23 Aralık 2012 Pazar

Dursun Gürlek’in kitabı: Sohbet Tadında -Yavuz Bülent Bakiler


Birkaç günden beri elimde DURSUN GÜRLEK’in SOHBET TADINDA isimli kitabı var. Kubbealtı Vakfı tarafından ikinci baskısı yapılan kitap 248 sahife. Dursun Gürlek 23 ayrı konuyu, bir sohbet sıcaklığıyla ele alıp anlatıyor. Ama ne kadar sıcak, samimi, güzel bir üslupla konuları dile getiriyor. Diyebilirim ki şu son aylarda, büyük bir zevkle ve dikkatle okuduğum kitapların başında. GÜRLEK’in SOHBET TADINDA isimli kitabı yer alıyor. O kadar ki, kitapta, bir bölümü okurken, ikinci bölümü merak ettiğim veya ikinci bölümü bitirmeden üçüncü sohbete can atmaya başladığım çok oldu. Yani her bölüm veya her konu, kendisinden sonra gelecek bölümü âdeta iple çektiriyor. Bana göre, bunun çok önemli iki sebebi var: Evvela Dursun Gürlek, bizim kültür dünyamızın konularından bazılarını seçerek sohbete koyuluyor. Sonra ele aldığı konuları canlı, sade, güzel bir Türkçe ile anlatmaya çalışıyor. Bu çok mu önemli diyeceksiniz? Önemli kelimesinin kuvvetinden bin kere daha önemli! Yunus Emre, ne kadar doğru söylemiş: 

“Söz ola kese savaşı/Söz ola bitire başı. 
Söz ola ağulu aşı/Bal ile yağ ede bir söz.” 

Dursun Gürlek, yazılarında, sohbetlerinde, sözün, yani kelimelerin hasını, doğrusunu, güzelini seçiyor. Geçenlerde bir doçentimizin bir yazısını okuyordum “Ne nedenle olursa olsun” ifadesi birden yüzümü buruşturdu.“Ne sebeple olursa olsun” yerine “Ne nedenle...” çarpıklığı, çirkinliği basitliği Türkçe zevkimi altüst etti. Bir başka yerde “Yazımı sonlandırayım” cümlesini okuyunca dergiyi elimden bıraktım. Bir ilkokul öğrencisi bile, böyle cin çarpmış bir cümle söylememeli, yazmamalı. “Yazımı bitireyim, yazımı tamamlayayım, yazıma son vereyim, yazıma nokta koyayım, yazacaklarım bu kadar...” gibi dosdoğru ifadeler varken “Yazımı sonlandırayım” ne kadar yanlış, kaba çirkin bir Türkçe ucubesidir. 

SOHBET TADINDA kitabının son bölümü, AYASOFYA CAMİİ’nin çilesine ayrılmış. AYASOFYA konusunu özetleyerek buraya alıyorum: 

“Birinci Dünya Savaşı yıllarında, İstanbul’a Fransız ve İngiliz askerleri doluşunca, gözlerini Ayasofya Camii’ne de diktiler. Binbaşı Tevfik Bey komutasındaki bir taburumuz Ayasofya’ya yerleşti. Fakat işgal kuvvetleri istediler ki Türk taburu yerini derhal bir Fransız taburuna terk etsin. Bu münasebetle Binbaşı Tevfik Beye resmen başvurdular. Tevfik Bey caminin giriş kapısına iki ağır makinalı tüfek koydurdu. Mehmetçikler Fransız askerlerini Ayasofya’ya sokmadılar. Fransız kumandanı, Binbaşı Tevfik Beye sordu: 

-Siz asker değil misiniz? Tahliye emri almadınız mı? 
-Evet! Ben bir askerim. Sağ olduğum müddetçe sizi bu kapıdan geçirmeyeceğim. Burası benim mabedimdir. Zorla girmeye çalışırsanız, işte size ilk cevabı verecek olan ağır makinalılar burada bekliyor. Bunlar da yeterli olmazsa, câminin dört köşesine yeteri kadar tahrip kalıbı yerleştirdim. İçeri girmek için ısrar ederseniz, bilmiş olun ki, bu koca mâbet, üzerinize çökecektir. Ve siz bu mabede asla giremeyeceksiniz! İsterseniz deneyin!” 

Fransız taburu, Binbaşı Tevfik Beyin bu kararlı tutumu karşısında geri çekilmek mecburiyetinde kaldı. Peki sonra ne oldu? Cumhuriyetimizin ilânından sonra, bizim Bakanlar Kurulumuz, Büyük ve Küçük Ayasofya Camilerinin müze hâline getirilmesine karar verdi. Küçük Ayasofya Camii’nin çok güzel minaresi, bir gece içinde yıktırıldı. Büyük Ayasofya Camii’nin 4 minaresini de yıkmak istediler ama İbrahim Hakkı Konyalı’nın raporu üzerine bundan vazgeçtiler. Niçin vazgeçtiler? Onun gerekçesini de bir SOHBET TADINDA kitabı alıp okuyarak siz öğrenin lütfen! 

Hiç yorum yok: