22 Şubat 2012 Çarşamba

Camiler ve Din Görevlileri-Yavuz Bahadıroğlu

Osmanlı’yı zirveye taşıyan insan modeli, Osmanlı mahallesinde yetişti. Osmanlı mahallesinde birbirini tanıyan, birbirini seven, birbirlerinin yaşayışından, davranışından sorumlu olduklarına inanan ve dayanışma ruhunu mahalleye hâkim kılan insanlar yaşardı.

Her mahallenin ortasında bir “Mahalle Mescidi”, mahallelerin merkezinde ise bir “Merkez Camii” olurdu. Evler cemileri sevgi kuşağı gibi sarar, böylece cami, yani “Allah’ın evi” hayatın merkezine dönüşürdü. Mahalleli vakit namazlarını mahalle mescidinde, cuma namazlarını ise merkez camiinde kılmaya özen gösterirdi.


Bu yolla mahalle içi dostlukları mahalleler arası dostluğa dönüştürme fırsatı doğardı. Bu yüzden Osmanlı insanı, çağın insanına musallat olan stres, depresyon ve panik atak gibi ruh hastalıklarından habersiz yaşardı. Kadın ve erkek sohbet eşliğinde yüreklerini boşaltır, aynı metotla kendilerini ifade imkânı bulurlardı.


Camilerin etrafında okullar, hamamlar, imaretler (fakirlere yiyecek-giyecek dağıtılan, yolculara konaklama imkânı veren yerler), hastaneler ve dükkânlar yer alırdı. Genel olarak pazarlar da aynı çevrede kurulurdu. Halk her ihtiyacını cami merkezli bir dünyadan karşılardı.


Ayrıca bu çevredeki bakkal, kasap, terzi, ayakkabıcı gibi küçük esnafa ait dükkânlar da birer “sohbet merkezi” işlevi görürdü.


Sultan II. Mahmut dönemine kadar her mahallenin başında bir “imam” bulunurdu. (Muhtarlık sistemini Sultan II. Mahmut getirdi). İmamlar devlete karşı mahalle halkını, mahalle halkına karşı da devleti temsil ederlerdi. İmamlık o kadar önemliydi ki, şehrin idarecileri olan kadılar, bağlı bulundukları kurumun en üst düzey yetkilisi tarafından atanırken, imamlar bizzat padişah tarafından atanırdı. Bu da imamların devlet nazarında ne derece büyük bir öneme sahip olduğunu gösterirdi.


Osmanlı mahallesinin sakinleri zincirleme olarak birbirlerine kefildi. Mahallede meydana gelen vukuatların failleri bulunamadığı takdirde, bütün mahalleli bundan sorumlu tutulurdu.
Yavuz Sultan Selim zamanında çıkan bir kanunnameye göre, mahallede meydana gelen her türlü yasadışı olaydan mahalle halkı sorumluydu. Bu her mahalle sakinini aşırı bir dikkat ve gayrete sevk eder, mahallede tam anlamıyla bir “oto-kontrol” sağlardı. Böylece Osmanlı mahallelerinde soygun, cinayet, hırsızlık, yaralama, gasp, kavga gibi olaylar pek yaşanmazdı.


Mahalle sakinleri, hayırlı işlerde de kolektif bir bilinçle hareket ederlerdi. Hayır işleri için her mahallede bir “Avarız Vakfı” kurulmuştu. Mahalle sakinlerince oluşturulan yönetim kurulu tarafından idare edilen bu vakfın gelir kaynağını, yine mahallelinin yaptığı bağışlar teşkil ederdi.


Avarız vakfının gelirleri, mahalledeki hastalara, fakirlere ve ekonomik durumu müsait olmadığı için evlenemeyenlere yardımda kullanılırdı.


Fakirlerin cenazelerinin kaldırılması, yeni su yolları açılması, cami, mescit, mektep gibi yerlerin onarımı için de bu vakıftan yararlanılırdı. İmam, müezzin, muallim gibi mahalle görevlilerinin maaşları da bu vakıftan karşılanırdı. Özellikle imamlar maişetlerini Avariz Vakfı’ndan temin eder, devletten ayrıca maaş almazlardı. Devletten maaş almadıkları için de, devletin istediği fetvayı vermezler, devlete bağımlı yaşamazlardı. Mahalleye yeni taşınanlara yahut mahalleden taşınacaklara yine bu vakıf vasıtasıyla yardımcı olunurdu. Mahallede ihtiyacı olanlara borç verilir, şimdiki deyişle kredi açılırdı. Mahalledeki bu resmi dayanışmanın yanında, ayrıca mahallenin zenginleri, mahallelerindeki fakirleri gözetirlerdi. Zekât, sadaka, fitre gibi yardımlarla onları kalkındırmaya çalışırlardı. Bu yüzden de Osmanlı ekonomisinde kriz olmazdı.


Osmanlı asırlarında cami ve mescit inşa etmenin kuralları vardı. İsteyen istediği yere cami inşa edemezdi. Diğer camilere uzaklığı ölçülürdü. Gerçek anlamda “ihtiyaç” olup olmadığına bakılırdı. Camiin büyüklüğü de buna göre belirlenirdi. İsrafa, gösterişe, tantanaya kaçılmazdı.


Ayrıca camiye her isteyen istediği kadar minare ekleyemezdi. Kimse “Param var istediğimi yaparım” diyemezdi. Her şey kurallara göre yapılırdı. Birden fazla minareli cami yapmak, hanedan mensuplarına ait bir imtiyazdı.


Sonraları Batı’dan esen sert rüzgâr altında her şey savruldu. Ayasofya müzeye çevrilirken, Sultan Ahmed Camii’nin “Resim ve Heykel Müzesi” olarak tanzimi gündeme geldi. Bereket halkın tepkisinden korkuldu. Yine de “Camilere ayakkabılarla girilmesi, sıralara oturularak tapınılması, org gibi bir enstrüman konulması ve hutbenin fraklı filozoflar tarafından okunması” şeklinde “Dinde Reform Layiha”ları hazırlandı. Bu çalışmayı maalesef İlahiyat Fakültesinin bazı öğretim üyeleri yapmıştı. Ondan dört sene sonra fakülte temelli kapatıldı. Devamında ise camiler “İhtiyaç fazlası” denilerek satışa çıkarıldı. Buyurun buna ilişkin acı haberi, 30 Kânunuevvel 1928 tarihli Vakit Gazetesi’nden okuyalım: “Müessesatı Diniyye Müdürlüğünce İstanbul’da cemaatsiz camilerden 90 tanesi seddedilecektir (Kapatılacaktır)” Ekserisi İstanbul cihetinde bulunup sedd edileceği ilân olunan camilerin kayyumları (imam ve müezzinler) başka camilerde vuku bulan münhallere (açık kadrolara) tayin edilecek, böylece kayyumsuz kalacak camiler seddedilerek (kapatılarak) satılığa çıkarılacaktır.”
İstanbul’da Ahmet Kethüda Camii, Ebekadın Camii, Caferağa Camii, Sultan Selim Medresesi Camii, Babahasan âlemi Camii, Çamağırcı Camii, Mimar Sinan Mescidi, Hoca Ali Mescidi, Kesmekaya Mescidi, Melekhatun-Karaağaç Mescidi ve Çatalçeşme Camii, bu çerçevede satıldı.


Hidayet Camiinin zemin kısmı ile Koruk Mescidi, Burmalı Mescit, Mimarağa Mescidi Türk Ticaret Bankası’na; Küçüksu Camiî, Simkeşhane Dershanesi, Darülkurr’a, (Süleymaniye Kütüphanesi içi) de CHP’sine kiralandı. Böyle bir hicran dünyasından gelen bu millet bugün her altı saatte bir cami yapıyor. Mimari olarak binalar çok değerli olmasa bile niyet olarak bence çok değerlidir.


“Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nda kafama bunlar takıldı.

Hiç yorum yok: