat 2012 Cumartesi

Zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir - Prof. Dr. B. Gültekin Çetiner


1990’lı yıllarda yurtdışındayken bir İngiliz’in yazmış olduğu rapor elime geçmişti. O sıralar henüz İslam ülkelerinde “İslam” bankaları ya da finans kurumları yayılmamıştı. Türkiye’de de bildiğim kadarıyla sadece bir finans kurumu vardı.
O zamanlar bankacılık sistemini fazlaca bilmememe rağmen yazı bende çok önemli bir etki bırakmıştı. Raporda özellikle halkı Müslüman olan ülkelerde yastık altındaki paraların küresel finans ve bankacılık sistemine nasıl çekileceği konusunda çözüm yolları sunarken içinde Türkiye’nin de bulunduğu halkı Müslüman seküler ülkelere atıfta bulunuyordu. O makalenin etkisiyledir ki ayrıntılı operasyonlarını bilmememe rağmen bu tür finans kuruluşlarına BDPS’yi bilmediğim zamanlarda bile sıcak bakmadım.
Bankacılık kanunu altında Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS) içerisinde yer almaları nedeniyle önceki yazımda bunu “Neticede faiz içselleştirildi. Papalık bizzat faizin içerisinde yer alan bir kurum haline geldi. İslam Dünyasında ise İslam Bankacılığı veya katılım bankacılığı adı altında kısmi rezerv esaslı sistem küresel bankacılık güdümünde yürütülür oldu.” şeklinde değerlendirmiştim.
Bildiğiniz gibi fıkıhtaki “zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” kuralı evrensel hukukta da geçerli bulunmaktadır. Bu hukuk kuralının en basit tezahürleri hukuka aykırı olarak elde edilen delillerin delil olabilme vasfını yitirmeleri veya hukuk dışı bir yapılanma içinde normalde meşru sayılabilecek işlerin bile kabul edilmemesidir.
Zaten isimleri de katılım bankaları olarak değiştirilen bu kuruluşlar BDPS denilen zehirli ağacın meyvesi hükmündeki ürünlerini farklı İslami kavram ve kurallarla allayıp pullamaya çalışsalar da bu sistem altında oldukları sürece hiçbir zaman İslami olarak adlandırılamayacak ve eklemlendikleri küresel bankacılık sistemine hizmet etmeye mahkûm kalacaklardır.
A. K. M. Mera ve M. Larbani’nin çalışmalarında gayet net belirttikleri gibi “İslami bir ekonomi ve finans sistemi hırsızlık niteliğindeki faiz temelli kısmi rezerve dayalı bir para sistemi üzerine kurulamaz.”
Önceki yazıda sayın Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın enflasyon oranında fazlalığın faiz olmadığına dair fetvasının yanlışlığını özellikle hadislerdeki delillerle göstermiştik. Aslında başka delillere bakmaya gerek kalmaksızın orada faizin önünün kesin tedbirlerle kesildiğini görmekteyiz. Ancak hadisleri kendilerine yeterli görmeyenleri kesin delillerle de tatmin etmek mümkün.
Önceki yazı boyutunun zaten uzun olması nedeniyle fetvanın diğer kısmına ait eleştiri bu yazıda ele alınacaktır. Hatırlarsanız ilgili fetvanın son kısmında: “Elinizde para var da bunu meşru yoldan nemalandıramıyorsanız Özel Finans Kurumlarına yatırabilirsiniz.” denmekteydi.
Fetvanın ilk eleştirilecek noktası zannederim tahmin edilmiştir. Mevcut borca dayalı para sistemi içerisinde olan bu tür finans kurumları ne kadar gayret ederse etsinler İslam’ın hangi güzelliğini getirmeye çalışırsa çalışsınlar “zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” prensibince insanlara faizsiz, toplumun yaralarına merhem olacak İslami alternatif getirmeleri mümkün değildir. Bu bir.
İkincisi ise bu tür katılım bankalarının sadece İslami değil evrensel etik yönden eleştirilecek en önemli noktaları konuyla ilgili fetva veren ilahiyatçıları kadrolarında danışman, istişare komitesi üyesi gibi konumlarda istihdam etmeleridir (1).
İngilizce’de buna “conflict of interest” diyorlar. Yargıda olsa hüküm verme konumunda olan hakime karşı reddi hakim talebinde bulunabiliyorsunuz. Bir fıkıhçıyı istihdam ederek ondan yukarıdaki gibi bir hüküm sadır olduğunda bunun ne derece saygı uyandırmasını, insanlara güven telkin etmesini ve en önemlisi ne dereceadil bir hüküm olmasını bekleyebilirsiniz?
Sevgili okurlar nasıl düşünür bilmiyorum. Ancak mezkûr kurumların menfaatine esas teşkil edecek bu tür fetvaların kurumların bünyesinde çalışırken verilmesinin uygun olmadığını düşünüyorum. Bu, halkla ilişkiler veya müşteri hizmetleri gibi bölümlerde çalışan birisi için uygun olabilir ama halkın inancıyla ilgili konularda topluma karşı sorumlu olan din adamları için kabul edilebilir olmadığı açık.
“Munzam (Kısmi rezerv) karşılık faizinin enflasyon oranında kısmı haktır” fetvası
Faizli bankacılık sistemi içinde toplanan zehirli meyvelerin katılım bankacılığına aktarılmasına neden olan en önemli fetva ise kısmi rezerv munzam karşılıklarını Merkez Bankasında tutan katılımcı bankaların enflasyon altındaysa faizi alıp kullanabileceklerine ilişkin fetvadır.
O fetvada katılım bankacılarına Merkez Bankasında zorunlu tuttukları munzam karşılık faizini enflasyon altındaysa alabileceklerini şöyle ifade etmektedir:
Bu para bizden kanuni mecburiyetle alınmaktadır. Biz faiz kazanalım diye Merkez Bankası’na para yatırmıyoruz. Bu durumda banka, bize paramızı ödediğinde enflasyon farkı ile ödemek durumundadır. Şu halde faiz adıyla ödediği nominal fazlalığın enflasyona tekabul eden kısmı bizim hakkımızdır, bunu alır, havuzlara da dağıtabiliriz. Ödenen reel faizi de sigorta fonuna yatırırız. Bir gün bu fondan katılımcılara ödeme yapılırsa, bunların zengin (temel ihtiyaçlarını temin edebilen) olanları bunu yoksullara verirler. Muhtaç olanları ise bizzat kullanabilirler.
Öncelikle yukarıdaki koyuyla gösterilen “biz”li ifadelere dikkat ediniz. Fetvada bir çalışan sıfatıyla hüküm verildiği açıkça görülmektedir. Şimdi fetvayı veren kişi katılım bankasına mı yoksa topluma karşı mı sorumlu olmaktadır?
Buradaki fetvada merkez bankasından alınan faizin bir hak olduğu ve havuzlara direk aktarılabileceği söyleniyor. Verilen fetvayla zehirli ağacın meyvesinin bizzat katılımcı bankaların havuzlarına aktarıldığını anlıyoruz.
Böyle bir havuzdan yararlanmak bir Müslüman için caiz olmaz. Bir havuz düşünün içine çok miktarda süt akıyor bir taraftan da necis. Aranızda bu havuzdan süt içecek var mıdır? Verilen fetvayla bu gerçekleştirilmektedir.
Öncelikle bir Müslüman bu zehirli ağaçtan meyve yemeyi nasıl mübah görebilir? Değil bir fıkıhçı sıradan bir Müslüman faizden kar eden bir kuruluştan faiz yemeyi tensip edemez. İsmi Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası olan (dikkat Cumhuriyeti değil) anonim şirket durumundaki bu banka bildiğiniz gibi ortakları içerisinde yerli/yabancı, devlet/özel bankalar ile özel kişilerin olduğu faiz temelli bir kuruluştur. Bu kurum %100 devlete ait bile olsa zehir ağacı dediğimiz BDPS sistemi kullanıldığı sürece aynı hüküm geçerli olacaktır.
Enflasyon geçmiş bitmiş meseledir, faiz ise geleceğe aittir
Burada enflasyon oranında faizi caiz gören (isterseniz fazlalık deyin) yanlış anlayışı tekrar masaya yatıralım.
Enflasyon geçmiş bitmiş bir meseledir. Matematiksel bir toplam (aggregate) ifade olup bir sepetteki mal ve hizmetlerin fiyatlarının tümüne ait ağırlıklı ortalama bir değişmedir. Yani her mal ve hizmet için aynı değeri ifade etmez. Kimisi artar kimisi azalır. Öte yandan faiz ise gelecek ile ilgilidir. Halbuki suç ve ceza kişiseldir. Burada ise siz adeta dedesinin (geçmiş enflasyon) işlediği suçun cezasını torununa (gelecekteki faiz) ödettiriyorsunuz. Bu ise zulümdür.
TÜİK’in enflasyon diye açıkladığı bir sepet malın ortalama endeksidir. O sepet mallarının içinde bazıları artar bazıları azalır. Şimdi sizin ölçü olarak kabul ettiğiniz şeyin değişimi (pattern) önemli. Artıyor mu azalıyor mu! Buna dikkat edilmiyor, bir. İki, enflasyon geçmişi ifade eder, faiz ise geleceği. Bu zaman uyuşmazlığını fıkıhçılar nasıl olur da bilmez? Hayret.
İşte Kuran’da, hadislerde ve evrensel anlayışta önemle zikredilen ölçüyü bozmama ilkesi tam da burada lazım. Mevcut yapı ölçüyü bozuyor. Fıkıhçılar da buna çanak tutuyorlar. Allah onları ıslah etsin.
Enflasyon oranı ölçü aracı olamaz
Ölçüyü bozuyor dedik; bu enflasyonun iki endeksi var birisi üretici fiyatları için olanı diğeri tüketici fiyatları olanı. Hangisini tercih edeceksiniz? Diyelim tüketici fiyatlarını tercih ettiniz. İçinde yüzlerce mal ve hizmet olan bu sepette kaç tane para gibi ölçü olabilecek şey var?
Buyurun sepetteki ilginçlerden birkaç tane seçelim. Bunlar; şans oyunları, piyango bileti, iddaa şans oyunu, at yarışı, loto, rakı, şarap, viski, bira, marlboro/winston/ parliament, monte carlo/ samsun gibi muhtelif sigara markaları, bay/bayan iç çamaşırı, özel okul masrafları, hijyenik kadın bağı, hacca gidiş ücreti, banka para havale ücreti, parfüm, makyaj malzemeleri, kola, kasko sigortası, uçak ücreti, köprü geçiş ücreti, dantel, flüt, oyuncak, sezeryan doğum ücreti, otomobil, tamirat, mama, sakatat, kamera, kablo yayın, futbol topu vs)
Bunlardan hangilerini para gibi bir ölçü aracı olarak kullanabilirsiniz? Ayrıca bunların sepet içindeki ağırlıklarını hangi ölçüye göre belirleyeceksiniz? Diğer taraftan dediğimiz gibi bunların kimisi artar kimisi azalır. Bunların geçmişteki istatistiksel karışımını nasıl bir ölçü aracı yapabilirsiniz?
Dediğimiz gibi iş yine dönüp dolaşıp şuna geliyor. Mevcut ilahiyatçılar para-kredi sistemini bilemiyor. BDPSdediğimiz bu zehirli ağaçtan haberleri yok. O sistemdeki kavramların ne manaya geldiğini bilemiyor. Ama geçmiş hükümlere benzeterek hüküm vermeye çalışıyorlar. Benzetmeyi de yanlış yapıyorlar. Matematiksel istatistiğin sonuçları ile kesin hüküm veremezsiniz.
Yazının başında zikrettiğimiz evrensel kuralı tekrar hatırlatmakta yarar var. Zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir. Burada ağaç, Borca Dayalı Para Sistemi yani BDPS‘dir. Bu zehirlidir. Bunun meyveleri çoktur. Hepsi de zehirlidir. Şimdi bu hocalar ağacı görmeden önlerine konulan meyvelere göre hüküm vermeye çalışıyorlar. Milyonlarca insanın günahını da alıyorlar.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Asrı Saadet’ten bu yana müçtehitlerin ve büyük fakihlerin iftiharla tavsiye ettikleri ve örneklerini gösterdikleri en önemli ortak özelliği kendilerine deliller ulaştığında daha önce verdikleri yanlış hükümler üzerinde ısrar etmemeleridir. Hayrettin Karaman hoca gibi kıymetli bir ilim adamı başta olmak üzere konuda benzer hükümlere sahip diğer fıkıhçıların bunlar ışığında görüşlerini yeniden değerlendireceklerine inanıyoruz.
(1) Albaraka Türk Katılım Bankası Organizasyon Şeması, Erişim 14 Kasım 2011
Not: Yazının geliştirilmesi sürecinde tavsiyelerinden dolayı Prof. Mete Gündoğan’a teşekkür ediyoruz.

Hiç yorum yok: