Vahdettin Han etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vahdettin Han etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2013 Cuma

Kurtuluşun faturasını ödeyen adam-Ahmet Anapalı

Sultan Mehmed Vahideddin Han’ı, Sevr Antlaşmasını imzalamasından ötürü “Vatan Haini” olarak lanse edenler, lütfen bir zahmet Sevr Antlaşmasının üstüne baksınlar ve padişahın imzasını bulup bana da göstersinler. Gösteremezler çünkü yoktur. Çünkü; Sultan Vahideddin Han, Sevr paçavrasını imzalamamıştır.
 
Bizim tarihimizde hain yoktur.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Vahdettin Atatürk’e kaç para verdi? - Mehmet Altan

Vahdettin Atatürk’e kaç para verdi?

Önümde 13 Haziran 1995 tarihli Sabah gazetesinin 26. sayfasının fotokopisi var. Sayfanın manşeti “Vahdettin hain değildi”…
O tarihlerde Sabah’ta çalışan Nuriye Akman, 11 ila 14 Haziran 1995 tarihlerinde “Milli Mücadelenin iki yüzü” başlıklı birkaç günlük bir röportaj yayınlıyor. Röportajın konukları “damarlarımı kesseniz Atatürk diye akar” diyen Cemal Kutay ile gene “sıkı Atatürkçü” İsmet Bozdağ… İki Atatürkçü Kurtuluş Savaşı’nı, Vahdettin’i, 19 Mayıs’ı, Nutuk’u çok farklı değerlendiriyor.
Ben o tarihlerde de bu değerlendirmelerin üzerinde uzun uzun durmuştum. Sonra da o yorumları “Birinci Cumhuriyet Üzerine Notlar” adlı kitaba aldım.
Nuriye Akman Cemal Kutay’a soruyor:

14 Temmuz 2013 Pazar

Dönemin Sovyet Ankara elçisi anlatıyor; Padişahın (Vahdettin’in) devrilmesi ve kovulması-canmehmet.com

Dönemin Sovyet Ankara elçisi anlatıyor; Padişahın (Vahdettin’in) devrilmesi ve kovulması

Sovyet Dışişlerinden sorumlu olan Georgiy Vasilyeviç Çiçerin, saltanat rejiminin kaldırılmasıyla ilgili olarak Mustafa Kemal Paşa’ya bir kutlama mesajı gönderir.
1922-1923 yıllarında Sovyetlerin Ankara Büyükelçisi olan Aralov, Mustafa Kemal Paşa ile çok yakından görüşmektedir.  Büyükelçi Aralov ’un arşivlerimizle ilgili önemli bir tespiti vardır;
“Milli Mücadele’nin sıcak günlerinde başlayan bu ilişki, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Stalin’in –kısmen Türkiye’nin savaş boyunca Almanya ile sürdürdüğü yakın ilişkiyle gerekçelendirdiği- Kars, Ardahan ve Boğazlar’a yönelik talepleriyle neredeyse zıt bir yola girdi.
Yukarıda bahsedilen iki kutuplu dünya sisteminde, yirminci yüzyıl sonlarına dek kuzey komşumuzla ilişkiler her zaman günlük siyasetin gölgesinde kaldı.

13 Haziran 2013 Perşembe

Sultan Vahdettin, vatana ihanet suçlamasını böyle reddetmişti-Mustafa Armağan

Sultan Vahdettin, vatana ihanet suçlamasını böyle reddetmişti

Türkiye’de uzun yıllar devam eden sansürcü zihniyetin yedeğinde yapay bir yakın tarih imal edildi. Bu sayede devletin en kritik yıllarında padişahlık yapmış olan Sultan Vahdettin günah keçisi ilan edilmiş, bırakın savunmayı, fena biri değildi demek bile imkânsız hale getirilmişti.
Bugün yakın tarih tartışmalarında yeni bir dönemece girilmiş bulunuyor. Bir “fecr-i kâzib” olmamasını ümit ettiğimiz bu dönemde yakın tarihe ait yeni bilgi, belge ve hatıratların neşredilmesinin, okurun dünyasını 90 yıl boyunca devam eden dayatmalardan kurtaracağı ve tarihin kara bulutlara boğulan ufkunu açmaya yardımcı olacağı ümidindeyim.
Öte yandan Sultan Vahdettin’in Mekke’deyken 1923’te yayınladığı beyannamesi yeterince bilinmez. Oysa yurtdışına çıktıktan hemen sonra, sıcağı sıcağına yazılmış olması bakımından önemli ipuçlarıyla doludur.
Şimdi sizi Sultan Vahdettin’in ‘müdafaa–
namesi’yle baş başa bırakalım. Bırakalım ki, Son Sultan’ın bir gün ortaya çıkacağı ümidiyle vefat ettiği (hakikatlerin) hiç değilse bir kısmı önünüze dökülebilsin. (Beyanname metni ilk defa Eylül 1978’de Sebil dergisinde tefrika edilmiştir.)
Sürgündeki Padişah kendini şöyle savunuyor (özetliyorum):
“Tahta geçer geçmez cephelerimizin birbiri ardından düştüğü haberlerini almaya başladım. Ülke hızla kan kaybediyordu. Beraber savaştığımız ülkelerden ayrı bir barış yapmak istedim ama ‘ihanet şebekesi’nin engellemesiyle karşılaştım. O uğursuz Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasına kadar böyle devam etti.
Peygamberimiz gibi hicret ettim

24 Mayıs 2013 Cuma

Bir 23 Nisan daha yaşadık-Bugün de muhtaç olduğumuz bazı ilkeler-Yavuz Bahadıroğlu


“Güzel yurdum ellere bir mal gibi satıldı,
“Atamın gür kaşları birden bire çatıldı…
“Binerek bir hamlede şahlanan kır atına,
“Haykırdı ‘alçak’ diye sultanın suratına.
“Çarpsaydı damarında eğer halis Türk kanı,
“Satar mıydı Vahdettin keyfi için vatanı.
“Ne kollarımda zincir, ne boynumda tasma var,
“Başımda dalgalanan ay yıldızlı yosmam var.”
“Nasıl Türküz taşıp da coşmaz insan,
“Sevinin arkadaşlar bugün 23 Nisan.”
Yıllarca kafamda “keyfi için vatanını satan padişah” portreleri dönüp durdu. “Neden sattı”, “kaça sattı” gibi sorular kafamı keşmekeşe çevirdi.
Başöğretmenime göre, her şey son derece yalındı: “Vahdettin vatanı satmış, Atatürk ise geri almış”tı. “Atatürk bizi kurtarmasaydı, şimdi İngiltere’nin esaretinde bulunacaktık!”

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Meclisi Vahideddin mi açtırdı?-Kurtuluşun faturasını ödeyen adam-Ahmet Anapalı






Meclisi Vahideddin mi açtırdı?


Padişahımız, kalbimiz size karşı sadakat ve bağlılık duygusu ile dolu olarak, tahtınızın etrafında her zamankinden daha sıkı bir sadakatle bağlanmış bulunuyoruz. Toplantısının ilk sözü padişahına bağlılık olan bu Meclis’in son sözünün de bundan ibaret olacağını yüce kapılarına en büyük ve alçak gönüllükle arz eder.






Her şey, 30 Ekim 1918 de imzalanan Mondros Ateşkes antlaşması gereği, 15 Mayıs 1919 Perşembe günü İzmir’in Yunan askerleri tarafından işgali ile başladı. Mustafa Kemal Atatürk’ün hatıralarından ve Nutuk’tan anladığımız kadarıyla Mustafa Kemal Paşa’nın paravan bir vazife ile Samsun’a çıkması ve bu vazifenin Padişah Mehmet Vahideddin Han tarafından bilinmesi ve devrin Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa tarafından onaylanması artık herkes tarafından bilinen bir hakikat…

11 Şubat 2013 Pazartesi

A­ta­türk de mi A­ta­türk düş­ma­nı­dır?Yavuz Bülent Bakiler

De­ğer­li ta­rih­çi­miz Yıl­maz Öz­tu­na, ge­çen cu­mar­te­si soh­be­tin­de yaz­dı: “Mus­ta­fa Ke­mal Pa­şa, Vah­ded­din’in ha­yır du­ası­nı ala­rak Sam­sun’a çık­tı...” Öz­tu­na, dos­doğ­ru ya­zan ta­rih­çi­le­ri­miz­den­dir. 
Öz­tu­na’nın açık­la­ma­sın­dan son­ra, sev­gi­li Ra­him Er kar­de­şim de, ken­di kö­şe­sin­de he­pi­mi­ze bir so­ru yö­nelt­ti. “Ne­cip Fa­zıl’ın su­çu ney­di?. Çün­kü Ne­cip Fa­zıl 35 yıl ka­dar ön­ce, Sul­tan Vah­ded­din üze­ri­ne bir ki­tap yaz­mış, ora­da, ay­nen Yıl­maz Öz­tu­na’nın tes­pi­tiy­le de­miş­ti ki: “Mus­ta­fa Ke­mal, Sam­sun’a Vah­ded­din’in iz­niy­le çık­tı!” 
Ha­tır­lı­yo­rum: Bir­ta­kım çev­re­ler­de, âde­ta, kü­çük kı­ya­met kop­muş­tu. Sav­cı­la­rı­mız, ha­kim­le­ri­miz, bi­lir­ki­şi­le­ri­miz... yel-ye­pe­lek işe ko­yul­muş­lar­dı. So­nun­da, Ne­cip Fa­zıl, Ata­türk’ün aziz ha­tı­ra­sı­na neş­ren ha­ka­ret­ten bir bu­çuk yıl hap­se mah­kûm edil­miş­ti. Olur muy­du? Ne­cip Fa­zıl, na­sıl böy­le bir id­di­ada bu­lu­nur­du. Ata­türk gi­bi bir bü­yük va­tan­per­ver, Vah­ded­din gi­bi bir va­tan ha­ini­nin iz­niy­le-em­riy­le Ana­do­lu’ya çı­kar mıy­dı? Ger­çek­ten de, Prof. Dr. Ay­han Son­gar’ın, Ne­cip Fa­zıl’ın sağ­lı­ğıy­la il­gi­li ra­po­ru ol­ma­say­dı, Ne­cip Fa­zıl, öm­rü­nün son ay­la­rı­nı ha­pis­ha­ne­ler­de ge­çi­re­cek zin­dan­da öle­cek­ti.

Çar 2. Nikolay-Sultan Vahdettin-Yavuz Bülent Bakiler


1947 yılında, Sivas’ta, Ziya Gökalp İlkokulunda 5. sınıf öğrencisiydim. Bugün gibi hatırımdadır; sevgili öğretmenimiz bir tarih dersinde dedi ki: 
“-Çocuklar! Hain padişah Vahdettin, vatanımızı İngilizlere 3 çuval altına satmak istiyordu. Önünde çil çil İngiliz altınlarını görünce, gözleri, sevinçten fıldır fıldır dönmeye başladı. Fakat o hain padişahın hevesi kursağında kaldı. Çünkü Atatürk, 19 Mayıs 1919’da, gizlice Samsun’a çıkarak, Erzurum’da, Sivas’ta kongreler yaparak vatanımızı kurtardı...” 

24 Kasım 2012 Cumartesi

Vahdettin’in Mustafa Kemal’e verdiği sır neydi? Mustafa Armağan


Vahdettin’in Mustafa Kemal’e verdiği sır neydi?

Mukadderat’ diye mırıldandı, “Mukadderat Şükrü. Malta'ya gidiyoruz.
Öyle icap etti. Ondan sonra bakalım kısmet nereye ise.”
Tütüncübaşı Şükrü Bey, Malaya zırhlısına beraber bindiği Vahdettin'in 17 Kasım 1922 günü kendisine böyle dediğini naklediyor.
Neden gitti? Kaçtı mı, kaçırıldı mı? Yoksa Refet Paşa'nın ‘Gitmeseydi çok fena şeyler olacaktı' imasından anlaşıldığı kadarıyla bir danışıklı dövüş gereği mi gitmişti? Bunlar meçhul. Meçhul olmayan şey, ‘Sultan'ın kaçmadığı. Zira Vahdettin yurtdışına çıktığında 17 gündür Yıldız Sarayı'nda Halife sıfatıyla oturuyor ve etrafındaki çember giderek daralıyordu. Güpegündüz silahlar patlıyor, ölüm tehditleri alıyordu.
1922 sonlarından itibaren Vahdettin lehine konuşmak cezayı gerektiren bir suç haline gelmişti, bu yüzden birçok gerçeğin üstü örtülmüş veya bulandırılmıştı. Milli Mücadele'de Vahdettin'in tavrı bu yüzden gizemini korumakta. Başkâtibi Ali Fuat Türkgeldi'ye “Ben tahtın kuştüyünden minderlerine değil, milletin ateşli külü üzerine oturdum” diyerek tahta çıkmakla nasıl bir fedakârlık yaptığını anlatacaktı. Ancak General Petain anlaşıldı da Vahdettin anlaşılamadı.
Sultan Vahdettin, bir törene giderken

 Mustafa Kemal’e ferman verdi mi?
90 yıldır tartıştığımız belgelerden biri, Vahdettin'in M. Kemal Paşa'yı Samsun'a gönderirken eline verdiği söylenen Hatt-ı Hümayun, yani fermandır. Bugüne kadar orijinali bulunamadığı için yok farz edilen fermanda Vahdettin, Mustafa Kemal'e, atandığı bölgede düzeni sağlamasını, razı olmayacağı durumları önlemesini, en önemlisi de “memleketimin saldırgan ellerden kurtarılması için tek bir vücut olarak hareket etmesini” emretmekte, mesajın “hükümdarlara mahsus selamı”yla birlikte gittiği yerlerdeki asker, memur ve ahaliye bildirilmesini istemektedir.
Mevlanzade Rifat, Hüseyin Kâzım Kadri ve Avni Paşa'nın hatıratlarında, ayrıca Vahdettin'in evrakı arasında birer kopyası çıkan fermanın içeriğini bir an için yok sayalım ve bizzat Mustafa Kemal'in yazıp konuştuklarından aralarındaki gizemli ilişkiyi anlamaya çalışalım.
Mustafa Kemal Paşa'nın anlattığına göre Samsun'a hareketinden hemen önce Yıldız Sarayı'nda Padişah'la "adeta diz dize” oturmuş, Vahdettin kendisine “hiç unutmayacağı” şu sözleri söylemişti:
“Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini bir tarih kitabının üstüne bastı). Bunları unutun, dedi. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin!” Bu sözlere hayret eden Mustafa Kemal, 1926'da gazetecilere Vahdettin'in samimiyetinden şüpheye düştüğünü ve düşmanla işbirliği yaparak devlet ve saltanatını kurtarmaya çalışan birinin bu sözlerini ‘sahtekârlık' olarak yorumladığını söylemiştir. Ona göre Vahdettin “devleti kurtarabilirsin” derken İngilizleri memnun etmeyi ve Anadolu'da İngiliz siyasetine karşı gelen Türkleri yola getirmeyi kastetmiştir. Dolayısıyla Samsun'a gönderilme gerekçem buydu demeye getirir.
Ancak “Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz. Merak buyurmayınız efendim, dedim, bakış açınızı (“nokta-i nazar-ı Şahanenizi”) anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım” demeyi de ihmal etmediğini anlatır. Padişah da “Muvaffak ol” dedikten sonra kendisine üzerinde isminin baş harfleri bulunan bir altın saat hediye eder.
Atatürk’ü Anadolu’ya tayin kararnamesi

 “İnşallah millet uyanır”
Şimdi resmi tarihin kabul ettiği ve Mustafa Kemal'in ABD Elçisi Sherrill'e krokisini çizip verdiği bu görüşme sahnesini buraya raptiyeleyip yolumuza devam edelim.
24 Nisan 1920 günü BMM'de yaptığı konuşmada Mustafa Kemal Paşa, Vahdettin'le yaptığı o görüşmeyi kamuoyuna ilk kez şöyle açıklar:
“(Padişah) İngiliz zırhlılarının saraya yönelmiş toplarını göstererek ‘Görüyorsun' dedi, ‘Ben artık memleket ve milleti nasıl kurtarmak lazım geleceğini tasarlamakta tereddüde düşüyorum.' Ve ellerini kaldırarak, ‘İnşaallah millet uyanık ve teyakkuzda olur, bu acı vaziyetten gerek beni, gerekse kendisini kurtarır' buyurmuşlardı.”
Sultan Vahdettin’in oğlu Şehzade Ertuğrul, Malaya zırhlısında Malta’ya giderken.
Atatürk'ün her iki ifadesi arasındaki fark açık. 1920'deki anlatımına bakılırsa Vahdettin M. Kemal'e sadece ‘devleti kurtarabilirsin' dememiş, ‘milletin de uyanarak bu acı durumdan kurtulması için' dua etmiştir. Demek ki, ülke ve milletin kurtarılması gibi bir sabit fikir Vahdettin'in zihninde dolaşmaktaydı.
Devam edelim. Mustafa Kemal Paşa'nın Vahdettin'e 14 Haziran tarihli ilk telgrafı çarpıcı şifrelerle dolu. Şöyle yazar:
“Ülkenin parçalanma tehlikesini ancak yüce şahsınız başta olmak üzere milli ve mukaddes bir kudretin var olma haykırışı” kurtarabilir. İzmir'in işgalinden dolayı pek hüzünlü olan kalbinizin “bu kurtuluş noktasına ait ilhamları” bu anda bile hafızamda bütün canlılığıyla yaşamaktadır. Sizin ısrar ve zorlamanızdan (“ilkâ-ı milkdârilerinden”) aldığım azim ve imanla acizane görevimi sürdürüyorum.”
Aynı mektupta aslında Vahdettin'in İstanbul'da beyan ettiği ‘millet uyanır' temennisine bir cevap da buluruz: “Netice olarak millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığını, saltanat ve hilafetin yüksek haklarını sağlamlaştırmak için sağlam bir azim ve imanla donanmış bulunuyor.” Çarpıcı bir itirafta da bulunur Paşa: “İstanbul'dayken milletin bu kadar kuvvetli ve uyanık olabileceğini düşünemezdim.” Demek ki, Anadolu'ya gittikten sonra Padişah'ın ‘millet uyanır' dileğinin yerine geldiğini ve milletin zaten ‘uyanmış' olduğunu görüp hayret eden bir Mustafa Kemal Paşa vardır karşımızda.
Sultan Vahdettin’in cülüs töreni

 Peki gerçek neydi?
Prof.  Salahi R. Sonyel'in “Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı” (2010) adlı kitabında ilginç bir ayrıntı var. Mustafa Kemal'in Samsun'a hareket edeceğini Yunan istihbarat servisi haber alır ve İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Milne'in dikkatine sunarak onun tutuklanmasını ister. Ancak Milne bu görüşe katılmaz, “Bırakınız gitsin, daha iyi olur. Böylece tüm Türk direnişini kökünden temizleme fırsatını sağlamış oluruz.” der.
Keza Yunanistan'ın eski büyükelçilerinden Sakkelaropulu, Nutuk'ta Samsun'a gönderilme gerekçesini kamufle etmek için yazılan “Hasımlarım beni İstanbul'dan zorla uzaklaştırmak istedi” görüşüne karşı çıkmakta ve şu ilginç yaklaşımı getirmektedir:
“Osmanlı hükümetinin amacı, Mustafa Kemal'in örgütleyici yeteneklerinden Anadolu'da yararlanarak barış görüşmeleri sırasında İtilaf devletleri üzerinde baskı kurmak ve Türklerin sert bulacağı barış şartlarına karşı davranmaya hazır olacak silahlı kuvvetleri kurdurmaktı.” Sadece Mustafa Kemal Paşa'nın mektup ve konuşmalarından Yıldız Sarayı'ndaki görüşmede ona emanet edilen sırları tahmin etmemiz mümkündür. Nitekim 1992'ye kadar yayınlanmamış olan Erzurum Kongresi tutanaklarında M. Kemal Paşa'nın “Padişah ile aramızdaki sırların (“esrâr”) şimdilik açıklanması uygun olmayıp zaferden sonra açıklayacağım” ifadesinin üzerinin bilinçli olarak çizildiğini ve bu cümlenin Nutuk'a alınmadığını fark edince insan sormadan edemiyor: Vahdettin ile Mustafa Kemal'in arasındaki o “sırlar” nelerdi? Vahdettin, Ali Fuat Türkgeldi'ye 27 Ocak 1919'da öyle dememiş miydi: “İstiklalimizi kurtarmak için zaruri olarak bu hallere tahammül ediliyor. Bunlardan kimseye bahsedilemiyor, millete de malumat verilemiyor. Elbette bir gün tarih bu hakikatleri yazar.” Aradan 90 yıl geçti. O “bir gün” geldi mi dersiniz?

18 Kasım 2012 Pazar

Vahdettin’in Mustafa Kemal’e verdiği sır neydi? Mustafa Armağan


Mukadderat’ diye mırıldandı, “Mukadderat Şükrü. Mal-ta'ya gidiyoruz.Öyle icap etti. Ondan sonra bakalım kısmet nereye ise.”

Tütüncübaşı Şükrü Bey, Malaya zırhlısına beraber bindiği Vahdettin'in 17 Kasım 1922 günü kendisine böyle dediğini naklediyor.
Neden gitti? Kaçtı mı, kaçırıldı mı? Yoksa Refet Paşa'nın ‘Gitmeseydi çok fena şeyler olacaktı' imasından anlaşıldığı kadarıyla bir danışıklı dövüş gereği mi gitmişti? Bunlar meçhul. Meçhul olmayan şey, ‘Sultan'ın kaçmadığı. Zira Vahdettin yurtdışına çıktığında 17 gündür Yıldız Sarayı'nda Halife sıfatıyla oturuyor ve etrafındaki çember giderek daralıyordu. Güpegündüz silahlar patlıyor, ölüm tehditleri alıyordu.
1922 sonlarından itibaren Vahdettin lehine konuşmak cezayı gerektiren bir suç haline gelmişti, bu yüzden birçok gerçeğin üstü örtülmüş veya bulandırılmıştı. Milli Mücadele'de Vahdettin'in tavrı bu yüzden gizemini korumakta. Başkâtibi Ali Fuat Türkgeldi'ye “Ben tahtın kuştüyünden minderlerine değil, milletin ateşli külü üzerine oturdum” diyerek tahta çıkmakla nasıl bir fedakârlık yaptığını anlatacaktı. Ancak General Petain anlaşıldı da Vahdettin anlaşılamadı.
Sultan Vahdettin, bir törene giderken

 Mustafa Kemal’e ferman verdi mi?
90 yıldır tartıştığımız belgelerden biri, Vahdettin'in M. Kemal Paşa'yı Samsun'a gönderirken eline verdiği söylenen Hatt-ı Hümayun, yani fermandır. Bugüne kadar orijinali bulunamadığı için yok farz edilen fermanda Vahdettin, Mustafa Kemal'e, atandığı bölgede düzeni sağlamasını, razı olmayacağı durumları önlemesini, en önemlisi de “memleketimin saldırgan ellerden kurtarılması için tek bir vücut olarak hareket etmesini” emretmekte, mesajın “hükümdarlara mahsus selamı”yla birlikte gittiği yerlerdeki asker, memur ve ahaliye bildirilmesini istemektedir.
Mevlanzade Rifat, Hüseyin Kâzım Kadri ve Avni Paşa'nın hatıratlarında, ayrıca Vahdettin'in evrakı arasında birer kopyası çıkan fermanın içeriğini bir an için yok sayalım ve bizzat Mustafa Kemal'in yazıp konuştuklarından aralarındaki gizemli ilişkiyi anlamaya çalışalım.
Mustafa Kemal Paşa'nın anlattığına göre Samsun'a hareketinden hemen önce Yıldız Sarayı'nda Padişah'la "adeta diz dize” oturmuş, Vahdettin kendisine “hiç unutmayacağı” şu sözleri söylemişti:
“Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini bir tarih kitabının üstüne bastı). Bunları unutun, dedi. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin!” Bu sözlere hayret eden Mustafa Kemal, 1926'da gazetecilere Vahdettin'in samimiyetinden şüpheye düştüğünü ve düşmanla işbirliği yaparak devlet ve saltanatını kurtarmaya çalışan birinin bu sözlerini ‘sahtekârlık' olarak yorumladığını söylemiştir. Ona göre Vahdettin “devleti kurtarabilirsin” derken İngilizleri memnun etmeyi ve Anadolu'da İngiliz siyasetine karşı gelen Türkleri yola getirmeyi kastetmiştir. Dolayısıyla Samsun'a gönderilme gerekçem buydu demeye getirir.
Ancak “Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz. Merak buyurmayınız efendim, dedim, bakış açınızı (“nokta-i nazar-ı Şahanenizi”) anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım” demeyi de ihmal etmediğini anlatır. Padişah da “Muvaffak ol” dedikten sonra kendisine üzerinde isminin baş harfleri bulunan bir altın saat hediye eder.
Atatürk’ü Anadolu’ya tayin kararnamesi

 “İnşallah millet uyanır”
Şimdi resmi tarihin kabul ettiği ve Mustafa Kemal'in ABD Elçisi Sherrill'e krokisini çizip verdiği bu görüşme sahnesini buraya raptiyeleyip yolumuza devam edelim.
24 Nisan 1920 günü BMM'de yaptığı konuşmada Mustafa Kemal Paşa, Vahdettin'le yaptığı o görüşmeyi kamuoyuna ilk kez şöyle açıklar:
“(Padişah) İngiliz zırhlılarının saraya yönelmiş toplarını göstererek ‘Görüyorsun' dedi, ‘Ben artık memleket ve milleti nasıl kurtarmak lazım geleceğini tasarlamakta tereddüde düşüyorum.' Ve ellerini kaldırarak, ‘İnşaallah millet uyanık ve teyakkuzda olur, bu acı vaziyetten gerek beni, gerekse kendisini kurtarır' buyurmuşlardı.”
Sultan Vahdettin’in oğlu Şehzade Ertuğrul, Malaya zırhlısında Malta’ya giderken.
Atatürk'ün her iki ifadesi arasındaki fark açık. 1920'deki anlatımına bakılırsa Vahdettin M. Kemal'e sadece ‘devleti kurtarabilirsin' dememiş, ‘milletin de uyanarak bu acı durumdan kurtulması için' dua etmiştir. Demek ki, ülke ve milletin kurtarılması gibi bir sabit fikir Vahdettin'in zihninde dolaşmaktaydı.
Devam edelim. Mustafa Kemal Paşa'nın Vahdettin'e 14 Haziran tarihli ilk telgrafı çarpıcı şifrelerle dolu. Şöyle yazar:
“Ülkenin parçalanma tehlikesini ancak yüce şahsınız başta olmak üzere milli ve mukaddes bir kudretin var olma haykırışı” kurtarabilir. İzmir'in işgalinden dolayı pek hüzünlü olan kalbinizin “bu kurtuluş noktasına ait ilhamları” bu anda bile hafızamda bütün canlılığıyla yaşamaktadır. Sizin ısrar ve zorlamanızdan (“ilkâ-ı milkdârilerinden”) aldığım azim ve imanla acizane görevimi sürdürüyorum.”
Aynı mektupta aslında Vahdettin'in İstanbul'da beyan ettiği ‘millet uyanır' temennisine bir cevap da buluruz: “Netice olarak millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığını, saltanat ve hilafetin yüksek haklarını sağlamlaştırmak için sağlam bir azim ve imanla donanmış bulunuyor.” Çarpıcı bir itirafta da bulunur Paşa: “İstanbul'dayken milletin bu kadar kuvvetli ve uyanık olabileceğini düşünemezdim.” Demek ki, Anadolu'ya gittikten sonra Padişah'ın ‘millet uyanır' dileğinin yerine geldiğini ve milletin zaten ‘uyanmış' olduğunu görüp hayret eden bir Mustafa Kemal Paşa vardır karşımızda.
Sultan Vahdettin’in cülüs töreni

 Peki gerçek neydi?
Prof.  Salahi R. Sonyel'in “Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı” (2010) adlı kitabında ilginç bir ayrıntı var. Mustafa Kemal'in Samsun'a hareket edeceğini Yunan istihbarat servisi haber alır ve İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Milne'in dikkatine sunarak onun tutuklanmasını ister. Ancak Milne bu görüşe katılmaz, “Bırakınız gitsin, daha iyi olur. Böylece tüm Türk direnişini kökünden temizleme fırsatını sağlamış oluruz.” der.
Keza Yunanistan'ın eski büyükelçilerinden Sakkelaropulu, Nutuk'ta Samsun'a gönderilme gerekçesini kamufle etmek için yazılan “Hasımlarım beni İstanbul'dan zorla uzaklaştırmak istedi” görüşüne karşı çıkmakta ve şu ilginç yaklaşımı getirmektedir:
“Osmanlı hükümetinin amacı, Mustafa Kemal'in örgütleyici yeteneklerinden Anadolu'da yararlanarak barış görüşmeleri sırasında İtilaf devletleri üzerinde baskı kurmak ve Türklerin sert bulacağı barış şartlarına karşı davranmaya hazır olacak silahlı kuvvetleri kurdurmaktı.” Sadece Mustafa Kemal Paşa'nın mektup ve konuşmalarından Yıldız Sarayı'ndaki görüşmede ona emanet edilen sırları tahmin etmemiz mümkündür. Nitekim 1992'ye kadar yayınlanmamış olan Erzurum Kongresi tutanaklarında M. Kemal Paşa'nın “Padişah ile aramızdaki sırların (“esrâr”) şimdilik açıklanması uygun olmayıp zaferden sonra açıklayacağım” ifadesinin üzerinin bilinçli olarak çizildiğini ve bu cümlenin Nutuk'a alınmadığını fark edince insan sormadan edemiyor: Vahdettin ile Mustafa Kemal'in arasındaki o “sırlar” nelerdi? Vahdettin, Ali Fuat Türkgeldi'ye 27 Ocak 1919'da öyle dememiş miydi: “İstiklalimizi kurtarmak için zaruri olarak bu hallere tahammül ediliyor. Bunlardan kimseye bahsedilemiyor, millete de malumat verilemiyor. Elbette bir gün tarih bu hakikatleri yazar.” Aradan 90 yıl geçti. O “bir gün” geldi mi dersiniz?
18 Kasım 2012, Pazar

14 Ekim 2012 Pazar

Son padişahın vedâsı -M. Latif SALİHOĞLU


Saltanatın Sonu Son Sadrâzamın son hükûmeti
 
Anadolu merkezli Millet Meclisi, 1 Kasım 1922 tarihli kararıyla, Hilâfet ile Saltanat birbirinden ayrılarak, Osmanlı Saltanatına ve saltanat sistemine son verildiğini kabul ve ilân etti.
Buna rağmen, İstanbul'daki son Osmanlı hükûmeti çalışmalarına devam ediyordu.
Ancak, bu iki başlılık halin devam etmeyeceği ve bir an evvel bitmesi gerektiği kanaatine varılarak, derhal çare arayışına girildi.
Bütün dikkatler, Sadrâzam Tevfik Paşanın üzerinde toplanmıştı.
Dördüncü kez Sadâret makamına getirilmiş bulunan Tevfik Paşa ise, 4 Kasım günü kabineyi topladı ve bunun son toplantı olduğunu belirterek, Sultan Vahdeddin'e verilmek üzere istifa mektubunu hazırladığını söyledi.
Tevfik Paşa, böylelikle 623 yıl ömür süren Osmanlı Saltanatının "Son Sadrâzam"ı unvanını almış oldu.
Refet (Bele) Paşa, İstanbul'daki işgal kuvvetleri komutanlarıyla bir görüşme yaparak, 4 Kasım günü itibariyle İstanbul'da Büyük Millet Meclisine bağlı hükümet idaresinin başlamış olduğunu söyledi.
Saltanatın Resmî Gazetesi olan Takvim–i Vekayi'nin de, aynı gün itibariyle yayınına son verildi.
Bu tarihlerde Yıldız Sarayında ikamet etmekte olan Sultan Vahdeddin ise, 17 Kasım günü yurdu terk ederek, Osmanlı Saltanatının fiilî nihayetini ilân etmiş oldu.
Artık Saltanat bitmiş, Hilâfet ise devam ediyordu. 3 Mart 1924'te, tamamen keyfî bir sûrette Hilâfet'e son verildiği açıklandı.
Son Sadrâzamın son yolculuğu
Osmanlı Devletinin 215'inci, aynı zamanda son Sadrâzamı olan 1845 doğumlu Ahmet Tevfik Paşa, 7 Ekim 1936'da İstanbul'da vefat etti.
Mezarı, Beşiktaş'taki Yahya Efendi Kabristanındadır.
Ahmet Tevfik Paşa, Sultan II. Abdülhamid ile Sultan V. Mehmet Reşad devrinde (13 Nisan 1909–5 Mayıs 1909 tarihleri arasında), VI. Mehmet Vahdeddin saltanatında ve İstanbul'un işgal altında olduğu dönemde (11 Kasım 1918–3 Mart 1919 ve 21 Ekim 1920–4 Kasım 1922 tarihleri arasında), toplam iki yıl dört ay yirmi dokuz gün sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır.
* * *
Bülent Ecevit'in bir ara "Uzaktan akrabayız" dediği Tevfik Paşanın son derece önemli birkaç özelliği var.
Bunları şu şekilde listelemek mümkün:* 622 sene ömür sürmüş Osmanlı Saltanatının son Sadrâzamı.
* Son Padişah Sultan Vahdeddin gibi, Sultan Abdülhamid ve Sultan Reşad dönemlerinde de mühim devlet hizmetlerinde bulundu: Büyükelçilik, Hariciye Nâzırlığı ve Sadrâzamlık.
* Toplam dert kez Sadrâzamlık makamına getirildi. Son istifasını, Saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım 1922'den üç gün sonra verdi.
* İşgal döneminde İstanbul'da ve Padişahın safında görünmekle beraber, Anadolu'daki Millî Harekâta muhalif değildi.
* Son derece halim, selim, itidalli, tecrübeli, vukûfiyetli bir devlet adamıydı. Bu meziyetleri sebebiyledir ki, Saltanat merkezinin başı her sıkıştığında, müracaat edilen ilk şahsiyet olmuş ve Sadrâzamlık makamına getirilmiş.
Darbecilerle uzlaşmadı
Tevfik Paşa, Sadâret makamına ilk olarak, 31 Mart Vak'ası sebebiyle devlet merkezinin şiddetli sancılar içinde kıvrandığı günlerde (13/14 Nisan 1909) tayin edildi.
Hareket (Selanik) Ordusunun İstanbul'a girmesiyle birlikte, Meclis ve bilhassa Sadâret Makamı adeta devre dışı bırakıldı.
Darbecilerin iş çevirme ve devlete hükmetme merkezi artık Harbiye Nezareti olmuştu.
Bu durum, Sadrâzam Tevfik Paşayı ziyadesiyle rahatsız ediyordu. Zaten, darbeciler de ondan hiç hoşlanmıyorlardı.
27 Nisan'da Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilmesi, Tevfik Paşanın da istifasını gündeme getirmiş oldu.
Nitekim, o da bir hafta kadar sonra (5 Mayıs) yeni Padişah Sultan Reşad'a istifasını sunarak Bâb–ı Hükûmetten çekilmiş oldu.
İttihatçıların Londra Sefaretine tayinle İstanbul'dan uzaklaştırdığı Tevfik Paşanın bilâhare tekrarlanan ikinci, üçüncü ve dördüncü Sadrâzamlık görevi, son Padişah Sultan Vahdeddin zamanında gerçekleşti.
Rivayetlere göre, Tevfik Paşa, "Saltanatın sonu" anlamına da gelen bu son istifa dilekçesini verdikten sonra, teessür içinde gelip evine kapanmış ve haftalarca evinden dışarı hiç çıkmamış.


Son padişahın vedâsı

Yakın tarihle igili yazı serisinin bir evvelki bölümünde "Son sadrâzamın vedâsı" üzerinde durmuştuk.

Bu bölümde ise, son padişahın vedâsı ve son halifenin durumuyla gili gelişmelere kısaca temas ederek "yakın tarih yazıları"nın Osmanlı devrine ait  kısımını tamamlamış oluyoruz.

Ancak, hayat devam ettiği gibi, tarihin akışı da devam ediyor.
Bediüzzaman Hazretlerinin mükerreren ifade ettiği gibi, yaşadığımız devir, bütün ümmetin "şerrinden Allah'a sığındığı"  dehşetli "Âhirzaman" devridir.
Yine Üstad Bediüzzaman'ın Kevser Sûresindeki âyetlerin mânâ tahtından yapmış olduğu istihraç ve te'vile göre, Âhirzamanın başlangıç tarihi 1800'lü yılların başlarına dayanıyor.

O tarihlerde, başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere ortalığı ifsada başlayan mason ve zındıka komiteleri, halife sultanları öldürüp Hilâfeti kaldırma niyet ve teşebbüsünde bulundular.

Ne var ki, Halife Sultan III. Selim'i katlettikleri (1807) ve Halife Sultan II. Mahmud'u da öldürmeye teşebbüs ettikleri halde (1808), yine de gayelerinde tam muvaffak olamadılar.

Fakat, bu niyetlerinden vazgeçmeyerek fitne rüzgârları estirmeye devam ettiler. Nihaî maksatlarına ancak bir asır sonra vâsıl olabildiler: 1909'da Halife Sultan Abdülhamid'i devirerek Selanik'e mevkuf gönderdiler.

Bu şenaati yapan aynı zihniyetin sahipleri, ne aciptir ki 1924'te Hilâfet makamını da lağvederek din–i İslâma ve ümmet–i Muhammede karşı en büyük ihaneti irtikâp ettiler.

İşte, bu minval üzere yaşanan gelişmelerin 1 Kasım 1922'den sonraki safhaları...

Saltanat bitti,  Hilâfet devam ediyor

Millet Meclisi'nin kararıyla Saltanat–ı Osmaniyenin kaldırılmasının hemen ardından, Sadrâzam Tevfik Paşa da kabinenin istifasını sunarak bir kenara çekildi.

4 Kasım tarihi itibariyle Sadâret/Hükümet diye bir makam kalmadı.
36 Padişah Sultan Vahdeddin'in 16/17 Kasım (1922) gecesi yurdu terk etmesiyle de, altı asırlık Osmanlı Saltanatı fiilen sona ermiş oldu.
Böylelikle, Saltanat sistemi bitmiş, ancak Hilâfet makamı Millet Meclisi'nin iradesiyle devam ediyordu.

Meclis'in uhdesinde bulunan Hilâfet mânâ ve makamı, 17 Kasım tarihi itibariyle Mehmed Vahdeddin'in üzerinden alınarak şehzâde Abdülmecid Efendiye tevcih olundu.

Abdülmecid Efendinin şahsında sürdürülen makam–ı Hilâfet, 3 Mart 1924 tarihine kadar devam etti.

Yine aynı tarih itibariyle, bu kudsî makam lağvedilerek, akıllara durgunluk veren bir icraata imza atıldı.

Buna göre, gerek Saltanat ve gerekse Hilâfet makamı, düşmanların haricî saldırılarıyla değil, dahilî müdahalelerle kaldırılmış, lağvedilmiş oldu.

Sultan Vahdeddin'in gidişi

Son Padişah Sultan Vahdeddin, ortaya çıkan yeni durumu kendisi ve aile efradı için güvenli bulmadığı için—denize düşen yılana sarılır misâli—İngilizler'den yardım istemek durumunda kaldı.

Bu, aslında beklenen bir gelişmeydi. Zira, İngiliz işgal güçleriyle, şöyle veya böyle anlaşan, uzlaşan her kim olursa olsun, bir şekilde terk–i diyâr etmek mecburiyetindeydi.

Ankara'da teşkil olunan yeni yönetim, bu dönemde Anadolu'daki istilâcı Yunan kuvvetleriyle birlikte, İstanbul'daki işgal kuvvetleriyle de tam bir zıtlaşma ve çatışma halindeydi. Herhangi bir sebeple düşmana yakın görünenler, mutlak sûrette kendini Ankara siyasetinden uzak tutması gerekiyordu.
Sultan Vahdeddin, netice itibariyle 16 Kasım günü İstanbul'daki işgal kuvvetleri başkomutanlığına müracaat etti ve İngiltere hükûmetinden sığınma talebinde bulundu.

Bu talep üzerine, Malaya isimli harp gemisiyle İngiliz idaresindeki Malta Adasına götürüldü.

Hicaz Krallığının dâveti üzerine bir müddet için Hicaz'a giden Sultan Vahdeddin, bilâhare İtalya'nın tatil beldesi San Remo'ya giderek, âhir ömrüne kadar burada kaldı.

15 Mayıs 1926'da vefat eden ve borçları yüzünden cenazesi haczedilen Sultan Vahdeddin, kızlarının mücevherlerini satarak haczi kaldırması üzerine, naaşı Şam'a getildi.

Cenazenin Şam'a getirtilmesinde, o zamanki Suriye hükümetinin de ciddî gayretleri oldu.

Zira, Suriye'nin o sıradaki Cumhurbaşkanı Ahmed Nami, Osmanlı Hanedanının dâmadıydı.

Sultan Vahdeddin'in naaşı, Ahmed Nami Beyin de katılmış olduğu resmî bir törenle Şam'da Sultan Selim Camii haziresine defnedildi.
Mezar, halen aynı yerde ziyarete açık halde tutuluyor.
* * *
O zamanki Türkiye hükûmetinin bütün bu gelişmelere tamamıyla lâkayt kalması ve hiçbir şekilde ilgi göstermemesi, bir büyük ayıp ve utanç sayfası olarak tarihin kayıtlarına geçti.
* * *
Sultan Vahdeddin'nin 16/17 Kasım gecesi altı asırlık ecdat topraklarını terk etmesi hayli acıklı olmakla beraber, o günler itibariyle çok da yadırganacak bir durum değildi.

Kaldı ki, Sultan Vahdeddin, yurt dışına çıkmayı—gördüğü lüzum üzerine—kendi arzusuyla tercih etmişti.

Asıl büyük keder ve ıztırab, bu tarihten yaklaşık bir buçuk yıl sonra yaşandı: 3 Mart 1924'te Halifelik makamının lağvedilmesiyle eş zamanlı olarak, jakobenlerin yönetimindeki yeni Meclis tarafından, Osmanlı Hanedanına mensup bütün fertlerin Türkiye sınırları dışına çıkarılmasına karar verildi.
Altı yüz küsûr sene önce gelerek bu toprakları vatan edinmiş, her karışını şehit kanlarıyla sulayarak fetihler yapmış olan Osmanlı, bu tarihlerde yabancılar tarafından değil, bizzat kendi soydaşları, hatta güyâ dindaşları tarafından hudut harici ediliyorlardı.

Bir tek fert dahi istisna bırakılmaksızın yurt dışına çıkartılan Osmanlı hanedanı mensupları, adeta sefalete sürüklenmiş oldular. Zira, değişik ülkelere gittikten sonra, oralarda yokluk ve perişaniyet içinde varlıklarını idame ettirerek çok hazin bir hayatı yaşamaya âdeta mahkûm edildiler.
Kısmî rahatmala, 1950'lerde beşladı.

11 Ekim 2012 Perşembe

Dede, Sultan Vahdettin kaçtı mı? Hayır! Kaçması için sebep mi vardı?


Bu güne kadar dikkatlerden kaçan bir husus açıklanmaktadır. Osmanlı Saltanatı, TBMM tarafından, 1 Kasım 1922’de kaldırılmıştır. Sultan Vahdettin’in Ülkeden ayrılış tarihi ise 17 Kasım 1922’dir. Diğer ifadesiyle, (eski) Sultan’ın ayrılmadan önce ne bir hükümdarlık görevi vardır, ne de saltanatı. İşte sultan Vahdettin’in ülkeden ayrılışının öyküsü;
-“Kurtuluş Savaşı 9 Eylül 1922′de İzmir’in Kurtuluşu ve 13 Ekim 1922′de Mudanya Mütarekesi ile sona erer. Bu sırada İstanbul henüz İtilaf Devletlerinin askeri işgali altındadır.
-6 Ekim’de TBMM ordusunu temsilen Refet Paşa (Bele) komutasındaki bir askeri birlik İstanbul’a girer. Bu günlerde basın organları da, Vahideddin aleyhinde geniş çaplı ve kamuoyunda etki yapan yayınlarda bulunmakta, halk arasında bazı gruplar hakaret ve tehdit içeren gösteriler yapmaktadırlar. Bu olaylar Vahideddin’in korkuya kapılmasına sebep olur…
-1 Kasım 1922′de Türkiye Büyük Millet Meclisi, çıkardığı iki maddelik bir kanunla saltanatı lağveder (kaldırır) 4 Kasım’da son sadrazam Ahmed Tevfik Paşa istifa eder. 5 Kasım’da Refet Paşa, Babıali’deki bakanlıklara gönderdiği bir genelgeyle işlerine son verildiğini tebliğ edilir.
-17 Kasım sabahı Vahidettin, küçük oğlu Ertuğrul Efendi ve hareminin mensuplarıyla birlikte Dolmabahçe Sarayından bir kayığa binerek Boğaziçi’nde demirlemiş olan İngiliz zırhlısı Malaya’ya iltica eder… İngilizler Vahidettin’in İngiltere’ye gelmesini kabul etmediği için devrik padişah bir süre Malta’da kalır…
- (Sultan Vahdettin) Bu dönemde başlangıç bölümünü kendi el yazısıyla yazdığı, kalan bölümlerini yakınlarına dikte ettirdiği anılarını kayda geçirmiş, ilginç bilgiler vermiştir… (anılarında) Kaçmadığını, hayatını emniyette görmediğinden vekili olduğu şanı yüce peygamberin yaptığını yaparak ” Hicret ” ettiğini belirtmiştir. Ve 16 Mayıs 1926′da San Remo’da 65 yaşında hayatını kaybeder.
-Alacaklıları olan yaşadığı semtin manavı ve kasabı cenazesine haciz koydurmuşlardır. Kızı Sabiha Sultan mücevherlerini satarak borçlarını öder ve cenazesi üzerindeki haciz kaldırılarak, damadı Ömer Faruk Efendi’nin nezaretinde Beyrut’a getirilir, oradan Şam’a nakledilir.
-Sultan Vahdettin hakkındaki bir diğer tartışmada şudur. Bazı tarihçi ve araştırmacılar Atatürk”ün Vahdettin için, “Namuslu adamdı, isteseydi giderken Topkapı Sarayı’nı götürürdü” diye bir açıklama yaptığını iddia etmektedirler. Karşıt görüşlüler buna karşı çıkmaktadırlar. (1)
* * *
-“Vahdettin kalsaydı Ankara’nın niyeti onu idam etmekti…”
-Tarihçi Yazar Mustafa Armağan, Vahdettin’in yurtdışına kaçmadığını, kaçırıldığını söyledi. “Çünkü tehditler, sarayın çevresinde tabanca atmalar vs. ile zaten İstanbul’da yaşaması imkânsız hale getirilmişti. Nitekim “HMS Malaya” savaş gemisiyle Malta’ya gittikten sonra Yıldız Sarayı’na giden Refet Paşa’nın, ağlamakta olan Vahdettin’in yaverlerinden Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu Ali Nuri Bey’e,
-”Ağlama Ali Bey, gittiği iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne yapardık? Vahdettin kalsaydı, Ankara’nın niyeti onu idam etmekti…” dedi.
-Vahdettin’in kaçması için bir sebep yoktur…
-Vahdettin’in kaçması için bir sebep olmadığını, ancak kalmasının işleri zorlaştıracağını, ayak bağı olacağını, bu yüzden de gitmesi istendiğini, Padişah İstanbul’da tahtında oturuyorken Osmanlı’nın bedeni üzerinde gerçekleşecek “Lozan ameliyatının zira kolay olmayacağını belirtti… “ (2)
* * *
7 Mart 1924 Tarihi Akşam gazetesi
-”Dün, Meclis’teki en mühim hadise, Gazi Paşa’nın parti grubundaki teklifiydi. İsmet Paşa Osmanlı hanedanına mensup kadınların memleketten çıkarılmamasının Meclis ve Cumhuriyet için bir şefkat eseri olacağı hakkındaki onun bu teklifini bildirdi.
O anda odanın içinde kasırgalar koptu. Mebuslar masaların üzerine çıkarak:
- “Olamaz!” diye bağrışıyorlar, bu teklife isyan ediyorlardı. Mebuslara hakim olan psikoloji, merhamete ve şefkate yer bırakmıyordu. İtirazlar gittikçe yükseliyor:
- “Yalnız sağ olanları değil, ölenlerin kemiklerini bile memleketten atmalı!” sesleri duyuluyordu. Bu durum karşısında Gazi Paşa teklifini geri almıştır.” (3)
* * *
Diğer İmparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu da, sevabı ve günahları ile birlikte tarihteki yerini almıştır.
Günümüzde; “Keşke bir kral, padişah tarafından yönetilsek” diyenin çıkacağına pek ihtimal vermiyorum.
Gerçeğinde ülkemizde 1908 yılı itibariyle Osmanlı hükümdarlarının ne etkisi kalmıştır ne de yetkisi…
Peki, nedir bu görünüşteki ‘Osmanlı hayranlığı, özlemi’ diyenlere, özetle; her toplumda ‘geçmişe saygı’ veya ‘atalar övgüsü’ vardır. Bizdeki de o anlayıştır.
Bununla beraber; İsa’nın bir hakkı varsa İsa’ya, Musa’nın bir hakkı varsa Musa’ya verilmelidir.
Demokrasi ile desteklenen cumhuriyet yönetimi, bugün bilinenlerin arasında en iyi olanıdır.
Osmanlı; Padişah-ordu-ulema üçlüsüyle ülkeyi yönetmişti. Geldik cumhuriyete; sade vatandaş için bir şey değişmedi. Bu kez de; asker-üniversite-yargı yönetmeye devam etti…
Ne Osmanlı’nın yönetiminde halk vardı ne de (yakın tarihe kadar) Cumhuriyet yönetiminde.
Son birkaç yıldır, artan ihracatla birlikte Anadolu’da oluşmaya başlayan sanayileşme ile servetin tabana yayılması, ülkede hızla, gazete, radyo ve TV yayınlarını artırmış vatandaşı ülke meselelerinde söz sahibi yapmaya başlamıştır.
Bunun diğer adı, vatandaş aydınlanmaya ve ülkenin kaderinde söz sahibi olmaya başlamıştır.
Değilse, ilk ve ortaokullarda okutulan (resmi) tarih bilgilerimizle her zaman anlamadan ve araştırmadan birilerinin peşine takılarak onların ayak izlerinden onların evlerine giderek onlara hizmet eder ve 21. asırda dahi hala “Ergenekon”larla uğraşır dururuz.
Çocuğunu ve ülkesini seven, kendisinin ve ülkesinin geleceğini düşünen lütfen ekmeğinden artırsın ve değişik görüşlerde ayda en az bir kitap okusun…
Norveç Avrupa’nın en zengini. Aramızda tek farkımız bulunmaktadır. Onlar kişi başına yılda altı kitap okumaktadırlar.
Türkiye Avrupa’nın en fakiri, yılda altı kişi ancak bir kitap okumaktadır.
Bu nedenle lütfen okuyunuz…
Çocuklarımız bizi TV izlerken değil, kitap okurken görmelidirler…
Bu millet içerisinde bulunduğu durumu hak etmemektedir…
Hazmedemiyorum!
Siz edebiliyor musunuz?
(1) Vikipedi.
(2-3) Tarihçi Yazar Mustafa Armağan, zaman.com.tr

Ve Dolmabahçe’nin tel örgüleri, 19 Mayıs 1919 tartışmalarına son noktayı koyar-Sultan Vahdettin’i gemiye bindiren İngiliz İstihbarat subayı anlatıyor. Kaçmadı!-canmehmet.com


Ve Dolmabahçe’nin tel örgüleri, 19 Mayıs 1919 tartışmalarına son noktayı koyar (1)

Ve Dolmabahçe’nin tel örgüleri,  19 Mayıs 1919 tartışmalarına son noktayı koyar (1)
Tel örgülerin 19 Mayıs 1919'la ile ne ilgisi vardır?

Konu ile ilgili gerçekler çoğu kez gözardı edilerek yapılan tartışmalara son noktayı koyacak açıklama, olayın birinci derecedeki şahidi tarafından yapılmasıyla, “Anadolu’ya neden Sultan Vahdettin değil de, Mustafa Kemal paşa gönderildi?” sorusu da cevap bulmaktadır. Konu ikinci bölümde sadece tarafların ağzından ve anılarından belgelendirilerek meraklılarına da bir arşiv kazandırılmış olacaktır. “Tarih”, duygularımız ve temennilerimizle değil yaşanmışları ile tarihtir. 
Konu hakkında bugüne kadar yüzlerce kitap, binlerce makale yazılmıştır. 
Ancak, her nedense ilgili arşivler gerek siyasi, askeri veya milli meseleler bahane edilerek kamuoyuna açıklanmamaktadır. 
Bu konuya çarpıcı bir örnek verirsek; 
-Birçok dönem başbakanlık yapan Bülent Ecevit, Sultan Vahdettin’in bir hain olmadığını açıklar… 
-Yine bir dönem cumhurbaşkanlığı ve birçok kez başbakanlık yapmış Süleyman Demirel’de; 
-“Türk Milleti bazı gerçekleri öğrenmeye hazır değildir.” Bahanesi ile konunun tartışılmasına karşı çıkar. 
… 
Mustafa Kemal Paşa’ya Samsun’a gidiş vizesi veren ve İstanbul işgalindeki komutanın tercümanı ve dönemin İstihbarat sorumlusu olan İngiliz İstihbarat subayı Bennett’in, (1) elli yıl sonra İstanbul’da Nezih Uzel’e konu ile ilgili açıklamaları, bugüne kadar askıda kalan Sultan Vahdettin ile ilgili konuya açıklık getirerek, 19 Mayıs 1919'da Samsun’a gidişin hikayesinin doğrusu da anlatmış olur... 
Olay bu bölümde özetlenecek, ikinci bölümde de, tarafların geçerli kaynakları ile detaylandırılacaktır. 
... 
- Osmanlı Devleti ve İtilaf Devletleri arasında Mondros Ateşkes Antlaşması ile I. Dünya Savaşı'nın bu ülkeler arasında sona erdiğinin ilan edilmesinin ardından Osmanlı'nın başkenti - İstanbul - 13 Kasım 1918'te İşgal edilir. 
-İstanbul’un işgali, İngiliz ve Fransız ağırlıklı 3500 düşman askeri tarafından gerçekleştirilir. 
-İngilizler işgal konusunda deneyimlidir. Hangi aşamada ne yapılması gerektiğini çok iyi bilmektedirler. 
-Sultan Vahdettin, İngiliz İşgal kuvvetleri Komutanı George Milne (2) ve iyi derecede Türkçe bilen İngiliz İstihbarat subayı Bennett tarafından çeşitli konular hakkında görüşülmek amacı ile Dolmabahçe Sarayında ziyaret edilir. 
-Sultan Vahdettin’in yanında da bir kişi daha vardır. Uzun bir görüşme sonunda Komutan ve istihbarattan sorumlu subay Bennett Saraydan ayrılırlar. 
-İşgal kuvvetleri komutanı Milne, arabasına binerken Bennett’in kulağına eğilerek, “Bu adama güvenilmez”der. 
-Bu “güvenilmez” sözü üzerine, İstanbul İngiliz İstihbarat sorumlusu Bennett, Sarayın etrafını bir tel örgü ile çevirir ve sıkı bir kontrol için bir adet çıkış kapısı bırakır. 
-Tel örgünün çevrilme nedeni, Sultan Vahdettin’in Anadolu’ya geçerek milliyetçileri örgütleme düşüncesi ve bu konuda İngilizlerin endişesinin olmasıdır. 
-Sultan Vahdettin’in Anadolu’ya geçmesinin engellenmesi üzerine, Erenköy’deki bir köşkte, dönemin Sadrazamı, Genelkurmay başkanı ve diğer ilgililer, Anadolu’da oluşturulacak Kuvay-ı Milliye kuvvetlerinin başına geçecek bir komutan tespit ederek Sultan Vahdettin’e sunmak üzere toplanırlar. 
-Toplantıda tespit edilen isimlerin arasında Mustafa Kemal Paşa'nın ismi yoktur. 
-Sultan Vahdettin, kendisine sunulan listede, Almanya seyahatinde yaverliğini de yapmış olan ve yakından tanıdığı Mustafa Kemal Paşa’nın ismini görmeyince sorar; 
-“Neden Mustafa Kemal Paşa’nın ismi listeye yazılmamıştır?” 
-Genelkurmay, “Mustafa Kemal Paşa’nın Cumhuriyet yanlısı olduğunu, hareket başarıya ulaştığında Cumhuriyeti ilan edeceğini” ifade eder. 
-Sultan Vahdettin, özetle, “önemli olanın ülkenin işgalden kurtarılması” olduğunu ifade ederek, Mustafa Kemal Paşa’yı listeye dâhil ettirir. 
-Mustafa Kemal Paşa’nın da çok açık olarak ifade ettiği gibi Dolmabahçe Sarayında bu konuda bir görüşme yapılır ve Paşa’ya görev teklif edilir. 
-Devam eden süreçte tüm hazırlıklar yapılır ve Genelkurmayın birçok değerli subayı da Mustafa Kemal Paşa ile birlikte, çok kapsamlı bir yetki ve büyük miktarda para ile Samsun üzerinden Anadolu’ya gönderilir. 
-İkinci aşamada (Sivas’ta) Mustafa Kemal Paşa’nın yine çok açık ifadeleri ile Sultan Vahdettin’in desteğini ilan ve teşekkür eder. 
Devam edecek 
Güvenirliliği korumak adına anlatılanlar sadece taraflarının ifadeleri ile detaylandırılarak belgelendirilmektedir. 

(1) John Godolphin Bennett (8 Haziran 1897 - 13 Aralık 1974), İngiliz asker... Osmanlı Devleti'nin yıkılış ve cumhuriyetin kuruluş öncesi yıllarında İngiliz ordusunun işgali altındaki İstanbul'da istihbarat subayıdır. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun'a gidişi için gereken vizeyi 16 Mayıs 1919'da imzalamıştır. 
Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının İngiliz askerlerince basılıp İttihadçı milletvekillerin tutuklanmasında ve onların Malta Adası'na gönderilmesi operasyonunun başında da Bennett vardır. 
Bennett'in, ilk baskısı 1974'te yapılan ve Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın geçmiş tarihiyle ilgili önemli bilgilerin de yeraldığı Witness (Tanık) adında birde otobiyografisi vardır. 
(2)George Milne (d.5 Kasım 1866, Aberdeen) İngiliz komutan. 1916'da Makedonya’daki İngiliz kuvvetlerinin başına geçti. 1919'da İngiliz işgal kuvvetleri komutanı olarak İstanbul’a girdi. Anadolu’da başlayan ulusal hareketlerden endişelenerek, İstanbul Hükümeti’nden, Ordu müfettişi olarak Sivas’a gönderilen Mustafa Kemal’in geri çağrılmasını ve çete hareketlerinin durdurulmasını istedi. Bir yandan da İzmir ve çevresini içine alan Milne Hattı’nı saptayarak, Yunanlıların Ege’yi işgalini kolaylaştırdı. Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasından sonra İngiltere’ye dönerek genelkurmay başkanı oldu. 

Sultan Vahdettin’i gemiye bindiren İngiliz İstihbarat subayı anlatıyor. Kaçmadı! (2)

Sultan Vahdettin’i gemiye bindiren İngiliz İstihbarat subayı anlatıyor. Kaçmadı! (2)
“Adalet benden yana olsun, sonrası tufan olsun!”


İnsan vardır Hak ( Adalet ) aşığı, insan vardır hak (çıkar) aşığı. İnsan vardır; “Adalet yerini bulsun isterse kıyamet kopsun!” Der. İnsan vardır, “Adalet benden yana olsun sonrası tufan olsun!” İçerikte, “Kaçtı” denilen Sultan Vahdettin’in, Saraydan çıkışı ile gemiye binme aşamalarında yanında bulunan İngiliz İstihbarat subayı Bennett yaşadıklarını anlatmaktadır. Bennett, Sultan Vahdettin'in, resmi tarihin aksine kaçmadığını açıklamaktadır. İçerikte, olayın birinci dereceden şahidi ile ülkemizde yapılan konuşmadan bir bölüm verilmektedir. (1)  
Türkçe bilen eski İngiliz İstihbarat subayının konuşmasına hiç dokunulmadan olduğu gibi verilmektedir.  
...  
Ordu ve Siyaset” 
-Foreing Office ile Ordu’nun arası harbin içinde mi açılmıştı?  
-Harbin içinde açılmıştı… evet.  
- İlk sebep neydi acaba ? Belki Suriye cephesi.  
-Foreing Office daha ziyade Fransa ile münasebeti muhafaza etmek istedi. Bizim Ordu ve Fransız Ordusu Selanik cephesinde hiçbir zaman münasebeti iyi olmadı. Yani Balkanlarda… General Milne ve General Franchet d’Esperay o zaman Selanik’te kumandan idiler. Güya (Fransız) Franchet d’Esperay başkumandan idi, fakat bizim İngiliz Ordusu hiç onu dinlemezdi.  
-(İngiliz İşgal komutanı) General Milne ile arası açıktı..  
-Evet, Foreing Office bunu düzeltmek istedi bir taraftan, fakat esas bu da… Yunanistan meselesi de… Biz İngiliz strateji nokta-i nazarından Ordu böyle görüyordu ki kuvvetli bir Türkiye bize lazım. 
-Başından beri böyle görüyor…  
-Evet... Çünkü Ruslara karşı bir şey olsun, bir müdafaa olsun. Bu tabii strateji, nasıl diyorlar Türkçesi.  
-Tabye.  
-Anliyorsunuz değil mi ?  
-Evet Türkçe’de kullanılıyor…  
-Strateji nokta-i nazarından bu Türkiye kuvvetli olması lazım. Fakat bu Balkan politikası için Türkiye’yi zayıflaştırmak istedi. Demek bu, Türkiye üzerinde esasen bu açılıyor. Çünkü biz Ruslar’dan bir tehlike görüyorduk her vakit, yalnız bu tarafta değil tabii Hindistan tarafında da gördük. Bunun için biz İran’la ittihat etmek istedik, İran Şahı ile anlaştık fakat sonra bunu kabul etmemişler, biliyorsunuz. Bu muvaffak olmadı.  
-Her vakit bizim harbiye tarafından, biz öyle anladık ki, Türkiye eski Kırım muharebesinden, evvelden, her vakit bu cihet bizim için.  
-Ruslar, Balkanlar ve diğer taraftan da… Hindistan’da bir şey var, nasıl diyorlar? Pan-İslamizm meselesi vardı. Orada Ağa Han, İngiliz dostu idi. Ağa Han bunu her vakit söylerdi. Ben İngilizleri tutarım. Fakat bir şartla ki, Halifeye dokunmasınlar. 
-Halifeyi siz Malta’ya niçin götürdünüz? 
-Götürmedik. 
-Yani buradan ayrıldıktan sonra.  
-Malta… yok.  
-Öyle bir maksadı yoktu demek İngiltere’nin?  
-Biz götürmedik, hiç ona dokunmadık. Yani hangi? Sultan Vahideddin’den sonra.  
-Sultan Vahideddin, öyle olmadı mı  
-Yok.  
-Bize "Sultan Vahdeddin İngiliz gemisine bindi, kaçtı" diye söylediler. 
-Evet, fakat yani biz, onu kurtarmak için  
-Anadolu ordusundan kurtarmak için mi?  
-Öyle tabii, evet.,  
-Şey diyorlar, Maltada Hilafeti tekrar ihdas etmek maksadıyla.  
-A.. başka, bilinmez, ben.. Fakat o doğru Nis’e gitmedi mi? Yani Malta’da az kaldı, Fransa’ya geçmiş. Yok yok, İtalya’ya geçmiş değil mi? Sultan Vahideddin İtalya’da kaldı.  
-San Remo’da öldü zannediyorum.  
-San Remo’da, orada ziyaret ettim kendilerini.  
-Gördünüz mü kendisini?  
-Evet Villa de Magnolia’da oturuyorlardı. …  
[Mustafa Gültekin’in sorusu] 
– Benim bir sorum olacak. Dediniz ki, Rusların Güney’e Mısır’a ve Hindistan yollarına etki yapmasını önlemek için bir Türkiye’nin var olmasından tarih boyunca yana oldu İngiltere hükümeti. 
-Yani, İngiliz Ordusu öyle gördü.  
-Sanıyorum Foreing Ofice de böyle gördü, ancak İngilizlerin yardımıyla Doğu Anadolu’da kurulacak bir Kürt ya da Ermeni Ülkesi, Ermeni devletleri aynı şeyi yani Rusları indirmeme görevini yapabilir miydi? Yapamaz mıydı?  
-Fakat bu, Boğazları kurtarmaz… Ermeni ve Kürtlerin Boğaz’da hiç şeysi yoktur. Ermeniler değil, Kürtler değil,yalnız Türkler Boğaz’ları muhafaza edebilir. 
-Fakat yine Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’da Kürt ve Ermeni devletlerinin kurulması fikrinden niye vazgeçildiği  
-Bir Kürdistan… Ne oldu? Bir Kürdistan meselesi vardı tabii, kısmen Irak, kısmen Iran, kısmen Türkiye ve Rusya’dan ayırmak lazım, çünkü Kürtler bu dört hükümet altında idi. Fakat biz hiçbir vakit buna pek taraftar değildik… Ben bilmiyorum neden, fakat biz Kürtlere itimat etmiyorduk. Bunu hatırlıyorum… Biz diyorduk ki… Ne Ermenistan ne Kürdistan’a güvenmiyorduk, çünkü Ermeniler… Ermeniler pek İngiliz taraftarı değildi. 
-Bir de galiba Bolşevik etkisi vardı onlarda. (1)  
…  
Osmanlı Saltanatı, TBMM tarafından, 1 Kasım 1922’de kaldırılmıştır. Sultan Vahdettin’in Ülkeden ayrılış tarihi ise 17 Kasım 1922’dir. 
Diğer ifadesiyle, (eski) Sultan'ın ayrılmadan önce ne bir hükümdarlık görevi vardır, ne de saltanatı. (2)  
…  
-“Kurtuluş Savaşı 9 Eylül 1922'de İzmir'in Kurtuluşu ve 13 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi ile sona erer. Bu sırada İstanbul henüz İtilaf Devletlerinin askeri işgali altındadır.  
-6 Ekim'de TBMM ordusunu temsilen Refet Paşa (Bele) komutasındaki bir askeri birlik İstanbul'a girer. Bu günlerde basın organları da, Vahideddin aleyhinde geniş çaplı ve kamuoyunda etki yapan yayınlarda bulunmakta, halk arasında bazı gruplar hakaret ve tehdit içeren gösteriler yapmaktadırlar.  
Bu olaylar Vahideddin'in korkuya kapılmasına sebep olur…  
-1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi, çıkardığı iki maddelik bir kanunla saltanatı lağveder (kaldırır) 4 Kasım'da son sadrazam Ahmed Tevfik Paşa istifa eder. 5 Kasım'da Refet Paşa, Babıali'deki bakanlıklara gönderdiği bir genelgeyle işlerine son verildiğini tebliğ edilir.  
-17 Kasım sabahı Vahidettin, küçük oğlu Ertuğrul Efendi ve hareminin mensuplarıyla birlikte Dolmabahçe Sarayından bir kayığa binerek Boğaziçi'nde demirlemiş olan İngiliz zırhlısı Malaya'ya iltica eder…  
İngilizler Vahidettin'in İngiltere'ye gelmesini kabul etmediği için devrik padişah bir süre Malta'da kalır…  
-Sultan Vahdettin) Bu dönemde başlangıç bölümünü kendi el yazısıyla yazdığı, kalan bölümlerini yakınlarına dikte ettirdiği anılarını kayda geçirmiş, ilginç bilgiler vermiştir… (anılarında) Kaçmadığını, hayatını emniyette görmediğinden vekili olduğu şanı yüce peygamberin yaptığını yaparak " Hicret " ettiğini belirtmiştir. Ve 16 Mayıs 1926'da San Remo'da 65 yaşında hayatını kaybeder. (3)  
…  
-“Vahdettin kalsaydı Ankara’nın niyeti onu idam etmekti…” 
-Tarihçi Yazar Mustafa Armağan, Vahdettin'in yurtdışına kaçmadığını, kaçırıldığını söyledi. "Çünkü tehditler, sarayın çevresinde tabanca atmalar vs. ile zaten İstanbul'da yaşaması imkânsız hale getirilmişti. Nitekim "HMS Malaya" savaş gemisiyle Malta'ya gittikten sonra Yıldız Sarayı'na giden Refet Paşa'nın, ağlamakta olan Vahdettin'in yaverlerinden Sadrazam Tevfik Paşa'nın oğlu Ali Nuri Bey'e,  
-"Ağlama Ali Bey, gittiği iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne yapardık? Vahdettin kalsaydı, Ankara'nın niyeti onu idam etmekti…" dedi.  
-Vahdettin'in kaçması için bir sebep olmadığını, ancak kalmasının işleri zorlaştıracağını, ayak bağı olacağını, bu yüzden de gitmesi istendiğini, Padişah İstanbul'da tahtında oturuyorken Osmanlı'nın bedeni üzerinde gerçekleşecek "Lozan ameliyatının zira kolay olmayacağını belirtti… “ (4)  
…  
“Babamın padişah olmadan evvel ve veliahd iken en çok tanıdığı ve takdir ettiği Mustafa Kemal Paşa idi. Yaveri idi ve onunla Almanya seyahati de yapmıştı. Mustafa Kemal Paşa’da ona çok bağlı ve hürmetkârdı.  
Memleketin en feci durumunda başa geçen babam mücadelenin ancak Anadolu’da devam edebileceğine inanmış ve Mustafa Kemal Paşa’yı bu işi tek başarabilecek insan saydığından Anadolu’ya kaçmaya teşvik etmiştir...  
Bunu size söylediği gibi, bu kararlaştırılınca yanından çıkıp yaverler odasına giren başyaver Naci Paşa (Naci eldeniz) diğer yaverlere bunu gizlice tebşir etmiş (müjdelemiş) ve  
Hele şükür efendimiz Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya geçmeye ikna etmişler!” demiştir.  
Rahmetli Yümni Paşa’da bunu gayet iyi bilirdi. Aralarında konuşup mutabık kaldıkları hususlar vardı;  
-Evvela birbirini tanımıyor ve mutabık kalmamışlar, Ayrı ayrı iş göreceklermiş gibi hareket edilecek;  
-İş yani hangi yönden selamete götürülürse sonra birleşecekler. 
Yegane gaye vatanın selameti kurtulması ve istiklali olacaktı. …  
-“Biz her şey olabiliriz. Cahil, tecrübesiz, hatalı bir siyasete kapılmış olabilir ve zararlar da verebiliriz amma Osmanoğulları olarak nasıl vatan haini olabiliriz?  
Bizi en iyi tanıyan Mustafa Kemal Paşa bunu nasıl söyler!” der….  
Ben kızı olarak ve ölümüne kadar başucunda olan en sevdiği bir insan olarak şunu bütün şerefimle temin ederek ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün şan şeref dolu varlığını ortaya koyarak söylemek isterim ki; 
Babam asla hain değildir.  
En koyu, sağlam bir vatanseverdi.  
Öyle yaşamış, öyle ölmüştür.” (5)  
…  
-“İrade-i Milliye 4 Eylül 1919 yılında Sivas Kongresi'nde alınan kararla çıkarılan ilk gazetedir. İlk sayıda, gazetenin yayınlanmasından 10 gün önce toplanan Sivas Kongresi'nde Mustafa Kemal Paşa'nın Kongreyi açış nutku ile Padişah'a, Sadrazam'a ve İtilaf devletlerine çekilen ariza ve muhtıralar yer almaktadır.  
Anadolu’da başlayan kurtuluş hareketinin yayın organı olan “İrade-i Milliye” Mustafa Kemal’in çalışmaları sonucunda Sivas’ta çıkmıştı. Sivas Valisi Elhaç Ahmet İzzet Paşa tarafından 1878 yılında tesis edilen vilayet matbaası milli mücadele döneminin ilk gazetesi olan İrade-i Milliye’nin basım yeri oluyordu. (6)  
…  
-"İrade-i Milliye" gazetesinde yazılanlar. Kuva-yı Milliye dönemine ait çok önemli ve dikkatlerden kaçmış beyanlar ve telgraflar, haberler, sıcağı sıcağına tepkiler, en azından Ankara'ya gitmeden önce Mustafa Kemal tarafından yazılan başyazılar. Her biri önemli bizim için…  
Mesela 14 Eylül 1919 tarihli nüshada daha önce de dile getirdiğim bir telgraf yer alıyor. Çeken  
-"Üçüncü Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal",  
-Çekilen kişi "Zat-ı Şahane" yani Sultan Vahdettin, çekildiği yer Havza. Tarih 14 Haziran 1919.  
Burada Mustafa Kemal Paşa, son görüşmelerini hatırlatıyor padişaha ve şöyle diyor:  
-“ Huzurdayken İzmir'in işgali karşısında "pek mahzun olan" kalbinizin "bu nokta-i necâta ait ilhamatı"nı, yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum. 
-Sizin "ilkâ"nızdan, (yani Şemseddin Sami'nin "Kamus-i Türkî"sine bakılırsa, ) benim fikrimi çelmenizden aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum. …”  
Sivas'ta çıkan İrade-i Milliye gazetesinin 14 Eylül 1919 tarihli ilk sayısında çıkan Mustafa Kemal Paşa'nın Vahdettin'e çektiği telgrafın orijinali. (7)  
….  
“Ertesi gün 16 Mayıs’tı, günlerden cumaydı… Hüzün her zerreye sinmişti. İzmir’in bir gün önce işgal edilmesinin hüznü… Namazını bu elem havasını teneffüs ederek tamamladı Vahideddin. Sonra camiin hükümdarlara ayrılan yerine, mahfil-i humayına geçti. Vedaya gelen bir yolcuya “uğurlar olsun” diyecekti. Odada dört kişidiyler.  
Zat-ı Şahane, yani Vahideddin; Sadrazam Ferid Paşa, başyaver Avni Paşa ve Mirliva-Tuğgeneral-Mustafa Kemal Paşa. Ortadaki ayakları altın varaklı mermer masanın üzerinde bir Kur’an-ı Kerim duruyordu. Yazısı tezhibinden, tezhibi cildinden nefis elyazması bir Kur’an. Sadrazam dışında herkes askeri üniformalarını giymişti…  
Zat-ı Şahane de… Bej bir üniforma vardı üzerinde… Masaya doğru birkaç adım attı Vahidedin… Sadrazamla Avni Paşa da hükümdarı takip edip bir adım gerisinde durdular…  
Herkes ayaktaydı… Mustafa Kemal Paşa asker adımları ile ilerledi, masanın öteki tarafına, padişahın karşısına geçti. Askeri tavrına ruhani bir hava verip, sağ elini Kur’an’ın üzerine koydu ve öbür elindeki küçük kâğıdı okumaya başladı…  
Sonra mırıltı halinde “Cenab-ı Allah muvaffak etsin” sözleri işitildi… Vahideddin bu yemin merasimini seneler sonra San Remo’da kendisi ile birlikte sürgünde olan başyaveri Avni Paşa’ya hatırlatacak ve Paşa hatıralarına şöyle yazacaktı…  
Zat-ı şahane elbise askeriyeleri labis olduğu halde ayakta bulunuyorlar. Önlerinde masanın üzerinde dahi Kelam-ı Kadim duruyordu. Sadrazam Paşa, Yaver Paşa, padişahın iki tarafında ve bir adım gerisinde idiler. Mustafa Kemal Paşa’nın tavr-ı askeriyesine dini bir eda dahi vererek ilerledi ve sağ elini Kelam-ı Kadim üzerine koyarak şu yemini eyledi;  
“Heyet-i vükelaca tanzim olunup irade-i seniyye-i hazret-i padişahiye iktiran eden 21 maddelik talimat-ı mahsusada musarrah salahiyet-i vasia mucibince Anadolu vilayat-ı şahaneleri bi’l-umum memurin-i mülkiye ve askeriyesi üzerinde icrasına memur bulunduğum teftişat ve tahkikatı rızay-i ali-i cenab-ı hilafetpenahi daire-i necat-ı bahiresinde medar-ı fahr ve mübahat-ı memlukanem olan sadakat-ı kamile ile bezl-i makderet eyleyeceğime vallahi billahi” (8)  
...  
Konu taraflarının ağzından yorumsuz, katkısız ve dahi hormonsuz! Verilmiştir.  
Karar her zaman olduğu gibi okuyanın izanına, bilgisine, deneyinimine kalmaktadır. 
Kaynaklar;  
(1) “Atatürk’e nasıl vize verdim” İngiliz İstihbarat Subayı Yüzbaşı Bennett Anlatıyor. Nezih UZEL.  
(2) Vikipedi.  
(3-4) Tarihçi Yazar Mustafa Armağan,  
(5) Sultan Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan; (Nakleden eski başbakanlardan Suad Hayri Ürgüplü) sahife 143 
(6-7) a) 14.Aralık.2008 , Tarihçi Yazar, Mustafa Armağan, b) Dr. Fatih M. DERViŞOGLU – Milli Mücadele döneminde basın ve İrad-i Milliye gazetesi)  
(8)Sultan Vahideddin, Nakleden; başyaver Avni Paşa; Murat bardakçı, “Şahbaba”  
... 
-“ Irâde-i Milliye gazetesi, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’ta çalışmalarının sürdürdügü 8 Eylül 1919-13 Aralık 1919 tarihleri arasında 16 sayı yayınlanmıstir. Ankara’da, Heyet-i Temsiliye yayın organı Hâkimiyeti Milliye (10 Ocak 1920) tarihinde yayın hayatına katılmıstır. Bu iki zaman dilimi arasında Irade-i Milliye dört sayı daha yayınlanmıştır. Hâkimiyet-i Milliye’nin yayınlanmasından iki gün sonra (12 Ocak 1920) Irâde-i Milliye’nin 20. sayısı neşredilmiştir. Milli Mücadele’nin yeni yayın organı, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin (10 Ocak 1920) tarihinde yayınlanmasına kadar geçen zaman zarfında Irâde-i Milliye gazetesinin ulusal kimliğini muhafaza etmiştir.” Dr. Fatih M. DERViŞOGLU  
–“İzmir’in işgali iç ve diş siyasetteki başarısızlıkların müsebbibi olarak Sadrazam Damat Ferit Paşa açıktan eleştirilir, Ülkedeki olumsuzluklara çare aramak için toplanan Sivas Kongresini tenkil etmek için Ali Galib’i görevlendiren Sadrazamın bu oyunu ise millete şikâyet edilmektedir. Sivas Kongresi ve Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti’nin, mevcut kanuni çerçeve içinde faaliyet gösterdiği belirtilmektedir. Hükümetin düşmanca tavrına rağmen, Padişah'ın “son beyanat-ı mülûkâneleriyle tasvit etmiş oldukları" gibi, Veliahd Abdülmecid Efendinin de Padişah’a sunduğu bir layihayla mevcut hükümetin icraatlarını eleştirerek Anadolu’daki hareketin tekliflerinin dikkate alınmasını tavsiye ettiği” belirtilmektir.