Mustafa Armağan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Armağan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Müslüman Kardeşler nasıl bir örgüttür? Mustafa Armağan

Müslüman Kardeşler nasıl bir örgüttür?

Mısır’da yalnız Mısır halkı ve yöneticileri değil, demokrasi de Batı dünyası da, keza Türk aydınları da sınav veriyor. ‘Gezi Parkı’nı çok iyi anlamalıyız, burada Y kuşağı var, onlar bize benzemez’ diye narı keserken zarına bile zarar vermemek gerektiğini öğütleyenler Mısır’da sokakta sahur yapan ve hatta üzerlerine gaz da değil, düpedüz silah sıkılan milyonlarca insanın dünyasını anlamaya zinhar yanaşmıyorlar.

Mısır’ı Lozan’da verdiğimizi biliyor muyuz? Mustafa Armağan

Mısır’ı Lozan’da verdiğimizi biliyor muyuz?

Lozan’ı okur musunuz? Lozan’ı, yani Lozan Barış Antlaşması’nı? Ben konuya özel ilgi duyan birkaç kişiden başka metnini okuyan ve anlayana pek rastlamadım da, onun için soruyorum. Neden acaba? Bu kadar zor mudur 143 maddeyi okumak?
Mesela şu 17. maddeyi okuyalım mı beraberce:
Türkiye’nin Mısır ve Sudan devletleri üzerindeki bütün hukukundan ve sıfatlarından vazgeçiş hükmü 5 Kasım 1914 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiş olacaktır. Maddenin gerçek anlamını üstteki maddeyi okuyunca anlıyoruz. Şöyle diyor Lozan’ın 16. maddesi:
“Türkiye işbu antlaşmada netleştirilen sınırlar dışında bulunan topraklar üz

Ayasofya’yı müze yapma fikri İngilizlerden gelmiş-Mustafa Armağan

Ayasofya’yı müze yapma fikri İngilizlerden gelmiş

Cuma gününün şu dakikalarında 27 Mayıs’tan sonra müze yapılmış olan Trabzon Ayasofya Camii yeniden ibadete açıldı. Ne diyelim, darısı İstanbul’daki Ayasofya’nın başına.
Ancak İstanbul’daki Ayasofya’nın açılması öbürlerinkine benzemez. Geçen yıl Ayasofya Müzesi Müdürü’yken Haluk Dursun isim vermeden Batılı devlet adamlarının (İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth ve ABD Başkanı Obama da içlerinde olmalı) Ayasofya’yı ziyaretlerinde ne zaman yeniden kilise olacağını sorduklarını ifade etmişti.

Abdülaziz’in yaptıramadığı caminin arsasını kimler yağmaladı? Mustafa Armağan

Abdülaziz’in yaptıramadığı caminin arsasını kimler yağmaladı?

Falih Rıfkı Atay’ı bilirsiniz, Atatürk’ün en yakınındaki kalemlerden biri, belki de birincisidir. Bazı gerçekleri açıkça itiraf edebilen nadir Kemalistlerden. Propagandist olmadığı zaman çekilebilen bir Kemalist’tir.
“Çankaya”nın “Bir şehir yapmak” bölümünü ibretle okumuştum. Bir dönemin talancı zihniyetini pek güzel yansıtan bu bölümü okumayan, 1920’ler ve 1930’larda Ankara’daki köşe dönme hikâyelerinden nasiplenmemiş olur.
    Bu konuyu neden gündeme getiriyorum?  Şundan:

31 Mayıs’tan 31 Mart çıkarmak-Mustafa Armağan

31 Mayıs’tan 31 Mart çıkarmak

31 Mayıs gecesi Tavşanlı’da konferanstaydım. Taksim’deki olayları gece yarısından sonra öğrenebildim.

 Olayların heyecanına kapılmış bir Tweetter’cı soruyordu: “31 Mart ile 31 Mayıs olayları arasında benzerlikler var mı? Her ikisi de Topçu Kışlası’nda başlamış, doğru mu?” Tarihteki 31 Mayıs’ları tesbih gibi çekerken tehditkâr bir başka tweet, tesbihi kopardı: “Türkiye yanıyor, sizden tık yok!” Yetmişti artık. Neler oluyordu? O Tavşanlı-Bursa yolculuğunda böylece öğrendim Gezi cehennemini.
Hayret verici olan, daha ilk saatlerde insanların aklına Gezi Parkı ile Topçu Kışlası ve 31 Mart ‘isyanı’nın gelivermesiydi. Ne de olsa zamane gençliği ve hız çağındayız, öyle değil mi? Bence değil. Bu da organizasyonun bir parçasıydı ve bilinçli olarak akıllara düşürülmüştü.
Uzatmadan cevabımı vereyim:

İnönü, Taksim’deki Müslüman mezarlığını yok etmişti-Mustafa Armağan

İnönü, Taksim’deki Müslüman mezarlığını yok etmişti

1 Mayıs’tan beri gündemden inmeyen Taksim Meydanı’nın tarihe mal olması şurada 150 yıldır. Hatta bugünkü halinden söz edeceksek hikâyemizi 87 yıl ile de sınırlandırabiliriz.
Peki ondan önce ne durumdaydı Taksim? Semte adını veren Sultan I. Mahmud’un eseri olan maksemi 18. yüzyıldan beri oradaydı ama kırlık bir bölgede yer alıyordu ve en önemlisi, Taksim, şehrin en geniş mezarlık bölgelerinden birine ev sahipliği yapmaktaydı.
‘Nasıl? Taksim Meydanı eskiden mezarlık mıymış yani?’ dediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet, yanlış duymadınız, burası çok geniş bir mezarlık bölgesiymiş ve büyüklüğüyle Eyüp Sultan’ın rakiplerindenmiş.

13 Haziran 2013 Perşembe

Yavuz 40 bin Alevi’yi katlettirdi mi? Mustafa Armağan

Yavuz 40 bin Alevi’yi katlettirdi mi?

Üçüncü köprünün isminin Yavuz Sultan Selim olacağı duyurulur duyurulmaz Hüseyin Aygün’ün “cellat” dediği Yavuz’a saldırılar başladı. Tarih ile siyasetin izleri birbirine karışıverdi. Velhasıl tarihteki Yavuz ile bir kesimin Yavuz algısı kavga etmeye başladı.
Siyasî ve ideolojik yaklaşımlar sebebiyle iyice içinden çıkılmaz hale gelen bu meseleyi aydınlatabilmek için analitik yaklaşımdan başka çaremiz yok. Tarihi silah olarak kullanma alışkanlığımızı yenmenin başka yolu bulunmuyor çünkü.
İddia şu: Yavuz Sultan Selim 40 bin Alevi’yi katlettirdi.
Kaynak ise ‘tek’: Yavuz’un emri üzerine Sünni Kürtleri Osmanlı’ya bağlamayı başarmış olan İdris-i Bitlisî’nin (oğlu Ebulfazl Mehmed Çelebi tarafından düzenlenen ve aslı Farsça olan) “Selim Şah-nâme” adlı kitabında geçen iki paragraftır bütün tartışmanın kaynağı (Çev: H. Kırlangıç, Ank. 2001, s. 130 ve 136).

Mustafa Kemal, Samsun’a kaçarak mı gitti? Mustafa Armağan

Mustafa Kemal, Samsun’a kaçarak mı gitti?
Osmanlı’nın hayaleti, hani şu var mı yok mu belli olmayan UFO’lar gibi bir kere daha göründü ufkumuzda. Baksanıza, Sultan Vahdettin’in “hain” olup olmadığını yeniden tartışmaya başladık.

Geçtiğimiz hafta, önce Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı tarih kitaplarının gözden geçirileceğini açıkladı. Ardından Mehmet Ali Şahin, Son Padişah’la ilgili “vatan haini” hükmü devam ediyorsa tarih kitaplarının değiştirilmesini istedi. Derken Nur Serter girdi devreye ve bunların Cumhuriyet değerlerine savaş açmak anlamına geldiğini, gelişmeleri “elem verici” bulduğunu söyledi.

Peki, Nur Serter’e elem vermemek için tarihçiler ne yapmalı? Yatıp kalkıp Nutuk mu okumalılar? Öyle yapılmalıymış! Son incisi de şu: Nutuk, “gericilerin kafasına düşen bir tuğla” imiş! Tuğlanın kimin kafasına düştüğü belli. Nutuk’un inkılap tarihçiliğimizin kafasına düşen büyükçe bir tuğla olduğunu da söyleyebiliriz.

Ayasofya ile Washington Anıtı’nı buluşturan imza - Mustafa Armağan

Ayasofya ile Washington Anıtı’nı buluşturan imza

İlginç günlerden geçiyoruz. Bir yandan Dan Brown’ın son romanında Ayasofya’nın sırrı gündeme geliyor, diğer yandan Başbakan Erdoğan Washington Anıtı’ndaki Osmanlı sırrını açıklıyor.
Binlerce kilometre uzaklıktaki iki eser aynı günlerde hafızamızın tozlu yollarında buluşuyor.
Madem sırdan bahis açıldı, yenisini ekleyelim: Ayasofya Camii’ndeki tabloların altındaki imza ile Washington Anıtı’ndaki Osmanlı kitabesinin altındaki imza aynı kişiye aittir ve kader, her iki eseri birbirine bağlayan halkayı, bir Tosyalı sanatkârın mahir ellerine bağışlamıştır. Aşağıda bu ortak halkanın hikâyesini bulacaksınız.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington’daki yemekte Washington Anıtı’nda bulunan Sultan Abdülmecid’in kitabesini gündeme getirerek dostluğumuzun “kadim” bir köke dayandığını söylemesi anlamlıydı.

Sevr neden imzalanmıştı? - Mustafa Armağan

Sevr neden imzalanmıştı?

Nicedir bu köşeden bir mesaj yayılıyor: Bir ‘tarih açılımı’na ihtiyaç var. Yeni bir Tarih, özellikle de yeni bir Yakın Tarih yazılmalı. Neden mi?
Tarih bir ‘bilim’se değişir; bizde değişmeyen şeye tarih deniliyor, bir.
Halkın tek tipleştirilmek istendiği yıllarda üretilmiş tarihle bugünkü farklılaşmış Türkiye daha fazla yoluna devam edemez, iki.

Sultan Vahdettin, vatana ihanet suçlamasını böyle reddetmişti-Mustafa Armağan

Sultan Vahdettin, vatana ihanet suçlamasını böyle reddetmişti

Türkiye’de uzun yıllar devam eden sansürcü zihniyetin yedeğinde yapay bir yakın tarih imal edildi. Bu sayede devletin en kritik yıllarında padişahlık yapmış olan Sultan Vahdettin günah keçisi ilan edilmiş, bırakın savunmayı, fena biri değildi demek bile imkânsız hale getirilmişti.
Bugün yakın tarih tartışmalarında yeni bir dönemece girilmiş bulunuyor. Bir “fecr-i kâzib” olmamasını ümit ettiğimiz bu dönemde yakın tarihe ait yeni bilgi, belge ve hatıratların neşredilmesinin, okurun dünyasını 90 yıl boyunca devam eden dayatmalardan kurtaracağı ve tarihin kara bulutlara boğulan ufkunu açmaya yardımcı olacağı ümidindeyim.
Öte yandan Sultan Vahdettin’in Mekke’deyken 1923’te yayınladığı beyannamesi yeterince bilinmez. Oysa yurtdışına çıktıktan hemen sonra, sıcağı sıcağına yazılmış olması bakımından önemli ipuçlarıyla doludur.
Şimdi sizi Sultan Vahdettin’in ‘müdafaa–
namesi’yle baş başa bırakalım. Bırakalım ki, Son Sultan’ın bir gün ortaya çıkacağı ümidiyle vefat ettiği (hakikatlerin) hiç değilse bir kısmı önünüze dökülebilsin. (Beyanname metni ilk defa Eylül 1978’de Sebil dergisinde tefrika edilmiştir.)
Sürgündeki Padişah kendini şöyle savunuyor (özetliyorum):
“Tahta geçer geçmez cephelerimizin birbiri ardından düştüğü haberlerini almaya başladım. Ülke hızla kan kaybediyordu. Beraber savaştığımız ülkelerden ayrı bir barış yapmak istedim ama ‘ihanet şebekesi’nin engellemesiyle karşılaştım. O uğursuz Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasına kadar böyle devam etti.
Peygamberimiz gibi hicret ettim

2 Mayıs 2013 Perşembe

“Anayasamız Kur’an’dır” diyen devlet başkanı kimdi?Mustafa Armağan


“Anayasamız Kur’an’dır” diyen devlet başkanı kimdi?

İnsan okuyunca ister istemez etkileniyor: “Avrupa’da ilk kez minareden ezan okundu. Gurbetçiler duygulu anlar yaşadı.”
 Ezan-ı Muhammedî’ye kavuşan Avrupa’daki kardeşlerimizin nasıl bir coşku duyduklarını, 1950 yılında Türkiye’nin ezana yeniden kavuşmasını anlatan yüzlerce kişiyle yaptığım görüşmelerden iyi bilirim. Geçen 60 yıla rağmen gözyaşlarına hakim olamıyorlardı.
Güya ezan Türkçe okunursa halk ne denildiğini anlayacak ve Müslümanlığının şuuruna varacak, şimdiki deyişle bilinçli Müslüman olacaktı. Ne yazık ki süreç böyle işlemedi. Yapılanlar ‘ezan zulmü’ olarak tarihe geçti.
Peki Arapça ezanı yasaklatan Mustafa Kemal Paşa dine karşı mıydı? Cevabımızı sona saklayalım ve çok sözü edilen ama üzerinde yeterince durulmayan Balıkesir Hutbesi’ne eğilelim.
Allah’ın yarattıkları arasında çelişki bulamazsınız
Cuma günü değil, çarşamba günü verildiği, önce Paşa’nın büyük bir cemaatle öğle namazını kıldığı, ardından şehitlerin ruhlarına mevlid okunduğu gibi ayrıntıları geçelim.
Şunu söyleyeyim ki, hutbe metninin her cümlesi, üzerinde genişçe durulmayı hak etmektedir. (Piyasadaki yalan yanlış hallerine güvenmediğimden Hakimiyet-i Milliye’nin 11 Şubat 1923 tarihli nüshasındaki neşrini esas aldım.)
Gazi, Fatih Sultan Mehmed’in kayınpederi Zağanos Paşa’nın yaptırdığı camide bizzat minbere çıkarak şu girişi yapmıştır:
“Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz hazretleri Cenab-ı Hakk tarafından insanlara hakâyıkı (gerçekleri) tebliğe memur ve resul olmuştur.”
Klasik bir hocaefendi edasıyla başlayan hutbede konuşanın TBMM hükümetinin başkanı olduğunu hatırlamak gerekir. Devamında sarf ettiği şu cümle çok çok önemli: “Kanun-i Esasi cümlenizce malumdur ki, Kur’an-ı Azimüşşan’daki nusûstur.” Yani diyor ki: “Anayasamız Kur’an’daki emirlerdir (naslar).” Açıkça ‘Anayasamız Kur’an’dır.’ diyor.
Acaba bugün herhangi bir siyasetçi bu cümleyi söylese başına neler gelirdi? Düşünmeye değer bir husus. Biraz daha devam edelim mi okumaya? Buyurun:
“İnsanlara feyz-i ruhî (ruhî bereket) vermiş olan dinimiz son dindir, ekmel (kusursuz) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor (uyuyor). Eğer akla, mantığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı bununla diğer kavanin-i tabiîye-i ilahiye beyninde tezad (onunla yine ilahi kaynaklı olan tabiî kanunlar arasında çelişki) olması icab ederdi. Çünkü bilcümle kavanin-i kevniyyeyi (bütün tabiat kanunlarını da) yapan Cenab-ı Hakk’tır.”

‘Kız gibi tarih yapma’ takıntısı bizi buraya getirdi-Mustafa Armağan


‘Kız gibi tarih yapma’ takıntısı bizi buraya getirdi

Bir belge düşünün: Tam ortasından üç sayfası yırtılmış… Bir belge düşünün: Önemli yerleri kalemle çizilmiş, bazı kelimeleri karalanmış, bazıları çizilip yeniden yazılmış…
Bir belge düşünün: Orijinali temizlenerek itinayla yeniden kurgulanmış… Artık o kesilmiş, “düzeltilmiş”, temizlenmiş belgelere güveniniz kalır mı? Türkiye’de kalıyor maalesef.
Amasya denilince hep ünlü Genelgesi’ni hatırlarız ama Amasya Mülakatı’ndan pek dem vurulmaz. Oysa özellikle tartışmakta olduğumuz Türk-Kürt kardeşliğinin tarihin derinliklerine nasıl gömülmek istendiğini gösteren çarpıcı bir örnek sunar 2 No’lu gizli Amasya Protokolü.
Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa ile İstanbul’da Bahriye Nazırı olan Salih Paşa arasında 20-22 Ekim 1919 tarihlerinde Amasya’da Tümen Komutanı Cemil Cahit Toydemir’in karargâh olarak kullandığı evde yapılan müzakereler dönemin ruhunu anlamak bakımından son derece önemli. Damat Ferid Paşa 20 gün önce istifasını vermiş, Padişah da Ali Rıza Paşa’ya kabineyi kurma görevi vermişti. Yeni kabinenin görevi, Kuva-yı Milliye ile ilişkileri tamir etmekti.

Heyet-i Nâsiha’dan başlatmayın!Mustafa Armağan


Heyet-i Nâsiha’dan başlatmayın!

Fakirin isminin de içerisinde bulunduğu ‘Akil İnsanlar Heyeti’ açıklanır açıklanmaz tek bir merkezden yönetiliyormuşçasına bir karalama kampanyası başlatıldı: “Damat Ferid’in Heyet-i Nâsiha İngiliz işgaline karşı direnmeyin diye halkı teskine gönderilmişlerdi, bunlar da hükümetin Türkiye’yi bölme projesinin adamlarıdır.” vs.
Tarihin gündemde olmasından memnunuz gerçi ama bu irtibat baltayı taşa vurarak kurulunca insan da dayanamıyor. Maksadımız Damat Ferid Paşa’yı savunmak değil ama bazı gerçekleri de vurgulamak şart.
Bir kere Mustafa Kemal, Damat Ferid’in Sadareti (Başbakanlığı) sırasında Samsun’a gönderilmiştir. Ayrıca Damat Ferid’in 1920 Ekim’inde istifasının altında da Ankara hükümetinin, yani Mustafa Kemal’in İngilizlere yaptığı baskının yattığını biliyoruz. Nitekim Milli Mücadele ile anlaşmaktan başka çaresi kalmayan İtilaf devletleri temsilcileri Sultan Vahdettin’in huzuruna çıkıp ondan Sadrazam’ın görevden alınmasını talep etmişler, istifa bunun arkasından gelmiştir (17 Ekim 1920). Ferid Paşa o kadar “İngilizlerin adamı” olsaydı herhalde onu Ankara’nın baskılarına karşı iktidarda tutmaya güçleri yeterdi değil mi?
Ayrıca Heyet-i Nâsiha kesinlikle bir işbirlikçi heyet değildir. Meşru olarak kurulmuş olup İngilizlerin değil, Padişah’ın istediği şekilde davranmıştır. Nasıl mı? Görelim.
Belki de en ilginç bilgileri, Kemalist olduğundan kimsenin kuşku duymadığı Prof. Dr. Sina Akşin verir. “İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele” (Cem: 1983) adlı kitabında Heyet-i Nâsiha’nın kuruluşunun aslında İstanbul hükAkşin, Mondros Mütarekesi’nin ardından hükümetin bazı tedbirler aldığını, bunun ‘silahsızlandırma’yı da kapsadığını hatırlatır.
Heyet-i Nâsiha
MUSTAFA KEMAL SAMSUNA NİYE GÖNDERİLDİ?

30 Nisan 2013 Salı

Hilafet ve İngiltere-BÜLENT ERANDAÇ

Hilafet, Mart 1924'te kaldırıldı. Hilafetin kaldırılışının 89 uncu yılı YENİ BİLGİLER VE BELGELER IŞIĞINDA etraflı şekilde konuşuluyor, Tartışılıyor. Sadece genç kuşaklar değil, orta kuşaklarımızda resmi tarihin dışını öğreniyor. Bilinmeyen, gizli kalan birçok konu yeniden masaya yatırılıyor ve 'stratejik beyin'lerimizin analizlerine tanık olunuyor. Önceki gün, Derin Tarih dergisi yönetmeni araştırmacı Mustafa Armağan'la sohbet ediyordum.
Hilafetin kaldırılışının bugüne kadar fazla konuşulmamış bir yönüne parmak bastı: Hilafetin kaldırılmasını İngiltere istiyordu. Halifeliğin kaldırılması bana göre, Lozan'da şart koşuldu.

26 Mart 2013 Salı

CHP’nin parti kapattıran demokrasi anlayışı-Mustafa Armağan


CHP’nin parti kapattıran demokrasi anlayışı

1930 Ağustos’u Türkiye Cumhuriyeti ufuklarında bir fecr-i kâzip (yalancı şafak) gibi doğuyordu.
5 yıllık Tek Parti yönetimi üst yapı devrimleri ile övünürken, devrimlerin baş döndürücü hızı ve başarısız ekonomi politikaları yüzünden halk zor günler yaşıyor, hatta açlık tehlikesine uğrayanların haberleri basında yer bulabiliyordu. Zaten “tekâlif-i milliye” kanunu halkın elindeki mal varlığını cebren almış, malının yüzde 40’ı Milli Mücadele’ye hibe edilmişti. Buna aşarın yerine konulan ağır vergilerin yükü eklendiğinde üretici ve köylünün sırtındaki kambur iyice büyümüştü. Fethi Okyar, hatıralarında bu durumu Gazi’ye şöyle aktardığını yazar:
“Hariçten malî ve iktisadî vaziyetimiz pek fena görülüyor. Vergiler artırılmıştır, girişimciler ancak geçimini sağlamak ve vergisini verebilmek için çalışmaktadır. Kimsede sermaye kalmamıştır. Parasızlık, fakr u zaruret yüz göstermiştir.”
Bunun üzerine Gazi Paşa’nın teklifi ile bir muhalefet partisi kurmakla görevlendirilen Fethi Bey, tarafsızlık noktasında bir tereddüt yaşar. Gazi’ye tarafsız kalıp kalamayacağından emin olmak istediğini söyler. O da tarafsız kalacağını beyan eder. Fethi Bey ısrar eder; yalnız tarafsız kalmayacak, aynı zamanda iki partiye de eşit muamele ve yardımda bulunacaktır. Gazi bunu da kabul eder, hatta kuruluş için gerekli parayı bizzat verir Fethi Bey’e. Ardından 40-50 milletvekili ile işe başlamasının iyi olacağını, hatta kızkardeşi Makbule Hanım’ı da partisine kurucu üye yapacağını vaat eder.
Lakin işler farklı gelişir. 40-50 milletvekili ile yönetilebilir bir muhalefet olarak tasarlanan Serbest Cumhuriyet Fırkası, beklenmeyen bir performans gösterince, hele ki İzmir mitingine 50 bin kişi katılıp Fethi Bey’in önüne çıkarak “Kurtar bizi” feryatlarını basınca işin rengi aniden değişir. Yerel seçimlerde de Serbest Fırka’nın hatırı sayılır bir miktarda oy alacağı belli olunca baskılar, işkenceler, hatta halkın oy kullanma hakkına müdahaleler birbirini takip eder. Tekkelerin önlerinin süpürülmeye başlandığına, feslerin kalıplandığına vs. ilişkin malum irtica silahlarının kılıfından çıktığına da tanık olunur. Bir de ciddi bir oy alması, iktidarın alarm zillerini çaldıracak ve sonuçta kapatılması için düğmeye basılacaktır.

Bir şeyhülislamın kemikleri üzerine anıt dikmişiz-Mustafa Armağan


Bir şeyhülislamın kemikleri üzerine anıt dikmişiz

Sonunda başardık: Bursa’da Osman Gazi’nin başucuna dikilmiş olan hakaret anıtı 28 Ocak 2013 günü itibarıyla kaldırıldı. Lakin tam buna sevinecekken yara bir başka yerinden kanamaya başladı.
Meğer o anıt bir şeyhülislamın kemikleri üzerinde yükseliyormuş. İşte belgeleriyle bir Şeyhülislamın kayıp mezarının hikâyesi…
Bursa topraklarına gömülen 9 şeyhülislamın mezarlarını ararken metinlerden biri İmam-ı Sultanî Mehmed Efendi için “Osman Gazi Türbesi’nin güneyine, evinin bahçesine defnedilmiştir” diye yazıyordu. İyi güzel de Osman Gazi’nin türbesinin güneyinde neredeyse türbenin boyuna denk Şehitler Anıtı’ndan başka bir şey yoktu. O zaman söz konusu mezar bugün nerede olabilirdi?
Başvurduğum kaynaklar ya sessiz kalıyor ya da kayıp olduğunu yazıyordu. Osmanlı protokolünde bu kadar üst düzeyde görev yapmış birinin anıtın yapıldığı 1925 yılına kadar ayakta olduğunu bildiğimiz mezarı göz göre göre kayboluyor ve biz bundan habersiz kalıyoruz. Asıl üzücü olan nokta burası.
Derken sevgili Hasan Basri Öcalan ile hızlı bir araştırmaya girişiyoruz. Ulaştığımız sonuç şu oluyor:
Sultan II. Mustafa ve III. Ahmed dönemlerinde iki defa şeyhülislamlık makamına çıkmış olan ve “İmam-ı Sultânî”, yani “Padişahın İmamı” unvanını elde etmiş olan Mehmed Efendi’nin mezarı yok edilerek -başka yer yokmuş gibi- yerine malum Şehitler Anıtı yapılmış.
Anıt neyse ki kaldırıldı ama öncesiyle ve sonrasıyla Lale Devri’ni yaşamış olan bu şeyhülislamın mezarı tam olarak neredeydi? Bu konuda derli toplu bir bilgi yoktu elimizde.  

Bir zamanlar Diyarbekir halkı Mustafa Kemal’i Kürt kabul ediyormuş-Mustafa Armağan


Bir zamanlar Diyarbekir halkı Mustafa Kemal’i Kürt kabul ediyormuş

Güneydoğu’ya bu yıl bahar erken geldi. Nevruz kutlamaları normalleşti. Barış dili yeniden revaçta. Çanakkale ve Misak-ı Millî’nin yeni bir Türkiye resminin kurucu parçaları olarak yerini alması son derece olumlu.
 Aksi halde “Osmanlı’nın parçalanması” sürecine yeni bir halka eklenme tehlikesi söz konusu.
Bu yeni sürece tarihin normalleşmesinin eşlik etmesini beklemek ve tarih alanında da “barış dili”ni egemen kılmak için çalışmak gerekiyor. Cumhuriyet döneminde tarihi yeniden yazarken yapılan abartma, çarpıtma ve hataları düzelteceğiz, öte yandan da yakın tarihe bunlardan sakınan bir bakışla bakmayı öğreneceğiz.
Bir yandan Çanakkale zaferindeki payı Mustafa Kemal’in rakibi olduğu için resmen yok sayılan Enver Paşa’nın hakkını teslim ederken, öbür yandan Mustafa Kemal Paşa’nın 29 Şubat 1920’de Talat Paşa’ya yazdığı mektupta söylediklerini hatırlatacağız. Hangi sözleri mi? Şunları:
“Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti namı altında vücuda getirilen milli birlik, Erzurum ve ardından Sivas genel kongrelerinde tespit edilen esaslara göre, Türk ve Kürt milli sınırlarıyla sınırlanan Türkiye’yi bölünmekten kurtarmak ve Osmanlı devlet ve milletlerinin bağımsızlığını temin etmek gayesini hedefledi.”
Demek oluyor ki, Mustafa Kemal’e göre 1920 başlarında hem hâlâ Osmanlı’yız, Osmanlı devlet ve milletlerinin (milletinin değil) bağımsızlığı için mücadele veriyoruz, hem de kurtarılması hedeflenen “Türkiye”, Türk ve Kürt “milli sınırlarını” kapsamakta. Hedeflerimizden birisinin, bizi Kürt ve Türk diye bölmek için uğraşan düşmanlara karşı ortak mücadele vermek olarak tanımlanmış olması belgeyi önemli kılıyor.
Ancak elimizdeki tek belge bu değil. ATASE’nin yayımladığı bir kitapta Mustafa Kemal’in Mayıs 1919 ile Nisan 1920 tarihleri arasında Kürt aşiret liderlerine çektiği tam 20 telgraf görüyoruz. Samsun’a çıktıktan 9 gün sonra Diyarbekir Milletvekili Kâmil Bey’e çekilen telgrafta günün ruhuna çok yakın cümleler bulmak mümkün.
Mustafa Kemal Paşa “dış düşmanlara karşı din kardeşlerinin el ele vererek sevgili topraklarımızı kurtaracağı” bu tehlikeli anda Diyarbekir’de açılan Kürt Kulübü ile Türkler arasında ihtilaflar çıktığını duyduğunu yazıyor ve bu ihtilafların “her iki kardeş ırk için” ne kadar acı sonuçlara yol açabileceğini muhatabına hatırlatıyor, ayrılık davası gütmenin bu kritik zamanda “en büyük bir ihanet” olacağını söyleyerek tedbir almasını rica ediyor.
Türk-Kürt kardeşliği yaklaşımı Erzurum Kongresi’ne yaklaşırken iyice belirginleşiyor. Nitekim 16 Haziran 1919’da Diyarbekirli Cemilpaşazade Kasım Bey’e yazdığı telgrafta Kürtlerin bağımsız bir Kürdistan kurmalarını tasvip etmediğini belirten Mustafa Kemal, bunun Ermenistan lehine İngilizler tarafından tertip edilmiş bir plan olduğu düşüncesindedir. Devamında şunları yazar:
“Kürtler ile Türkler birbirinden koparılmayı kabul etmez öz kardeşler(dir); bugün için vicdanî görevimiz Kürtler, Türkler, bütün İslamî unsurlar (Osmanlı’dan kalan Müslüman etnisiteler) tek vücut ve tek yürek olarak bağımsızlığımızı savunmak ve vatanın parçalanmasını önlemektir. Türk ve Kürt milletinin bu yüce maksadı kazanmaya azmetmeleri sayesinde sonuçtan tamamen emin olabiliriz.”

4 Mart 2013 Pazartesi

Hilafeti kim kaldırdı?Mustafa Armağan


Rivayetlerden biri çok revaçta: Güya Atatürk’ün bu yıl sonunda açıklanacak çok önemli bir vasiyeti varmış ve güya Atatürk diyesiymiş ki, “Hilafet bütün İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabilir”.

500 yıllık camiyi yıkıp yerine heykel yaptılar-Mustafa Armağan


Ders kitaplarımızdan aşinası olduğum farklı bir heykeldi o. Kartal gibi açılmış kollarıyla ayağının altına aldığı düşmanı hınçla eziyordu. Zamanla estetik bakış yerini tarihçi bakışına bıraktı ve fark ettim ki, heykeldeki iki erkek figürü de çırılçıplaktı.