Cemil Koçak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemil Koçak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

'Türkiyeli’ kimdir?-Cemil Koçak


Cumhuriyetin ilânına neredeyse daha bir ayvarken ‘Türkiyelilik’ tartışması; inanmadınız değil mi? Milli Savunma Bakanı Kazım Özalp da bu kavramı ilk kullananlar arasındaydı...
Cumhuriyet ilanından önce Meclis’te tartışıldı
Ankara’da toplanan ilk Meclis 1923 baharında dağılmış, ardından yazın yeni seçim yapılmıştı. Şimdi 2. Meclis işbaşındadır artık. Meclis gündemi kalabalık; Millî Mücadele’ye fiilen karşı koymak üzere girişimde bulunan ya da hiç katılmayan subayların âkıbetini düzenleyen bir yasa tasarısı hazırlanmıştı. Artık Türkiye sınırları dışında kalan bölgeler “ahalisi”nden olup da, memleketlerine giden ve bir daha geri dönmeyenlerle; aynı durumda olup hâlâ orduda muvazzaf subay olarak bulunan diğerlerinin âkıbeti de aynı tasarıda belirlenmişti. Açıkçası, tam 1 yıl önce kazanılan Millî Mücadele’nin ardından subaykadrosunda tasfiyeye gidiliyordu. ‘Heyeti Mahsusalar’ işte böyle kuruldu. Hem askerler, hem de sivil memurlar için.

İlk Meclis 90 yıl önce dağılmıştı-Cemil Koçak


Ankara’da kurulan ilk Meclis’in 23 Nisan’da açıldığı bilinir de, nedense ne zaman ve niçin dağıldığı yeterince anlatılmaz. Oysa olağanüstü koşullarda toplanan Meclis, yine olağanüstü koşullarda yeni seçime karar vermişti.
Millî Mücadele’nin kazanılmasından sonra sıra barış anlaşmasının yapılmasına gelmişti; fakat Lozan’daki görüşmeler Meclis’te sert bir şekilde eleştiriliyordu. Herhangi bir anlaşmaya varılması halinde dahi Meclis’in anlaşmayı onaylaması güç gibi görünüyordu. Meclis’te İkinci Grubun liderlerinden sayılan Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’in önce kaybolması, ardından cesedinin bulunması ve bir cinayete kurban gittiğinin anlaşılması aşamasında, 1 Nisan 1923 tarihinde TBMM, seçimin yenilenmesine karar verecektir.

Kılıç Ali, Ismet Inönü’ye ne yazdı-Cemil Koçak


Anı okumaktan hoşlanan çok kişi var, ama günlüklerin okunma sıklığı sanırım o kadar değil; oysa roman tadında
okunabilecek günlükler de var. Mesela, Nihat Erim’in günlüğüne hiç göz attınız mı?

Nihat Erim’in yakın tarihimizin ayrıntılarının anlaşılmasında ve bilinmesinde çok önemli bir yeri olacağından kuşku duyulamayacak olan günlüğü, Prof. Dr. Ahmet Demirel tarafından hazırlanarak, iki koskocaman cilt halinde uzun zaman önce Yapı Kredi yayınlarından çıktı. Erim’in günlüğü erken bir tarihte, ama esasen 1945 yılında başlıyor ve tâ 1979 yılına kadar da sürüyor. Gerçi günlüğün 1925-1944 yıllarını kapsayan bir kısmı daha var; fakat bu kısımlar hayli seyrek ve günlüğün tümü dikkate alındığında pek önemli sayılamaz. Ama bu da doğal, çünkü Erim 1912 doğumlu olduğuna göre, günlük tutmaya sadece on üç yaşında iken başlamış demektir. Demek ki, yirmi üç yaşından itibaren çok düzenli bir şekilde yaşadıklarını, gördüklerini ve duyduklarını kayda geçirmiş. Büyük bir hizmet. Günü gününe tutulmuş bu notlar, ailesi tarafından yapılan açıklamaya göre, “sadece kişisel ayrıntılar çıkartılarak” okuyuculara sunulmuştur. Erim’in günlüğünü okuyacak olanlar; bazen pek kısa, sadece yazanın hafızasını dinç tutmak amacıyla, ileride yazılabilecek anılara temel oluşturacak şekilde tutulan birkaç kelime ya da cümleden oluşan günlük metinlerinden çok farklı; muazzam bilgilerle dolu bir metinle karşılaşacaklardır. Bu bakımdan Erim’in günlüğünün ölümünden çeyrek asır sonra olsa da yayınlanması, tarihçilere önemli bir kaynak hediye etmek bakımından çok önemli bir girişim olmuştur.

Latin Amerika’yı sadece muzdan ibaret sananlar yanılır-Cemil Koçak


Evet, Latin Amerika… Hani şu “Tanrı’dan çok uzak, ama Amerika’ya çok yakın olan” kıtadan söz ediyorum. Türkiye onu çok uzun yıllar sadece muzcumhuriyeti olarak gördü. Kendisiyle kıyasladığında ise hayli geride.
Hugo Chavezsayesinde Latin Amerika’ya karşı ilgi arttı birden bire. Oysa Türkiye, Latin Amerika tarihiyle hiç ilgilenmedi. Bakıyorum da, 1960’larda ve 1970’lerde yayınlanmış birkaç gerilla el kitabı, Che Guevera, Fidel Castro ile, Şili’de 1973 yılında gerçekleşen askerî darbeden sonra Şili ve Allende, bize “Latin Amerika gerçeği”ni nakleden çeviriler olarak hâlâ baş köşede yer alıyor. Evet, Türkiye Latin Amerika’ya sırtını döndü ve tarihiyle hiçbir zaman ilgilenmedi. Kendi ülkesinin dışına bu kadar kapalı kalmak, yanlış analizlere de neden oldu. Peki, lâfı daha fazla dolaştırmadan doğrudan konuya gireceğim artık. Türkiye, katı bir tek parti diktatörlüğü iken, Latin Amerika’nın bazı ülkelerinde serbest seçimler yapıldığından hiç haberiniz oldu mu?

İngiliz dostluğu gerekirse Çanakkale'yi bile unutturur-Cemil Koçak


İşte Çanakkale haftası geldi yine; diziler, filmler, romanlar, kitaplar, televizyonlarda gözyaşartıcı konuşmalar ardı ardına sıralanacak. Bundan yıllar önce Türkiye İngiltere ile dost olurken, “mazi kalbimde bir yara” olarak unutulmaya terk edilmişti.
Turgut Özakman’ın Çanakkale savaşını anlatan “Diriliş: Çanakkale 1915” romanı, yetmiş yıl önce yayınlansaydı, sizce başına neler gelirdi? (a) CHP roman ödülünü kazanırdı (b) Özakman CHP milletvekili seçilirdi (c) Roman, orta ve yüksek öğretimde zorunlu ders kitabı olarak kabul edilirdi (d) hepsi. Elbette benim şıkkım farklı olacak!

13 Mart 2013 Çarşamba

Öğretmen maaşları zamanında çil çil altınla ödeniyordu!Cemil Koçak


İnternette dolaşan uyduruk bilgi ve haberlerin sonu asla gelmiyor; fakat siz yine de her okuduğunuza dikkat edin; çünkü tarihçilik ciddî bir iştir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde öğretmenlerin aldığı maaş asla internet efsanelerinde iddia edildiği rakamlar değildi.

3 Mart 2013 Pazar

Türkiye, Avrupa’daki 4’üncü tek parti diktatörlüğüydü-Cemil Koçak


Türkiye’nin iki dünya savaşı arasındaki dönemde Avrupa’da kurulan diktatörlüklerden hayli etkilendiği kabul edilir de, tarihsel sıralamada Avrupa’daki dördüncü tek parti diktatörlüğü olduğu nedense hep göz ardı edilir.

Tek parti rejiminin kıskacından kimse kurtulamamıştı-Cemil Koçak


Bazen yanılıyoruz; tek parti döneminde sadece komünistlerin, İslâmcıların, Kürtlerin izlendiğini düşünüyoruz; oysa çok daha geniş bir kesim sürekli gözetim altında yaşıyordu. Buna gayri müslimler de dahildi.

21 Şubat 2013 Perşembe

DP’nin eylülü hep karanlığı hatırlatacak-Cemil Koçak


Mehmet Arif Demirer, 6-7 Eylül ile ilgili yazısını eleştirmeme içerlemiş ve alınmış olmalı ki, bir gazetede tam sekiz yazıyla eleştirilerimi karşılamaya çalışmış. Şimdi de bu yazıları gözden geçirmenin zamanıdır artık.

Hatırlayacaksınız, Demirer 6-7 Eylül’ün Yunan derin devletinin işi olduğunu yazdığında, kanaatlerle tarih yazılamayacağını belirtmiştim. Yanıtında benim pek çok iddiamı kabul ediyor. Birlikte gözden geçirelim mi?

9 Şubat 2013 Cumartesi

Efendiler... Subaylara hürmet esas vazifenizdir- Cemil KOÇAK


Cumhuriyet hiyerarşisinin tepesinde hep askerler vardı. Ama sadece sıradan vatandaşlar için değil, valiler için de geçerli bir ilkeydi bu; zaman zaman hürmetsizlik gösterildiğinde, bu tepkiye neden olur, hemen ardından tekrarlanmaması için önlem de alınırdı.
1937 yılının Kasım ayında Atatürk Afyon’dan ayrıldığında tren istasyonundaki uğurlama töreni sırasında şehrin vali vekili olan Raif Tek’in her nasılsa Orgeneral İzzettin Çalışlar’a saygısızlık gösterdiği iddiası şikâyet konusu olmuştu. Şikâyetin ne olduğunu, şikâyetçinin kim olduğunu biliyoruz da, şikâyetin hangi kanallardan tâ İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya kadar ulaştığını bilemiyoruz. Ama önemli de değil; çünkü Kaya, duruma hemen el koymuştu.

Ya Sarkis Torosyan doğru söylüyorsa-Cemil Koçak


Ya Sarkis Torosyan doğru söylüyorsa

Hakan Erdem’in “Torosyan’ın Acayip Hikâyesi”nden sonra anıların hayal mahsulü olduğu belli oldu; önünden ve ardından gelen eleştiriler de buna neredeyse tuz biber ekti. Fakat bir an için onun doğruları söylediğini farz edelim; bakalım nereye varacağız?
Niyetim Torosyan’ın yazdıklarını doğru kabul ettiğimiz takdirde, yazarın bize söylendiği gibi yeni bilgi ya da bakış açısı kazandırıp kazandırmadığını test etmekten ibaret. Bu bakımdan denemeye değer. Torosyan’ın izinden gidersek, acaba ne buluruz?
Gayrimüslimlerin askerlik davası
Daha ilk adımda Torosyan’ın anılarının bize Osmanlı’da gayri müslimlerin askerliğine dair önemli ipuçları sunduğu söylendi. Daha önce hiç bilmediğimiz, farkına varmadığımız, hatta “atladığımız” bu önemli konu, meğerse Torosyan’ın anıları sayesinde fark edilmiş! Ondan önce Osmanlı’da gayrimüslimlerin subay olduğu gerçeği bilinmiyormuş; ya da karartılmış, ortak hafızadan kazınmaya çalışılmış. Olabilir. Olabilir de, Torosyan bize ne anlatıyor bu konuda, öncelikle ona bir bakalım:  Daha anılarının en başında; “Türk Ordusu’na hizmet etmiş olmama rağmen Ermeni asıllıyım. Osmanlı Ordusu’nda subay seviyesine yükselmiş olan birkaç Hıristiyan’dan biriyim.” diyor. Yani birilerinin dediği gibi, Torosyan bize Osmanlı’da gayrimüslim subayları araştırmak için kapı falan açmıyor. Hatta açılmış bazı kapılar, pencereler varsa da, onları da sonsuza kadar kapatıyor! Baca bile bırakmıyor geride. Çünkü, akıl almaz öyküsü zaten Osmanlı’da gayrimüslimlerin subay olamayacağı gerçeğiyle başlıyor: “Er olarak askere alınmak değilse de, Türk Ordusu’nda gerçek bir subay olmak bizim için imkânsız bir şeydi.” “Ben bir Hıristiyan Ermeni için imkânsız olan şeyi, Türk Ordusu’nda subay olmayı istiyordum.”

26 Ocak 2013 Cumartesi

Musul meselesinde hiç olmazsa Almanya yanımızdaydı-Cemil Koçak

Musul meselesinde hiç olmazsa Almanya yanımızdaydı


Musul meselesini kim bilmez ki; Lozan’da bir türlü çözüme kavuşturulamayan, sonra Milletler Cemiyeti’nde Türkiye aleyhine karara bağlanan güney sınırımızın öyküsünü. Ama Almanya’nın tutumunu bilen pek azdır sanırım.
Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Musul sorunu, Türk dış politikasının en önemli sorunlarından biri olarak kaldı. Bu sorun Türkiye’nin İngiltere ile ilişkilerini de gerginleştiren bir gündem maddesiydi. Konu Milletler Cemiyeti’ne havale edilmişti; İngiltere ile Fransa’nın denetiminde kurulan bu örgütün, üyesi bile olmayan Türkiye lehine karar vermesi gerçekçi bir beklenti sayılamazdı. Ama Lozan’da Türkiye bu süreci baştan kabullenmişti.
Almanya’nın meseleye bakışı
Daha 1925 yılında Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği’nce hazırlanan bir raporda; Musul sorununda Türk-İngiliz çatışmasına ve bu konuda Berlin’in alması gereken tutuma yer verilmişti. Musul’un Milletler Cemiyeti Meclisi tarafından 16 Aralık 1925 tarihinde Irak’ın mandasına bırakılması kararından sadece birkaç gün önce kaleme alınan raporda, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Nadolny’den alınan bilgilere göre, Türkiye’nin cemiyete ve bu arada tabiî başta İngiltere ile Fransa’ya karşı tutumunun gittikçe sertleşmekte olduğu ve hatta bunun tehdit edici bir hale geldiği açıklanıyordu. Gerçi Nadolny, Musul yüzünden Ankara’nın savaşa gireceğini sanmıyordu. Ama doğabilecek bir kriz Berlin’i de rahatsız ederdi. Hatırlanacağı gibi, ilk dünya savaşını kaybeden Almanya da cemiyete üye olamamıştı. Tıpkı Sovyetler Birliği gibi. Ama olmak da istiyordu.
Ankara’nın ‘hayati sorunu’
Raporda, Musul sorununun Türkiye’yi cemiyete katılmaktan da alıkoyacağı ve bunun da Berlin’i rahatsız etmekte olduğuna yer verilmişti. Nadolny, kendi ifadesiyle Musul sorununu Türkiye’nin hayati önemdeki mücadelesi olarak tanımlıyor ve Almanya’nın Türkiye’ye karşı İngiltere’nin yanında olduğu izlenimi vermekten kesinlikle kaçınması gerektiğini vurguluyordu. İngiltere ise bu konuda Türkiye’yi sürekli olarak sıkıştırıyordu; bu sıkışıklık Ankara’yı Moskova ile anlaşmaya sürüklemekteydi. Yine bu yüzden Türkiye Batı’dan da uzaklaşıyordu. Nitekim Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, cemiyetin kesin kararından sonra Nadolny’e “İngiliz budalalığı”ndan söz edecektir.
Nadolny’nin Türkiye analizi
Nadolny bu kez 1926 yılında yazdığı bir başka raporda, Ankara’nın dış politikada hayli zorda kaldığından söz ediyordu. Bu alanda genel bir karamsarlık hâkimdi. O kadar ki, Nadolny’nin gözünde her zaman için iyimser ve gerçekçilikten hayli uzak olan Aras bile son zamanlarda gerçekçi davranmaya başlamıştı. İngiltere Türkiye’yi çembere alma politikasına devam ediyordu; bu Türkiye’nin Musul meselesi yüzünden bölgeye yönelik olası saldırısına karşı savunma politikası mıydı, yoksa Türkiye’nin parçalanmasına yönelik saldırgan bir politika mıydı, belli de değildi. Moskova, sorunun çözümünde hiç olmazsa Türkiye’nin de prestijinin göz önüne alınması gerektiğini belirtiyordu. Sovyetler Birliği’nin Ankara Büyükelçisi Suriç ise, hiç olmazsa Musul ve civarının tarafsızlaştırılmasını önermişti. Oysa İngiltere hiçbir şekilde uzlaşma yanlısı değildi. Fakat Londra, Ankara’dan ağır bir bedel talep etmişti. Aras ise, Türk Hükûmeti’nin Musul’dan vazgeçmek üzere olunduğu yolunda bir izlenimin ülkeye yayılmasını arzu etmediğini, İngiltere’nin hiç olmazsa yararlanılabilecek bazı haklar tanıması gerektiğini söylemişti, ancak Nadolny’e göre bu imkânsızdı. Türkiye’de egemen olan görüş, ülkenin yeniden bölünmesinin gündeme geldiği yolundaydı; ülkede esen hava buydu. Aras da, gelecek günlerin güven vaat etmediğinden yakınmıştı.
Ankara da kozlarını kullanıyor
Nadolny, Ankara’nın da elindeki bütün kozları kullanmaya çalıştığını açıklıyordu: Türkiye Suriye’de huzursuzluk yaratmaya çalışarak, Musul meselesinde Fransa üzerinde etkide bulunmaya gayret ediyordu. Nadolny, Ankara’nın Musul konusunda bir çözüme varılması halinde Türkiye ile İngiltere arasında hali hazırda var olan bütün sorunların da kolayca çözüleceğini ifade ettiğini yazıyordu. İngiltere’nin Türkiye’yi yıkmaya çalışmasının bizzat İngiltere’nin bile çıkarına olmadığı vurgulanıyordu.
Berlin arada kalmıştı
İşin zor tarafı Almanya’nın durumuydu. O, bir yandan İngiltere ve Fransa ile Avrupa’daki çatışmalarda zaten zayıftı; diğer yandan Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler kurmaktaydı; fakat Türkiye Almanya’nın en yakın olduğu ülkelerden biriydi. İngiltere-Türkiye-Sovyet Birliği üçgeninde gerçekleşen bu çatışmada Almanya dengeli bir tutum almalıydı.
Musul meselesinin kesin olarak çözüme kavuştuğu bir sırada 1926 yılının yaz aylarında Nadolny, bu konuda Berlin’in Türkiye üzerinde herhangi bir etkide ya da baskıda bulunmasının mümkün olmadığını, böyle bir tutum içine girilmesi halinde Almanya ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin zedelenebileceğini yazıyordu. Böylece Almanya, Musul meselesinde, her ne kadar doğrudan doğruya Türkiye’nin yanında ve İngiltere’ye açıkça karşı bir tutum almaktan kaçınmaktaysa da, diğer yandan bu sorunun Türkiye için taşıdığı önemi değerlendirerek, gerek Türk-Alman ve gerekse Türk-Sovyet ilişkilerinin bu sorun yüzünden zarar görmesini engellemek için İngiltere’nin yanında ve Türkiye’ye karşı bir tutum almaktan da aynı şekilde kaçınmaya çalışıyordu. Almanya bu hassas ve kritik sorunda, dengeli bir tutum içinde, Türk-Alman ilişkilerinin herhangi bir şekilde zarar görmesini engellemek yönünde çaba harcıyordu.
MUSUL SORUNU NEYDİ?
Musul sorunu, Türkiye’nin Irak sınırını, o zamanki realite içinde ise İngiltere ile sınırını çizmek anlamına geliyordu. Elbette bölgenin petrol zengini bir yer olduğu uzun zamandan beri biliniyordu. Pek çok tarihçi Birinci Dünya Savaşı’nın bir başka nedenini de bölgedeki petrol yataklarının paylaşımı olarak tanımlar. Petrol bölgesinin önemli kısmına İngiltere el koymuştu. O kadar ki, Fransa’ya bile bu konuda taviz vermekten yana olmayan bir İngiliz politikası söz konusuydu. Savaştan sonra İngiltere’nin bu konuda Fransa’ya verdiği sözleri bile tutmaması, zaten bu iki ülke arasında gedik de açmadı değil. Bunu anlatmamın nedeni, İngiltere’nin en yakın müttefikine bile yer açmak istemediği bir bölge için neleri göze alabileceğini açıklamaktır.
Ankara’nın şansını kaybettiği an
Lozan’da bu konu çok uzun tartışıldı; her iki taraf da bölgenin kendisinde kalmasını istedi. Herkesin kendince önemli gerekçeleri vardı elbette. Ama hiç kimse bir diğerini ikna edemedi. Bu iş Lozan’da ya anlaşmanın tamamen kesintiye uğramasına neden olacaktı; ya da anlaşma imza edilecek, ama sorun zamana yayılacaktı. Ankara, Lozan’ı imzalarken sorunu iki ülke arasında ayrıca görüşmeler yoluyla halletmeye karar vermişti. Fakat iki ülke arasında bir anlaşmaya varılamadığı takdirde, konu otomatik olarak Milletler Cemiyeti’nin hakemliğine sürüklenecekti. Nitekim İngiltere ile Türkiye arasındaki görüşmeler bekleneceği gibi sonuçsuz kaldı. Konu cemiyete intikal ettiğinde, Ankara’nın pek bir şansının kaldığı da söylenemezdi doğrusu.
Ankara’nın müdahale planları
Diğer yandan, sanıldığının aksine, Ankara da kuzu kuzu oturup beklemedi. Gerekirse Musul’u askerî güç kullanarak ele geçirme planını da devreye soktu. Önemli bir askerî güç bu işe tahsis de edildi. Ne var ki, İngiltere de dünkü çocuk sayılmazdı; Musul’a askerî müdahalede bulunmayı planlayan Türkiye’yi zor sokabilecek en önemli kozlarını ardı ardına oynadı: Önce Nasturî, ardından Şeyh Sait ayaklanması. Bu gelişmelerde doğrudan İngiliz desteği olmasa da, Ankara’nın işin şakaya gelir tarafı olmadığını göstermiş oldu. Türkiye’nin dışarıda bir müdahalede bulunmasından önce rejimini ve iç istikrarını koruması gerektiği hatırlatılmış oldu. Bu bakımdan Ankara’nın gerçekçi davranmasına şaşmamak gerekir.
İTALYA DA İNGİLTERE’NİN YANINDAYDI
İngiltere Musul meselesinde Türkiye’yi iyice köşeye sıkıştırabilmek için bir başka kozu daha devreye sokmuştu: O da İtalya idi. Türkiye, başından itibaren Mussolini İtalyası’ndan çekiniyordu. İtalya Türkiye karşısında saldırgan bir politika güdüyor; özellikle Akdeniz’in güvenliği meselesinde de çatışıyordu. Doğrudan doğruya tehdit edici bir söylemi de vardı. İtalya’nın yayılmacı hedefleri arasında Akdeniz kıyıları hala gündemin önemli bir kısmını oluşturuyordu çünkü. İşte Almanya, İtalya’nın bu tehditkâr tutumunun Londra tarafından da teşvik edildiği kanısındaydı. Türkiye İtalya ile ilişkilerinde de zorlandıkça, Musul konusunda tamamen kötürüm kalacaktı. Nitekim Aras, İtalya’nın bu sırada Türkiye’ye saldıracağı yönündeki söylentileri doğrulamakla birlikte, bütün bunların aslında bir İngiliz gösterisi olduğuna inandığını da belirtmişti. O İtalyan saldırı tehdidine inanmıyordu, ama söylentilerin kaynağı Londra idi. Aras’a göre, İtalyan tehdidi vardı, ama büyük değildi. Almanya ise İtalya’nın yanında yer alıyor izlenimi vermekten de dikkatle kaçınmaya çalışıyordu.

20 Ocak 2013 Pazar

Kemal Atatürk öte alemden seslenirken- Cemil Koçak

Atatürk ile doğrudan temas kurmak mümkün müdür? Necla Çarpan’ın kitabını görünceye kadar bu soruya tereddütle cevap verebilirdim. Ancak Necla Çarpan’ın ‘Öte Alemden Atatürk Sesleniyor: İlâhî Nutuk’ kitabını okuyunca konuyu düşünmeye değer buldum!

SON zamanlarda özellikle ulusalcı çevrelerde “Atatürk yaşasaydı ne derdi; ne yapardı?” sorusu daha sık dile getirilir oldu. Günümüzde yaşanan tüm sorunların çözüm yolunun yine Atatürk’ten esinlenerek çözülebileceğine ilişkin derin inanç, bu soruyu neredeyse kaçınılmaz kılıyor. Tüm siyasal alanın ancak Atatürk ve Atatürkçülükten beslenebileceğine ve ancak bu sayede meşruluk kazanabileceğine yönelik önkabul, ister istemez bu soruyu dile getiren çevrelerin düşünce ufkunu daraltıyor. Eğer günümüzün sorunlarına ilişkin sihirli bir çözüm formülünüz varsa, bu türden bir formülün patentinin sadece sizin adınıza kaydedilmiş olması muhtemelen yeterli olmayacağı gibi, heyecan verici de olmayacaktır. Ancak formülün patentinin Atatürk’e ait olmasıdır ki, çözüm önerisinin meşruluğunu ve doğruluğunu sağlayacak yegane ögedir ve bu nedenle belirli bir kitle açısından talep edilendir de.

Atatürk’le doğrudan irtibat kuranlar var

Acaba Atatürk ile doğrudan temas kurmak mümkün müdür? Elbette Anıtkabir ziyaretlerinden söz etmiyorum. Atatürk bizimle doğrudan iletişim kurabilir mi sorusuna yanıt arıyorum. Bazılarımız bunun mümkün olmadığını düşünebilir; bazılarımız hayli şüpheyle yaklaşabilir. Ne var ki, hiçbir konuda kesin yargıyla hareket etmemek gerekir.
Ben de Necla Çarpan’ın kitabını görünceye kadar bu konuda tereddütlü yanıt vermeye yatkın olabilirdim. Fakat yazarın “Öte Âlemden Atatürk Sesleniyor: İlâhî Nutuk” kitabını görüp de okuyunca, doğrusu bir miktar yeniden düşünme ihtiyacını duydum. Kitabın ilk basımı 1973 tarihli. Elimdeki metin ise, genişletilmiş ikinci basım olup, muhtemelen 1975 yılında yayınlanmıştır. Kitabın daha sonra yeniden ve genişletilerek 1976 yılında bir kez daha basıldığını saptayabildim.
Üç yıl kadar hapiste kaldığını açıklayan yazar, kitabında Atatürk’ün kendisine “öte âlemden” seslendiğini belirtmektedir: “1959 yılından beri Atatürk’ümüzün mübarek ruh varlığından aldığım mesajlar dolayısıyla görülüyor ki, Atatürk (...) ölümsüzlük âleminden sesleniyor.” Yazar, Atatürk’ün elyazılı mesajlarını yayınlamıştır: “Okuduğunuz mesajlar, kendileri tarafından verilen ve hiçbir kelimesi ve satırı değiştirilmemiş, hatta yaşantısındaki el yazısının aynı olan tebliğlerdir.”
Yazarın öyküsü şöyle başlıyor: 1959 yılının noel gecesinde medyum olduğunu öğrenmiştir. O gece başlayan ruh çağırma seansı sırasında Atatürk’e de seslenmiştir. Atatürk de kendisine. 27 Mayıs öncesinde Atatürk yazara bütün olacakları aktarmış ve “büyük vazifeler ve emirler vermeye” başlamıştır.

Atatürk’ün sesi; daha doğrusu kalemi

1960 yılında Atatürk milliyetçilik konusunda şöyle demektedir: “Türkler, açık yürekli, sevimli insanlardır, istila ettikleri kavimlerin kızlarıyla evlenmişlerdir. Buna rağmen, Türk kadınları en mükemmel erkek olarak kendi erkeklerini beğendiklerinden ve bu bir anane olduğu için diğer milletlerin erkekleri ile evlenip çoluk çocuk yapmadıkları için de erkekten gelen nesli Türkü bilhassa muhafaza etmişlerdir.”

1968 yılında Atatürk gençlere seslenmekte ve aralarında kavga etmekten vazgeçmelerini istemektedir. Sağ-sol diye ayrılmak doğru değildir. Hep birlikte çalışmak varken, ideolojilerin taassubu altında kalmak da yanlıştır. 1971 yılında ise “materyalist ve maddeci” genç kuşaklara karşı uyarılarda bulunmakta ve “sapık ideolojiler”den söz etmektedir. Pek çok okuyucunun da hatırlayacağı gibi, bu yıllar “anarşi”nin hakim olduğu dönemdir ve sonradan 68 kuşağı olarak tanımlanacak devrimci gençlerin eylemlerine tanık olmaktadır. Ordunun iktidara el koyduğu bu sırada Atatürk’ün de 12 Mart askeri cuntasıyla aynı görüşlere sahip olduğunu öğrenmek ilginçtir.

Atatürk’ün 1972 yılında televizyon yayınlarının yurt çapında genişletilmesi ve çift kanal sağlanması yolunda uyarısı vardır.

Ve tabii ki komünizmin mutlaka önüne geçmek lazımdır. Üniversite sınavı kaldırılmalı, öğrenciler fakültelere yetenekleriyle alınmalıdır. Çeşitli illerde fakülteler açılmalı; kampüsler yaygınlaştırılmalıdır. Yabancı dil eğitimi veren “ecnebi kolejler”e artık ihtiyaç kalmamıştır. Çünkü “orada yetişenler şimdi Türklüğünü, ananesini, dinini unutturmak için birer misyon haline getirilmiş misyonerlerin memlekete soktukları nifakçılar”dır. 1975’de Atatürk’ün Kıbrıs’ta ABD ile SSCB’den bağımsız politika izleyen bir Türkiye’den yana olduğunu görüyoruz. Ancak Türkiye’nin eninde sonunda İslâm âleminin liderliğini üzerine alacağından da emindir. Zaten Allah da “kâfirlerle çarpışın” demektedir. Fakat kâfirler, dinsiz ve Allahsız olan komünistlerdir. Bu bakımdan yanlış anlamaları önlemek isterim. Komünizmle mücadele edebilecek yegane güç İslâmiyet ve Müslümanlıktır. Bu bakımdan Amerika’ya ve Rusya’ya, bu arada İsrail ve siyonizme karşı İslâm birliği kaçınılmazdır. Emperyalistler de siyonistlerin planı doğrultusunda Ortadoğu’yu ele geçirmeye çalışmaktadır.

Atatürk, Türkiye’nin geleceğini dizayn edecek “Devrim Konseyi” kurulmasından yanadır. “Askeri bir millî güvenlik tezi plan ve programı” hazırlanmalıdır. Ülke “cahil bir zümrenin siyaset ve politika yaptığı ortamdan kurtarılmalı”dır. “Değerli fikir adamlarının konseyler halinde özgür anlayış içinde kalkınma programlarını benimsettiği, fikir ortamını geliştirdiği bir büyük yapıcı çağ” açılmalıdır.

Atatürk, Türk milletinin bariz özelliğinin ırsî ve “kromozon vasfı” olduğunu belirtmektedir. Türk milleti, “İslâmiyetten evvel de Müslüman olarak yaşamış ve İslâm törelerini milletçe benimsemiştir.” Atatürk, gençlerin sol eğilimli olmasına karşı da tekrar uyarılarda bulunuyordu: “Güzel ahlâkı benimsemeyenler anarşist” oluyordu.

Atatürk, Kıbrıs harekâtının yapıldığı gecenin ilerleyen saatlerinde şöyle seslenmiştir:

“Eğer bir hava akımı ile çıkartma yapılabilirse, ada kurtarılır.” Yazar soruyor, “Ne olacak Atam?”. Yanıt: “Ada etrafında hep mayın, torpil döşediler; çıkartma yapılacak limanları kestiler. Karadan, yani deniz yoluyla karadan geçmek mümkün değil, ancak hava indirmesi yapılır.” Atatürk, o zamana kadar hazırlık yapılmamasından ötürü sorumluları eleştirmektedir. Hatta bu eleştirilerden bizzat İsmet İnönü’nün de payını aldığı görülmektedir. Fakat yazar, aynı gece Atatürk’ün genelkurmaydaki toplantıya katıldığını da belirtmektedir. Nitekim hava indirmesinin tercih edilmesi Atatürk’ün ikâzı üzerine gerçekleşmiştir. Bir gün sonra ise Atatürk, Kıbrıs davasının nedenini açıklamıştır:

“Yassıada davaları ihdası ve neticeleri Yunan kopiline bu arsızlığı vermiş”tir.

Zaten Ecevit de yeterli değildir: “Ordumu Ecevit çok müşkül duruma” sokmuştur. Gerekirse 12 adalar, Dedeağaç, Karaağaç, Selanik geri alınmalıdır.

Yazarın daha sonraki tarihlerde yeni yeni tebliğler yayınlayıp yayınlamadığını saptayamadım; fakat günümüzün ulusalcılarının pek çok tezinin bu tebliğlerle örtüştüğünü görünce bir kıyak yapmak istedim. Belki bu kitabın yeni baskılarını yaptırıp dağıtmak isteyebilirler. Yakışır.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Tandoğan’ı intihara götüren cinayet davası-Cemil Koçak


Ünlü Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın 1946 yılındaki trajik intiharı, ardından çıkan pek çok söylenti bir yana bırakılacak olursa, aslında rejim değişikliğinin Tandoğan’ın üzerindeki dayanılmaz ağırlığıydı.
Nevzat Tandoğan 1929 yılından itibaren kesintisiz olarak 17 yıl boyunca Ankara valisiydi. Bu, aynı zamanda kentin belediye başkanı olmak anlamına da geliyordu. Yeniden kurulan başkentin bu dönemde tek ve değişmez yöneticisi olmak öyle kolay da değildi. Pek çok değişken ilişkiyi bir arada götürmeyi bilmek gerekiyordu. Bu kırılgan dengeler içinde idarecilikle siyasetin birbirine karıştığı bir ortamda, üstelik Tandoğan gibi iş yapmasını bilen bir idarecinin yıldızının parlamaması için hiçbir neden yoktu.
Otobüs durağında sıra O’nun uygulaması
Yeni Avrupai başkent Ankara’da kılık kıyafeti pek de yerinde olmayanların kentin belirli ve fiyakalı caddelerinde, sokaklarında dolaşmalarını yasaklamak tamamen onun fikriydi. Ankara’da rejimin övgü dolu törenleri yine onun tarafından düzenlenmekteydi. Atatürk’ün Millî Mücadele’de Ankara’ya geliş tarihi olan 27 Aralık’ın törenselleştirilmesi, ilk kez kutlanmaya başlanması da yine 1932 yılında olmuştu; elbette Tandoğan’ın bu organizasyondaki rolü çok önemliydi. Yine Ankara’nın simgelerinden sayılan ünlü Güvenpark’taki anıt da yine onun organizasyonunda hazırlanmıştı. Bu o kadar geniş bir harcamayla yapılmıştı ki, anıtın bütçesi, pek çok belediyenin yıllık bütçesini aşıyordu. Yine de belirtmek gerekir ki, Ankaralıların otobüs duraklarında sıraya girmeleri gibi hala pek çok kentte rastlanmayan kültürel adetler, yine Tandoğan’ın ısrarlı çabalarıyla gerçekleşmişti! Tabiî Ankara’nın yeşillenmesini unutmamak gerekir. Fakat ünlü Jansen planıyla bir türlü barışamamıştı. Bu bakımdan Ankara’nın imâr planının Jansen’in düşlediğinden farklı olması da, onun fikriydi.
Entrikalarla dolu bir cinayet
Ankara’da işlenen sıradan bir cinayetin pek öyle sıradan olmadığının ortaya çıkması, belki de fitilin ucunu ateşledi. Ünlü Haşmet Orbay-Reşit Mercan cinayetinin basındaki sansasyonel haberleri döneme damgasını vurmuştu. Önce cinayetin Reşit Mercan tarafından işlendiği, fakat dönemin Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay’ın da caniye bilmeden tabanca sağladığı mahkemede anlaşılmışsa da, cinayetin siyasî müdahalelerle karartılmaya çalışıldığı yolunda basında olsun, kamuoyunda olsun söylentiler üzerine ve daha da önemlisi bir süre sonra Mercan’ın esas failin kendisi değil, fakat Orbay olduğu itirafı, davanın arapsaçına dönmesine neden olmuştu. Mercan’a göre, cinayeti üzerine alması için emniyet ve özellikle de Tandoğan baskıda bulunmuştu. Hele konu bir soru önergesi şeklinde meclise de gelince, artık ipin ucu kaçmış sayılırdı. Mahkeme Tandoğan’ı da tanık olarak çağırmıştı.
Tandoğan mahkemede ifade verdi
Tandoğan’ın siyasî konumunda olan bir kişinin bir cinâyet dâvâsına adının karışmış olması ve bunun sonucunda  da mahkemede tanıklık yapmak zorunda kalması rejim değişikliğinden önce asla mümkün olamazdı. 8 Nisan 1946 tarihinde tanıklık yapan Tandoğan, mahkemede sanık Mercan’ın avukatları tarafından sorulan soruları da yanıtlamak zorunda kalmıştı. Tandoğan gerçek katili saklamak ve adaleti yanıltmakla suçlanıyordu. Ancak o katilin Mercan olduğunda ısrarlıydı.
İfadenin ertesi günü intihar etti
Tandoğan’ın ertesi gün alınan intihar haberi muhtemelen bu duruşmanın somut bir sonucuydu. Cinayetin niçin işlendiği hiçbir zaman anlaşılamadı; fakat Orbay cinayetten mahkûm oldu. İktidar siyasî amaçlarla asıl faili gizlemeye çalışmaktan dolayı yıprandı. Tandoğan muhtemelen bu davada iktidardan ve güvendiği kişilerden destek görmediği için hayal kırıklığına uğramıştı. Rejim değişince, eski rejimin kurallarında iş gören idareciler için hayat zorlaşmıştı anlaşılan. Herhalde Tandoğan ihanete uğradığını düşünüyordu. Koskocaman valinin basit bir mahkemeye çağrılmasını haysiyet meselesi yapmıştı; haysiyetine ağır bir darbe aldığını düşünüyordu. Belki haksız da sayılmazdı. Anlayamadığı şey, yeni rejimde eski usullerle iş yapmanın artık imkânsız oluşu ve onun buna ayak uyduramadığıydı. Bu, trajik bir intiharla sonuçlanmıştı. Kısa bir süre sonra 30 Temmuz 1946 târihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kâzım Orbay da görevinden ayrılacak ve Yüksek Askerî Şûra üyeliğine atanacaktır. Bir cinayet, çok önemli pozisyonları etkilemişti yani.
Günlüklerde intihar neden yok?
Elbette böylesine mühim bir intihar basında pek çok söylentiye neden oldu; kimisi onun zaten daha önce de intihar etme eğiliminden söz ediyor; kimisi bir gönül ilişkisinin böyle sonuçlandığını imâ ediyor; kimisi de eskisi gibi İnönü’den yakınlık görmemesinin yarattığı bir ruhî çöküntüye atıfta bulunuyordu. Ulus gazetesinde Falih Rıfkı Atay, “namus ve haysiyet tanımayan”, sadece daha çok satış için her şeyi yapan basını eleştiriyordu. Kısa bir süre sonra Hasan Âli Yücel, Kenan Öner ile davasında Nihat Erim’e, zor durumda Tandoğan gibi davranmayacağını söyleyecek ve Erim de bunu günlüğüne geçirecektir. Maalesef ne İnönü’nün, ne de Erim’in günlüğünde Tandoğan’ın intiharı hakkında not bulunmamaktadır.
ÖNCE ÖĞRETMENDİ SONRA POLİS OLDU
Tandoğan 1894 doğumluydu; varlıklı bir aileden geliyordu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’da istihbarat subayı olarak görev almıştı; savaşın son iki yılında bu görevinin yanında öğretmenliğe de başlamıştı. Sonra birden bire 1918 yılında polisliğe geçti. Belki de maaşının neredeyse iki misli artması, onun bu tercihinde önemli bir rol oynamıştır. İstanbul’un işgali sırasında 1920-1922 yılları arasında açıkta kalmıştı; bu sırada nasıl geçindiğini bilmiyoruz. Fakat İstanbul’a millî ordunun girişinden hemen sonra, muhtemelen İttihatçı tanınmasının karşılığı olarak, yeniden görevine geri dönebilmiştir. Unutulmasın ki, daha önceleri Sait Molla’nın izlenmesinde olsun, İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin evraklarının ele geçirilmesinde olsun, hatta Ali Kemal’in İstanbul’dan İzmit’e gönderilmesinde olsun birinci derecede rol oynamıştı. İstanbul Valisi Esat Paşa’yla uyumlu çalıştı. Onun valilikten alınmasından sonra polislikten ayrıldı. Bir süre belediyede çalıştı. Ardından 1925 yılında Malatya valisi oldu. İdarecilikteki bilgi ve tecrübesini Esat Paşa’dan aldığı hep söylendi. Yönetici olarak yönetilenleri uygun şekilde “uyarma”yı galiba ondan öğrenmişti. Malatya’ya da Başbakan İnönü’nün talebi üzerine gönderilmişti zaten. Malatya’da sarhoşları şehir dışına çıkartıp, orada bırakmak gibi uygulamalarıyla tanındı. İleride Ankaralı sarhoşlar da Malatyalı sarhoşlarla aynı kaderi paylaşacaklardır. 1927 yılında CHP’nin Konya milletvekili oldu; fakat kısa bir süre sonra da Ankara valisi olarak atandı. Milletvekilliğinden ayrılmak zorunda kaldı. Asıl olarak bu görevde tanındı.
STAR yazıları ‘Tarihin Buğulu Aynası’nda toplandı 
Star gazetesinde yaklaşık iki yıldır sürdürdüğüm yazılarımın bir kısmını Tarihin Buğulu Aynası başlığıyla Timaş yayınlarından geçen hafta yayınladım. Gazete yazılarıma ilgi gösteren okuyucularımın bu kitapta daha önceki yazılarımı topluca bulabileceklerini haber vermek isterim. Bu derlemenin Millî Mücadele’den 27 Mayıs darbesine kadar yakın tarihimizin pek çok konusunu ele aldığını da hatırlatmak istiyorum.
İNÖNÜ'NÜN ZOR ZAMAN DOSTUYDU
Tandoğan’ın bu kadar uzun süre başkentin valisi ve belediye başkanı olarak görevde kalmasını sağlayan siyasî temel, onun rejimin önde gelenleriyle yakınlığıydı. Tandoğan rejimin güvendiği idarecilerden biriydi. Bu destek başta İsmet İnönü’nün yakınlığıydı. Ayrıca bu yakınlık ve güven, siyasetin rüzgârlarından da pek etkilenmeyecektir. Hatırlanmalıdır ki, 1937 yılında İnönü Atatürk’ten ayrıldığında, yanında ve yakınında pek kimse kalmadığında, hatta kendisine suikast tertipleri hazırlandığı söylentisi dolaştığında, Ankara emniyet müdürüyle birlikte Tandoğan onu Pembe Köşk’te koruma altına alan isimlerdi. İnönü, yıllar sonra anılarında Tandoğan’ın bu güç zamanlarında haftada bir yemeğe geldiğini, kendisini koruduğunu, ihtiyaçlarını sorduğunu, özellikle yakından ilgilendiğini yazacaktır. Herhalde İnönü’nün Cumhurbaşkanlığına giden yolda Tandoğan önemli rol oynamıştı. Hep İnönü’nün yanında ve yakınındaydı. Atatürk hayattayken de onun. Yine unutulmasın ki, valilikle CHP il başkanlığının birleştirildiği dönemde aynı zamanda CHP Ankara il başkanıydı da.
HALA BİR BİYOGRAFİSİ YOK 
Uygur Kocabaşoğlu’nun “İmlâya Gelmez Tarih Yazıları: İki Arada Bir Derede” kitabında yer alan Nevzat Tandoğan ve tek-parti dönemi Ankara’sı üzerine yazdığı makale, bu yazıma temel oluşturdu. Tandoğan hakkında hala bir biyografinin olmaması ne kadar büyük bir eksiklik. Ankara’da büyük mitinglerin yapıldığı Tandoğan Meydanı da olmasa, neredeyse bu tarihî kişilik hafızalardan tamamen silinecek. Bu alanda hem Ankara belediyesinin, hem de valiliğin esaslı ve objektif bir eser hazırlanmasını sağlamak üzere harekete geçmesi beklenir doğrusu. Meselâ doğumunun 125. yılı vesilesiyle falan; ancak yetişir çünkü. Ellerinde bulunan tarihî bilgileri paylaşmak ve arşivi açmak koşuluyla tabiî. Yoksa genellikle yapıla geldiği gibi, hele hele bol resimlerle fotoğraflarla kaplanmış şekilde bir anma kitabı hazırlamak, doğru olmaz.

12 Ocak 2013 Cumartesi

Fevzi Çakmak’ın cenaze töreni 31 Mart’la kıyaslanmıştı -Cemil Koçak

Nihat Erim günlüğünde şöyle yazacaktır: “Ölümünü vesile yapan Millet Partisi, irtica unsurları ve komünistler, bu hadiseyi iyice istismar ettiler. Cenaze dün kaldırıldı. İstanbul tam irtica günü yaşadı.”
Çakmak’ın 10 Nisan 1950 tarihindeki ölümü, İstanbul’da dinî yönü ağır basan bir siyasî gösteriye dönüştü. Çakmak’ın ölümü karşısında iktidarın gereken saygıyı göstermediği ileri sürülmüştü. Ölüm günü radyoların matem müziği çalmaması ve buna karşılık basının Atatürk’ün ölümünde uygulandığı şekli ile siyah başlıklarla yayınlanması bir tezat oluşturuyordu. Oysa bazı gençlik grupları bu durumu protesto etmek amacı ile radyo önünde toplanmış ve polis tarafından da dağıtılmıştı. Ancak olaylarda çatışma çıkmış ve Taksim Gazinosu ile sinemaların camları hasar görmüştü. Şehir tiyatrosu zorla kapattırılmış; radyo önündeki gösteride jandarma havaya ateş açmak zorunda kamıştı. Bu arada bayrakların yarıya indirilmesi de sağlanmıştı. Çakmak’ın cenazesinde ise gençler ve subaylar tarafından nöbet tutuluyordu. Tıpkı Atatürk’ün cenazesinde olduğu gibi. 
Hilmi Uran, anılarında, radyoda matem müziği çalınmamasının nedenini Başbakan Şemsettin Günaltay’a değil, aksine onun yerine vekâlet eden Nihat Erim’in talimatına bağlıyor. Erim, Çakmak’ın güncel siyasî kimliğinin önde geldiğini düşünerek bu türden resmî bir törene gerek görmemiş. Bütün bu olaylar, yarı yarıya iktidarı protesto ve yarı yarıya da Çakmak için yapılan bir saygı ifadesi olarak kabul edilebilir.
MP’nin gövde gösterisi
Ancak ertesi gün cenazede meydana gelen olaylar daha da genişti. Çakmak için resmî ve askerî bir cenaze töreni yapılması gerekiyordu. Fakat cenazeye katılanlar buna imkân bırakmayacaklar ve cenaze, MP’nin görünmez liderliği altında, tekbir sesleri arasında dönemin en önemli dinsel ağırlıklı ve geniş siyasî gösterisi olarak gündeme gelecektir. Gösterilerin ardından sayıca kalabalık bir tutuklama da gerçekleştirilecektir. MP, Çakmak için 11 Mayıs’ta seçimlerden hemen önce mevlüt okutacaktır. Faik Ahmet Barutçu, anılarında, Nihat Erim’in olaylar karşısında MP’yi kapattırmayı önerdiğini, fakat İsmet İnönü’nün öneriyi reddettiğini yazıyor. Hüseyin Cahit Yalçın da, olayların 31 Mart’ı andırdığını belirtmişti. Belki de tarihin ironisi, MP’nin DP iktidarı sırasında laikliğe ters düştüğü için yargı kanalıyla kapatılacak olmasıdır! DP, MP’nin dinî hassasiyetine katlanamamamıştı.
Çakmak, İnönü'yü kabul etmedi mi?
Bu arada, Çakmak’ın hastalığı sırasında İnönü’nün kendisini ziyaret etmek üzere hastahaneye gelişi ve Çakmak tarafından kabul edilmeyişi, siyasî dedikodular arasına karışmıştı bile. Oysa Cihat Baban, anılarında, buluşmanın Çakmak tarafından değil, fakat yakınları tarafından ve sağlık nedenleriyle engellendiğini belirtiyor. Nihat Erim de günlüğünde bunu doğrulamaktadır. Çakmak’ın ölümünden neredeyse birkaç gün sonra yapılan 1950 seçiminde MP fazlasıyla hayal kırıklığına uğradı. Cenaze töreninin görkemi seçim sandığına hiç yansımamıştı. Mareşal’in halk üzerindeki etkisi belki de sanıldığı kadar değildi. Hayli abartılmıştı. Neyse ki Mareşal bu sonucu göremedi. Görseydi, herhalde büyük bir hayal kırıklığı yaşardı. DP, CHP’yi geride bırakırken, MP ile Mareşal’in manevî ağırlığını silip süpürmüştü. MP’nin DP hakkındaki ithamları halkta önemli bir yankı bulamamıştı. Ama yanıtlanması imkânsız bir soru hâlâ sorulabilir: Acaba Çakmak tek-parti döneminde görevi başında ölseydi, cenazesi yine böylesine görkemli olabilir miydi?
Amerikalı işadamının kaleminden Fevzi Çakmak
Asya adlı bir Amerikan dergisinde 1936 yılında yayınlanan bir yazıyı daha önce sizlerle paylaşmıştım; yazıda Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tan da söz ediliyordu. O, rejimin en önde gelenlerinden biriydi; Atatürk’e de çok yakındı. 1936 yılının sonlarında ABD’de yayınlanan bir dergide çıkan değerlendirme, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün’ün de dikkatini çekmişti: “Atatürk’ün Etrafındaki Zevat” başlıklı yazı, Türkiye’deki siyasî seçkinleri analiz ediyor; yazıda Fevzi Çakmak da önemli bir yer tutuyordu. Amerikalı bir işadamı Çakmak’ı şöyle anlatıyordu:
‘Silahlı Kuvvetler iyi ellere teslim edilmişti’
Amerikalı işadamına göre; muhtemelen Gazi’nin gerçek yetki devrini, ulusal savunma güçlerinin yeniden düzenlenmesini, donanımını ve eğitimini Çakmak’a emanet etmesi kadar iyi gösteren belirgin başkaca bir örnek yoktu. Genelkurmay Başkanı olarak Fevzi Çakmak ülkenin deniz, hava ve kara savunmasından sorumluydu. Sorumluluğu bu alanla sınırlıydı. Ancak bu alanda kendi görüşü, Gazi ile İnönü’nün ulusal politikaya ilişkin konulardaki destekleri koşuluyla ve zaten kendisine bağlı olan yüksek savunma konseyinin nihaî onayıyla üstün geliyordu. Gazi, silâhlı kuvvetlere ilişkin ayrıntılara pek az karışıyordu. Silâhlı kuvvetler, Mareşalin şahsında iyi ellere teslim edilmişti. O, Millî Savunma Bakanı’nın kendi hareket alanına çok fazla sızmasına pek tahammül eder gibi görünmüyordu. Henüz kendi yetkilerini devretmeyi başaramamıştı. Ordunun da Mareşale büyük saygısı vardı. Bu duyguya beğenilmemek gibi mutlu bir korku da karışıyordu. Çünkü, o enerjik bir kumandandı; ciddî yargı ve eylem hatalarına hoşgörü göstermezdi.
Amerikalı işadamının ilk elden gözlemi
O sırada yazarın temsil ettiği Amerikan havacılığı ile Millî Savunma Bakanlığı arasında hava kuvvetlerinin yeniden donanımı ve İstanbul ile Ankara arasında tecrübe edilecek uçuş hattı kurulması için sözleşme imzalandığı halde, yazarın bu sözleşmeyle ilgili emirlerin verilebilmesi için pek çok defalar bakanlığın onayını alması gerekmişti. Her durumda, belgeleri müsteşara, bakana, hesap ve danışma bürolarına, Maliye Bakanlığı’na ve bazen de Bakanlar Kurulu’na teslim etmeden önce bir teknik komisyonun, bir hukuk komisyonunun, bir genelkurmay komisyonunun ve bir  de satış komisyonunun imzalarını almak gerekiyordu. İlkesel olarak emirler onaylanmasına karşın, zorluk ilk imzaların alınmasında çıkıyordu. Bakanlık komisyonları  birbirlerine ve genelkurmaya öncelik veriyorlardı. Genelkurmay Başkanı’nın şahsen kendisinden gelen bir emir olmadan genelkurmay komisyonu ilk imzayı vermeye ikna edilemiyordu. Genellikle bu uğraşlar, yukarı kademelerdeki hiç kimse ilk imzanın paylaşılmayan sorumluluğunu üzerine almaya cesaret edemediği için başbakanın, hükûmetin ve Genelkurmay Başkanı’nın işin içine dahil edilmesiyle son buluyordu.
Muhafazakâr Mareşal
Bu arada, Çakmak’ın alışılmış geniş bakış açısıyla her zaman tam olarak uyuşmayan muhafazakârlık eğilimleri de vardı. Hava savunmasının değerini, bu dalın diğerlerine oranla daha da gelişmesine ön ayak olacak kadar takdir eden ilk Genelkurmay Başkanlarından olmakla beraber; Anadolu’nun kıtalararası hava yollarının transit geçişine açılmasında kolaylık gösterilmesini reddetmiş ve bunun üzerinde ısrarla durmuştu. Esnekliği, çok sevdiği Marmara Denizi’nin kayalık adacıklarına eşdeğerdi. Yakındoğu’daki İtalyan isteklerinden korkusundan, bir İtalyan havayoluna, sonrasında da yabancı bir havayoluna, geniş Anadolu platosunun üzerinden geçiş izni verme fikrine karşı kendisinde tiksinti doğmuştu.
Fırtınalarla dolu bir siyasi hayat
Mareşal, son derece istikrarlı bir şekilde uzun yıllar Genelkurmay Başkanlığı yaptı. 1920 yılında katıldığı Millî Mücadele’yi de katarsak, aralıksız yirmi dört yıl boyunca bu görevi yürüttüğünü söyleyebiliriz. Ne var ki, isteğinin aksine, 1944 yılında özel bir yasa çıkarılarak yaş haddinden emekli edilmesi, onu politik olarak İnönü karşıtı haline getirdi. İnönü karşıtlığı ise, Mareşalin 1946 sonrası siyasî yaşamını hayli istikrarsız kıldı. Halk üzerinde çok derin ve geniş bir ağırlığı olduğunu düşünüyordu. Bu bakımdan DP’nin kendisine kucak açması mantıklıydı. Ne var ki, Çakmak sadece DP milletvekili olmakla yetinemedi. Aksine, DP’nin Cumhurbaşkanı adayı olması bile ona yeterli gelmedi. Samet Ağaoğlu, siyasî günlüğünde, Celâl Bayar’ın onun için pek de itimat telkin etmeyen bir dille konuştuğunu daha 1947 yılında kayda geçirmişti bile. Bayar, Çakmak’ın hem dönemin solcularıyla, hem de demokratlarıyla birlikte olduğunu, her iki tarafı da idare etmeye çalıştığını söylüyordu. Bayar, zaten Mareşalin bütün hayatı boyunca herkesi idare etmeye alışık olduğundan da söz etmişti.
DP ile Serteller arasında 
Mareşal, bir süre sonra DP liderleriyle anlaşmazlığa düştü; onun Sabiha ve Zekeriya Sertel’le Cami Baykurt’la, yani dönemin solcularıyla siyasî yakınlaşması, DP yöneticilerini zaten fazlasıyla rahatsız etmişti. Bunun üstüne bir de DP içindeki Bayar-Menderes-Köprülü eksenine karşı Kenan Öner’in açtığı bayrağa da katıldı. Çakmak ve arkadaşları, DP’nin İnönü ile uzlaştığına ve halktan uzak düştüğüne, hatta onun danışıklı dövüşün partisi olduğuna karar vermişlerdi. Kısa sürede DP içindeki anlaşmazlık politik ayrışma ile sonuçlandı. Muhalefet, parti içi mücadeleyi yitirdi ve partiden ayrılmak zorunda kaldı. Bütün bu süreç, 1948 yılında “üçüncü parti”nin Millet Partisi’nin (MP) kurulmasıyla sonuçlandı. Mareşal, şimdi de Osman Bölükbaşı ve arkadaşlarıyla birlikte yeni partinin başkanı olmuştu. MP, hem CHP hem de DP ile mücadele etti. MP, hatta DP’yi sadece davaya ihanetle suçlamakla kalmadı; onu CHP’nin kuyruğuna takılmakla da suçladı. Bayar ve arkadaşları, “bu davanın adamı değiller”di. Davanın bayraktarlığını MP yapıyordu, başında da Çakmak. MP, DP’yi dine sırt çevirmekle de suçlamıştı. Tıpkı CHP gibi. MP, dine çok daha yakın duran bir partiydi.
Nihat Erim'in günlüğünden
İrticacılar ve komünistler el ele...
“Mareşal’in ölüsünü de istismar etmek isteyeceklerini tahmin etmiştim. Bir bahane vermemeye gayret ediyorum. İnönü’nün derhal beyanat vermesi, telgraflar, radyoda hayat ve hâtırasından bahsetme, İstanbul’a cenazesine gitmek isteyen talebeye tren tahsisi… Fakat buldular: Radyo müzik yayınını durdurmalı, bayraklar yarıya inmeli, millî matem ilân edilmeliymiş… Prof. Vasfi Raşit [Seviğ] Ankara Üniversitesi’ni tahrik ettiriyor, İstanbul’da da tahrikçiler eksik değil. Nümâyişler…”
“Ölümünü vesile yapan MP, irtica unsurları ve komünistler, bu hadiseyi iyice istismar ettiler. Cenaze dün kaldırıldı. İstanbul tam irtica günü yaşadı. Şimdiye kadar görülmemiş bir kalabalık (100.000 kişi tahmin ediliyor) sokaklara dökülmüş. Hafızlar, şeyhler, hocalar, Arapça ezanlar, ilahiler okuyarak Nişantaşı’ndan Beyazıt’a ve oradan da Fatih ve Eyüp’e kadar tabutu götürmüşler. Maalesef bu tezahürlerin önünde üniversite talebeleri yer almış. Hazin bir levha. Otuz yıl sonra laiklik inkılâbımızın imtihanı oluyor bu. Garip bir tesadüf, 1909 yılı Rumî tarihle 31 Martı (13 Nisan) ile bir gün farkla bu manzara 41 yıl sonra tekrar canlanıyor.”

İçişleri Bakanlığı olaylardan 3 hafta sonra Menemen raporu hazırlamıştı - Cemil KOÇAK


Olan bitenleri yılda bir kez yıldönümünde hatırlamak, genellikle bilinen şekilde tartışmak âdet oldu. Peki ama, tarihçilik geçmişe ilişkin bilgilerimize yeni bir şey katmak değil mi? Resmi tarih Menemen ile SCF arasında bağ kurmaya çalışır ama kronolojik olarak bu çok zordur. Çünkü Menemen olayında SCF tarih olmuştu bile.
Menemen olayından hemen sonra, aradan geçen üç hafta zarfında Balıkesir valisi Salim Özdemir Günday, 14 Ocak 1931 târihli raporunu İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya iletmişti bile. Kaya da bu raporu Başbakan İsmet İnönü’ye takdim etmişti. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan bu rapor, olayın ardından sadece birkaç gün geçtikten sonra, yöredeki siyasî gelişmelerin âdetâ röntgenini çekiyordu. Bu bakımdan çok önemlidir. Unutulmasın ki, Menemen olayından kısa bir süre önce SCF de kendisini fesh etmiş ve olaydan hemen sonra Balıkesir’de de merkez ilçede sıkıyönetim ilân edilmişti.
Durum düzelmekteymiş
Valiliğin raporunda, Balıkesir’de siyasî durumun son zamanlarda genellikle düzelmekte olduğu belirtilmişti. Balıkesir’e sonradan katılmış bulunan kazalarda Ankara’dan gelen CHP’lilerin de katkısıyla yeniden parti teşkilâtı kurulduğuna yer verilen raporda, önceden SCF’ye katılmış olanların artık faaliyetlerinden vazgeçtikleri ve “memleket mesaîsi”ne katılmaya başladıkları müjdeleniyordu. Ancak yine de Balıkesir’de CHP teşkilâtı çok yavaş ilerliyordu. Ayrıca, “muhalefet cereyanları henüz tamamen durdurulamamıştı.” Fakat son günlerde CHP’ye katılım arzusunun çoğaldığı görülmüştü. SCF, Balıkesir’de her mahalde kurulmuştu. Edremit, Ayvalık, Burhaniye ile Bandırma ve Erdek çevresinde “dinî propaganda” vardı; fakat daha çok komünist propagandaya rastlanıyordu. Oysa Balıkesir, Gönen, Susurluk, Dursunbey ve Sındırgı’da hep dinî propaganda söz konusuydu. Ama her şeye rağmen durum güvenliydi.
Valiliğe göre tarikatlar faaliyette
Valilik, tarikatların da faaliyetlerine değiniyordu; Balıkesir’de son yıllarda faaliyet gösteren tarikatlar hayli etkili olmuştu. SCF’nin oluşumundan sonra “esasen Garp rejmlerine karşı daima uzak duran Balıkesir gibi muhafazakâr bir muhitte tarikatlar mensubini ve içtimaî inkılâptan hoşnut olmayan hoca takımı” SCF’yi tutmuştu. Üstelik mükemmelen de çalışmışlardı. 23 Aralık tarihinde gerçekleşen Menemen olayından hemen sonra “hassaten tarikat cereyanları üzerinde daha fazla meşgul olunmuştu.” Halen bu işlerde elebaşı durumunda olanlar tutuklanmışlardı. Sıkıyönetim sayesinde “vaziyetten azamî istifade suretiyle bu cereyanların önüne geçilmeye” çalışılıyordu. Raporda, bu şekilde Balıkesir’de vaziyetin memnuniyet verici bir hale konulacağının kuvvetle muhtemel olduğu belirtiliyordu.
Asayiş berkemâl mi?
Elbette Menemen olayından hemen sonra kaleme alınan bir raporda, Çerkeslerden söz edilmesi belki de yadırgatıcı gelebilir. Çerkesler, ne SCF’de, ne de tarikat işlerinde faaliyet göstermişlerdi. “Halen de sakin bir vaziyette”ydiler. Fakat “hareketleri daima göz önünde tutulmakta”ydı. Valilik raporunda, sonuçta ilde cumhuriyet ve devrimler açısından dikkat çekici ve endişe verici bir harekete rastlanmadığı bildiriliyordu. Fakat sorunlar da yok demek değildi. Aksine, “içtimaî inkılâbı hazmedememiş olanlar ekseriyeti teşkil” ediyordu. “Hoşnutsuzlukları da bâki”ydi. “Yeniden bir fırsat bulup harekete geçmemelerinin temini için hükûmet ve CHP teşkilâtının daima kuvvetli bulundurulması ve azamî teyakkuz gösterilmesi” gerekiyordu.
Atatürk’ün gözüyle bakıldığında
Atatürk de kısa bir süre sonra çıktığı yurt gezisinde 8 Şubat’ta Balıkesir için şu gözlemlerde bulunacaktır: Balıkesir’de canlı ve hareketli bir halk kütlesi vardı. Merkezde CHP yönetimi “orta kıymet”te kişilerden oluşuyordu. SCF’den CHP’ye büyük ölçüde katılım olmuştu. Atatürk, SCF’ye geçmiş, sonra yeniden CHP’ye dönmüş olanlarla bizzat konuştuğunu yazmaktadır. Onlardan çok iyi izlenim aldığını bildirmektedir. Zamanında bazı CHP milletvekilleri ile CHP üyeleri, gerçekten de bu kişileri gücendirmişti, gönülleri bu nedenle kırılmıştı. Atatürk, belediye başkanının istifa etmesini istemişti. Fakat yeni seçim sıkıyönetim kalktıktan sonra yapılmalıydı. Bu noktada Atatürk âdetâ talimat da veriyordu; buna göre, sıkıyönetim olsun, Divanı Harp olsun, süresi daha sona ermeden kaldırılmalıydı; fakat bu öneri sıkıyönetimden gelmeliydi. Diğer yandan Atatürk, geçmişteki olaylara atıfta bulunarak, bazı sert eleştiriler de getiriyordu. Öncelikle vali muhakkak değiştirilmeliydi; çünkü zaaf göstermişti. Belediye seçiminde üzerine düşen görevi yapmamıştı. Balıkesir’de mevcut cereyanları izleyecek, iyi anlayacak ve “her şeye hâkim olacak” bir valiye ihtiyaç vardı. Böyle bir vali adayı bulunacak ve tayininden önce muhakkak Atatürk’ün de onayı alınacaktı.
Muhalefet CHP’ye değil CHP’lilere karşı
Balıkesir’de muhalefetin önde gelen bir ismi, bizzat Atatürk’e mektup yazarak, buradaki rahatsızlığı anlatmak istemişti. Kendisi SCF’li önemli bir yönetici ve yine Balıkesir’de yayın yapan İstiklâl gazetesinin de sahip ve başyazarıydı. Kendi ifadesiyle CHP bu ilde hiçbir başarı kazanamamıştı. Çünkü sadece iki muhalif CHP’ye katılmıştı. Muhalefet Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulduğunda bu akıma kapılmamıştı; fakat SCF kurulduğunda durum tamamen değişmişti, bunun nedenleri üzerinde durulmalıydı. Asıl sebep, CHP yöneticilerinin yarattığı olumsuz sonuçlardı. Özetle, muhalefet, CHP’nin programına ve manevî şahsiyetine karşı değildi, fakat partiyi kendisinin kişisel çıkarlarına âlet eden parti yöneticilerine karşıydı. Muhalefet bu nedenle CHP’den uzaklaşmıştı. Bu durum değişmeden muhalefetin CHP’ye geri dönmesi mümkün olamazdı.
ASKERKUBİLAY’INEMRİNİDİNLEMEDİMİ?
Menemen olayına da raporda bu şekilde atıfta bulunuluyordu: “Menemen hâdisesi günü şehit Kubilay’ın askere ‘süngü tak’ emri verdiği ve askerin bu emri ifa eylemediği işitilmişti. Eğer bu hal doğruysa, o vakit” komutana karşı söylenen bu sözle “şehit Kubilay’ın emrinin ifa edilmemesi hadisesini birleştirmek ve o surette muhakeme etmek” gerekirdi. Yine de rapora göre, Balıkesir’in kazalarında “en ufak bir irtica kokusu dahi” yoktu. Bütün muhalefet, kişisel anlaşmazlıklardan, memurların ve CHP’li yöneticilerin yönetim zaaflarından ileri gelmişti. Çözüm yolu da basitti: “Halkla daima temasta bulunarak, kendilerine rejimimizi anlatmak ve sık sık” görüşmek, konuşmak, tartışarak genel ilgiyi artırmak. Rapora göre, bu cihet CHP’nin zayıf noktalarından biriydi; esaslı zaaf noktasıydı. Zaafın da nedeniydi. CHP halka yönelmeliydi, inmeliydi. İşte neredeyse seksen yıl önce yazılmış bir CHP raporu; bugün yazılsa acaba daha farklı olur muydu? Ne dersiniz?
CHPRaporuirticayaişaretediyor
Aralarında ünlü tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın da bulunduğu bir grup CHP milletvekilinin 26 Ocak tarihli raporuna da bir göz atabiliriz. Bu rapora göre, Balıkesir’de merkez ilçe CHP’ye karşı direniyordu. Muhalefetin temel nedeni, tâ Kuvayi Milliye ve Müdafaai Hukuk Cemiyeti günlerinde “hakikaten iyi çalışmış” olan ve CHP’ye katılmış bulunan kişilerin zamanla kendilerine önem verilmediğini, yüzlerine bile bakılmadığını görmeleri üzerine, partiden ayrılmış olmalarıydı. Elbette umduğunu bulamayanlar da onlara eklenmişti. Fakat “inkılâplarımızla rejimlerimizi hazmedemeyen ve edemeyecek olan irtica kuvveti de, bu fırsattan istifadeyi ihmal etmeyerek, derhal işin başına geçmiş ve vaziyete hâkim olmuş ve bu halde sürüklediği bir kitle, bir irtica manzarası arz etmiş ve hakikatte mürteci olmayan” kişiler de yukarıda belirtilen nedenlerle onların peşinden sürüklenmişti. Bu raporda da muhalefetin önde gelen isimleri belirtiliyor ve Balıkesir’deki muhalefet liderinin doğrudan komutana bile karşı çıkabildiğinden söz ediliyordu. Anlatılanlara göre, SCF’nin faaliyet gösterdiği sırada yörenin komutanı, askerin müdahaleye mecbur kalacağı uyarısında bulunduğu sırada, “ya asker bize silah çekmezse” şeklinde bir karşılık aldığı unutulmamalıydı.
Menemen, SCF’den sonradır
Menemen ile SCF arasında doğrudan bağ kurulması, olaydan hemen sonra oldu; 1931 yılında yayınlanan lise tarih ders kitabı, Menemen ile muhalefet partisi arasında doğrudan bağ kurdu. Fakat kronolojik olarak bunu yapmak güçtü. Bu bakımdan şöyle karmaşık bir formülle durum geçiştirilmek istendi: “İrtica anasırının, yeni fırka teşebbüsünden istifadeye kalkışılarak, dünyanın ve memleketin iktisadî buhranla çarpıştığı bir zamanda gaileler çıkarabilmeleri ihtimali, yeni fırkanın başında veya teşkilâtında bulunan samimi cumhuriyetçileri, Menemen hadisesinin gerçekleşmesinden evvel ciddî endişeye düşürmüştü; bu endişe iledir ki, SCF dört [üç] aylık yaşayıştan sonra, bu acıklı hadiseden üç hafta kadar evvel” kendisini fesh etti. “İrticaın son mezbuhane [boğazlanmış] saldırısı demek olan Menemen hadisesi, bu fesih kararının ne kadar vaktinde ve isabetli olduğunu gösterdi.” Bu karmaşık formülasyon, günümüzde dahi Menemen olayı ile SCF arasında doğrudan bağlantı kuran yayınların temelini oluşturmuştur denilebilir. Fakat gerçekte SCF ile Menemen olayı arasında o dönemde bağ kurulmadı; hiçbir SCF’li üye Menemen’de yargılanmadı ve mahkûm da olmadı.

4 Ocak 2013 Cuma

Türk ocakları niçin kapatıldı Nasıl yeniden açıldı? -Cemil KOÇAK


1912 yılında kurulan Türk Ocakları’nın 100. yıldönümü nedense pek hatırlanmadı; oysa siyasi tarihimizdeki yeri çok önemlidir. 1949 yılında yeniden açıldı, ama eski gücüne hiçbir zaman kavuşamadı.

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in başkanlığında Türk Ocakları, cumhuriyetin ilk döneminde de, tıpkı II. Meşrutiyet yıllarında olduğu gibi, hayli etkin bir örgüttü. Andolu’ya yayılmış geniş bir teşkilâtı ve önemli ölçüde üyesi vardı. İktidar partisi olan CHP ile dahi yarışabilecek konumdaydı. Bu bakımdan iktidarın gözü üstündeydi. Hele daha en başından itibaren bazı üyelerinin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda yer alması, onu aynı zamanda da kuşkulu bir konuma sokmuştu. Gerek ocağın faaliyetleri ve gerekse Tanrıöver’in CHP’den bağımsız tutumu, Türk Ocakları üzerinde basında da önemli tartışmalar yaratmıştı.

Türk Ocakları SCF’ye mi kayıyor?

SCF kurulduğunda, muhalefete karşı kendisinin dışında CHP’nin dayanabileceği en önemli örgüt Türk Ocakları’ydı. O kadar ki, CHP Genel Sekreteri Saffet Arıkan partinin ve hükûmetin resmî yayın organı olan Hâkimiyeti Milliye gazetesinin ocaklar tarafından teşvik edilmesini istemişti. Bu doğaldı, çünkü örgütün 250’yi aşkın şubesi ve 30.000 kadar da üyesi bulunuyordu. Siyasî arenada önemli bir güçtü ya da en azından böyle bir potansiyel taşıyordu.

Nitekim 1931 yılı başında CHP merkezine iletilen bir raporda; Konya ve Aksaray hakkında verilen siyasî bilgiler içinde, hemen her kaza merkezinde muhakkak Türk Ocağı levhası taşıyan bir binaya rast gelinmekte olduğuna değinilmişti. Yine de ocağın faaliyetleri azdı; sadece birkaç genç burada toplanıp görüşüyordu. Hatta bazı yerlerde ocak binası aylarca kapalı kalabiliyordu. Ocak üyeleri faaliyet göstermek istiyorlar, fakat ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Bu nedenle ocaklara yön verilmesi gerekiyordu. Ellerine doğru dürüst kapsamlı programlar sunulmalıydı. Bütün bunlar hep eksik kalmıştı. Raporda daha sonra sadede geliniyordu; aslında bazı yerlerde, meselâ Akşehir Türk Ocağı’nda üyelerin duygu ve düşünceleri son derece belirsizdi. Samimi değildi. Öyle ki bu ocağın on dokuz üyesinden on sekizi bütün halinde SCF’ye katılmıştı!

Tabela var, ama giden yok

Balıkesir hakkında yazılan bir CHP raporunda ise, Türk Ocakları’nın faal ve yararlı olduğundan söz ediliyordu. Ama Erdek ve Bandırma’da örgütün metrûk kaldığı açıktı; halkın pek de rağbet etmeyeceği kişilerin yönetime girdiği ileri sürülen raporda, bu nedenle bu iki yerde ocağın etkin olamadığına değiniliyordu. Beş on kişinin bulunduğu bir oyun kulübünden ileri gidilememişti. Edirne hakkında hazırlanan bir başka raporda ise, belediye seçiminde CHP’nin aday listesine ocak yöneticisi bir avuç kişinin dışında ocak üyelerinin yarısına yakınının ilgi göstermediğinden şikâyet olunuyordu. O kadar ki, pek çok ocak üyesi iktidar aleyhine oy kullanmıştı. Unutulmasın ki, Türk Ocakları’nın ünlü isimleri Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Yurdakul ile Reşit Galip SCF’deydiler.

Ocaklar Halkevleri'ne devredildi

Sadece ocaklar değil, CHP’nin dışında bir miktar bağımsız davranabilecek tüm örgütler, Türk Muallimler Birliği ile mason dernekleri de kapatılacaktır. Bir süre sonra sıra Türk Kadınlar Birliği’ne gelecektir. Türk Ocakları, CHP içinde yer alacak olan Halkevleri’ne bizzat Atatürk’ün direktifi üzerine devredilecektir. Tanrıöver de, tek parti döneminde âdet olduğu üzere büyükelçi olarak yurt dışına gönderilecektir. Ocakların kapatılmasının nedeni, CHP’nin bu tarihten itibaren kendisi dışında hiçbir bağımsız örgüt bırakmama yönündeki kararıdır. Elbette ocakların SCF’ye olan yakınlığı da, iktidarın gözünde onu potansiyel bir muhalefet alanına dönüştürmüştü. Hatta bizzat Tanrıöver’in Atatürk’e muhalefet etmeyeceğine ilişkin güvence verdiği dahi söyleniyordu. Diğer yandan, ocakların milliyetçilik anlayışının da iktidarınki ile ne ölçüde örtüştüğü ayrı bir tartışma konusuydu; hatta ocakların dış Türklerle ilgilenmesi Turancı eğilimler olarak da tanımlanabiliyordu; bu nedenle Sovyetler Birliği’nin ocaklara karşı şikâyetçi olduğu dile getiriliyordu.

Mal varlığı açısından çok zengindi

Bir başka ilginç noktaysa, ocakların kendi kararıyla kapatılmasının tercih edilmesidir; gerçekten de 10 Nisan 1931 târihli Türk Ocakları olağanüstü kurultayı zaten ocakların CHP ile birleşmesini sağlamak adına toplanmıştı. Alınan karar gereğince Türk Ocakları’nın bütün varlığı CHP’ye geçiyordu. Bu arada belirtmek gerekir ki, ocaklar mal varlığı açısından çok zengindi. Zaten aradan geçen on yıldan daha uzun bir zamandan sonra bile hâlâ devir işlemleri bitmeyecektir!

Oysa daha 1927 yılında ocakların CHP ile devlet politikasında bir olduğu çoktan tüzüğüne yazılmıştı bile; bu hüküm, aslında kuruluşundan beri, pratikte ne ölçüde uygulanabildiği hep tartışıla gelmişse de, ocağın politika dışı kalacağını öngören ilkesine aykırıydı. Bu hüküm bile ocakların âkıbetini değiştirmeye yetmemişti!

Tek parti devri bitti; Ocaklar açıldı

Aradan uzun zaman geçti; tek parti döneminde bu konu bir daha hiç gündeme gelmedi; Tanrıöver rejimin değişmesinden sonra yeniden CHP milletvekili olmuştu; bu sırada CHP içinde de hayli ateşli bir şekilde süren milliyetçilik tartışmalarında ön sırada yer alıyordu. Tanrıöver, 1948 yılının başlarında Türk Ocakları’nı yeniden açmak isteğini belirtti. Tam bu sırada CHP’den istifa etmişti. 10 Mayıs 1949’da ocakları yeniden açtı. Açılış töreni Tanrıöver’in kendi evinde yapılmıştı. Aslında ocakların eski mal varlığını CHP’den geri almak üzere girişimde bulunmuş, fakat bundan olumlu bir sonuç alamamıştı. Ne var ki, ocakların yeniden açılması eski heyecanı hiçbir zaman bir daha yaratamayacaktır.

TANRIÖVER, MİLLİYETÇİLİK VE DİN

Tanrıöver, 1947 yılının sonlarında toplanan CHP kurultayında; Halkevleri’nin “Türk Milliyetçiliği Ocağı” haline dönüştürülmesini istemişti. Kurultayda yaptığı konuşmada da, ırk kavramının reddedilmesinin doğru olmadığını belirtmişti; aksine ırk “koskoca bir hakikat”ti. Eğer bilimsel yönden incelenirse, ırkı reddetmeye imkân yoktu.

Komünizmle mücadele için din eğitimi

Fakat bilim dışında ırka yer vermemek gerekirdi: “Devlet idaresinde kana dayanan, ırka dayanan bir idare” olamazdı. CHP’nin yeni programında milliyetçilik bahsinde “en esaslı vasfı” bu olmalıydı.
Tanrıöver, yeni dönemde dinin yeniden ele alınması gerektiğini düşünüyordu; daha 1947 yılı başında CHP’ye dinî terbiye ve ahlâk eğitiminin gereğini sunmuş, fakat bu önerisi reddedilmişti. Din eğitimi gerekiyordu, resmî okulların dışında, hükûmetin dernetimi altında, eski harflerle olmamak kaydıyla, din derslerinin verilmesinden yanaydı. Tanrıöver, imam-hatip okullarının kurulmasını istiyordu. Hatta ilâhiyat fakültesine de ihtiyaç vardı; bütün bunlar komünizmle mücadele için de vazgeçilmezdi.

Türbeler yeniden açılmalı önerisi

Nihayet Tanrıöver, türbelerin yeniden açılmasından yanaydı; CHP kurultayında yaptığı konuşmada, milliyetçiliğin vazgeçilmez bir ögesi olarak dini ve dinî duyguları öne çıkarıyordu. Türbelerin açılması bu kapsamda anlamlı olacaktı. Kurultaya verdiği önergede; “tarihî hizmetleriyle tanınmış büyüklerimizin türbelerinin açılması temennisi”ni iletiyordu; gençliğe partiler üstünde kaynaştırıcı bir milliyet duygusu verilmesi gerekiyordu.

Ahmet Emin Yalman da, 1950’de Vatan gazetesinde yayınlanan “Dinî Bir İnkılâba Doğru” yazısında Tanrıöver’i savunuyordu: “Son yirmi sekiz yıl içinde ibâdet hürriyetine tecâvüz edilmemiş olmakla beraber, Türkiye’de yaşayan Müslüman vatandaşlar için vicdan hürriyeti başka sahalarda tecavüze ve tatile uğramış, en iyi ve hayırlı maksatlarla bile olsa, dinî bir gaye etrafında topluluk kurmak yasak edilmiştir. İş bu kadarla da kalmamış; laiklik esası çiğnenerek, dinî mevzulara bir takım müdahaleler yapılmıştır.”

...VE SONUNDA DP’YEKATILIYOR

Samet Ağaoğlu, “Babamın Arkadaşları” adlı anılarında Tanrıöver’in CHP’den istifa etmeden önce de DP’ye hayli yakın durduğunu anlatıyor. Ondan sonra DP’ye daha da yakınlaşmıştı. Nitekim 1950 seçiminde DP listesinden bağımsız milletvekili adayı olacak ve yeniden meclise girecektir. Ağaoğlu’nun bu saptamasını doğrulayan bir başka işaret de, bizzat DP Genel Başkanı Celâl Bayar’ın yeniden açılışının üzerinden sadece birkaç hafta geçtikten sonra ocağı ziyaret etmesi ve eski üyelik kaydının yenilenmesini istemesidir. Ocağın hâtıra defterine şöyle yazmıştı: “İnkılâp arkadaşım Hamdullah Suphi Tanrıöver’in nezdinde geçirdiğim değerli zamanın hâtırası olarak”; aynı gün üyelik kaydını da yaptırmıştı.Bayar, Tanrıöver’in demokrasi mücadelesindeki önemli yerine de temas edecektir; daha DP kurulmadan önce CHP içinde demokrasinin kurulması yolunda verdikleri mücadelede Tanrıöver’in kendilerinden yana tutum almasından övgüyle söz edecektir. Nihayet Fuat Köprülü de, daha Dörtlü Önerge’nin görüşüldüğü sırada Tanrıöver’in kendilerinden yana çıktığını anlatacaktır.

31 Aralık 2012 Pazartesi

Sarkis Torosyan’ın acaip hikayesi - Cemil KOÇAK


Hakan Erdem’in yeni kitabı, Torosyan’ın uyduruk anılarının usta bir tarihçinin elinde nasıl didik didik edilebildiğini gösterdi; yine de “anılar”ın 1947’de yayınlanması bende başkaca sorular da uyandırmadı değil.
Sarkis Torosyan’ın fantezi dünyası sayılabilecek “anılar”ı, Hakan Erdem’in usta tarihçiliği karşısında geldiği yere, yeniden tarihin tozlu raflarına kalkacak. Burası tamam da; acaba bu “anılar” niçin 1947 yılında yayınlandı sorusu pek sorulmadı. Ben bu soruya tamamen spekülatif bir yanıt vereceğim; elbette yanıtımın doğruluğundan asla emin değilim; ama tarihçinin bir görevi de, kesin olarak bilemese de, sorusuna yanıt bulmaya çalışmaktır. Hatta bazen soru sormak, yanıtın kendisinden daha önemlidir.
Sovyetler, Ermenileri 1945'te hatırlamıştı!
1915 sonrasında Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (ESSC), Moskova’nın denetimi altında eski defterlerden hiç söz etme imkânı bulamamıştı. O zamanlar Türk-Sovyet ilişkilerinin altın günleriydi ve böylesine yaralayıcı olayları hatırlamak doğru olmazdı. Ne var ki 1945 yılında konjonktür değişmişti artık. Moskova, Türkiye’den üs ve toprak taleplerinde bulunmaktan geri kalmamıştı. Abidin Daver, Cumhuriyet gazetesinde şöyle yazıyordu: “Ermeni istekleri denilen şeylerin hulâsası şudur: Kars, Ardahan, Sovyet Ermenistanı’na ilhak edilmeli; Türkiye’de yaşayan Ermeniler Türk boyundurluğundan kurtarılmalı ve dünyada yaşayan bütün Ermeniler bu büyük Ermenistan’da iskân edilmeli imiş.”
Dışarıdaki Ermeniler Sovyetler Birliği muhalifi
Nitekim ABD’nin Moskova Büyükelçisi Harriman da, her ne kadar Türkiye’nin doğusunda hiç Ermeni bulunmasa da, SSCB içinde bulunan ESSC’yi temsil eden bir Ermeni yayılmacı hareketinin daha şimdiden varlığını hissettirdiğini belirtiyordu. Bu hareket güçlü bir şekilde devam ederse, ölümcül bir Türk öfkesinin taşmasına da neden olabilirdi. Sovyetler Birliği dışındaki bazı Ermeni gruplarının Sovyet aleyhtarı yaklaşımlarına karşın, tarihî Ermenistan sınırlarının yeniden oluşturulabilmesi ve ESSC’nin güçlendirilmesi için yapılacak bir seferin, ESSC dışındaki Ermenilerin de desteğini alabileceğini yazıyordu.
Türkiyeli Ermeniler Sovyetlere göçüyor
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Wilson, 1945 yılı sonunda, Sovyetler Birliği’nin açıklamalarına dayanarak, ESSC’nin yurt dışında bulunan Ermenilerin ülkeye göçmen olarak dönüşünü kolaylaştırıcı yardımda bulunacağını haber veriyordu. Bu arada Türk basınında yayınlanan haberlere bakılacak olursa, Türkiye’de yaşayan Ermeni asıllı Türk vatandaşlarından ESSC’ye göçmen olarak gitmek isteyecekler varsa, bunlar Sovyetler Birliği’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na müracaat etmekteydiler ve nihayet 200 kadar Ermeni asıllı Türk vatandaşı göçmenlik için kaydını yaptırmıştı.
Rus Konsolosluğu önünde uzun kuyruklar oluşuyor
Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Feridun Cemâl Erkin, Wilson’a yaptığı açıklamada, kendisine ulaşan bilgilere göre bu sayının 200’ün çok üzerinde olduğunu söylemişti. Erkin, Sovyetler Birliği’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nun yeni göçmenlik kayıtları da yapmakta olduğunu ilâve etmişti. Sovyetler Birliği’nin İstanbul Başkonsolosluğu, Ermeni asıllı Türk vatandaşlarını ESSC’ye göçmen olarak kayıt etmek için hayli etkili bir kampanya yürütüyordu. Erkin’in tahminine göre, Sovyetler Birliği’nin amacı bir hayli yüksek sayıya ulaşan göçmeni ESSC’ye götürmekti. Wilson, Sovyetler Birliği’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nun ESSC’ne göçmen olarak gitmek isteyen Ermeni asıllı Türk vatandaşlarının kayıtlarını alma sürecine ilişkin bilgi de veriyordu. Müstakbel göçmenler binaya teker teker alınıyor ve bu nedenle binanın bulunduğu sokakta uzun kuyruklar oluşuyordu. Bu sırada doruğa çıkan duygular, sokak olaylarına ve provakatörlerin eylemlerine neden oluyordu.
Wilson Ankara'yı uyarıyor
Wilson, Dışişleri Bakanı Hasan Saka ile yaptığı görüşmede bu konunun da ele alındığını yazıyordu. Wilson, Saka’ya Ermenilerle ilgili her türlü olaydan kaçınılması yolundaki ve bu nedenle çıkabilecek her türlü olayı engellemek gerektiği yönündeki ümidini bir kez daha açıklamıştı. Wilson, hiç kuşkusuz 4 Aralık 1945 Tan gazetesi olayına değinmeksizin benzer bir olaydan söz ediyordu. Wilson’un yalnızca Ermenilerle ilgili bir olaydan kaçınılması gerektiğini vurgulaması ve bu arada Tan gazetesi olayından hiç söz etmemesi anlamlıdır. Büyük bir ihtimalle Türkiye’de yaşanabilecek bir “Ermeni Olayı”, Tan gazetesinin başına gelenle karşılaştırıldığında, Batılı devletler arasında benzer şekilde suskunlukla karşılanamaz, görmezlikten gelinemezdi. Wilson, Ankara’nın bu konuda gereken önlemleri alması gerektiğini söylemişti. Saka da, her türlü önlemin alındığını ve hiçbir sorun çıkmayacağı konusunda içinin rahat olduğunu belirtmişti.
İsteyen Sovyetler’e gidebilir
Saka, Türk Hükûmeti’nin bir basın açıklaması hazırladığını ve bu açıklamasında, ESSC’ye göç etmek isteyenlerin özgür olduğunu ve pasaportlarını alabilmeleri için gereken bilgiyi edinebileceklerini belirteceklerini söylemişti. Saka, elindeki bilgiye göre yaklaşık 1.500 Ermeni asıllı Türk vatandaşının Sovyetler Birliği’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na başvuruda bulunmuş olduğunu da haber vermişti. Saka’ya göre başvuranların pek çoğunun Türkiye ile ilişkisi bulunmuyordu. Bu kişiler, Türk vatandaşı olmakla birlikte, Türkiye’de ikâmet de etmiyorlardı. Saka’ya göre, bu kişiler Türkiye’de herhangi bir yatırımı bulunmayan maceracılardı. İçişleri Bakanı Hilmi Uran da, Türkiye’de yaşayan Ermeni asıllı Türk vatandaşlarının istedikleri takdirde pasaportlarıyla ESSC’ye göç edebileceklerini açıklıyordu.
'Ermeniler neden farklı muamele gördüklerini şimdi anlıyor mu?’
Vatan gazetesine göre, ESSC’ye göç etmek için İstanbul’da 160 Ermeni asıllı Türk vatandaşı kayıt yaptırmıştı. Hüseyin Cahit Yalçın’a göre, bu gelişme, Ermeni asıllı Türk vatandaşlarının “Türk vatanına ne kadar yabancı olduklarını açığa vurmuş olmaktan” ileriye geçemezdi. Yalçın, ardından da şu soruyu soruyordu: “Şimdi Ermeni arkadaşımız burada neden farklı bir muamele görmekte olduklarını anlıyor mu?” Yalçın’ın bu sorusu, aslında Türkiye’de yaşayan Ermeni asıllı Türk vatandaşlarına uygulanan ayrımcılığın açık bir itirafıydı. Âsım Us da, Vakit gazetesindeki yazısında “uzun zamandan beri ruhlarda uyumuş bulunan hisler söz halinde ortaya dökülüyor” diyordu. Us, “Ermeni [asıllı Türk] vatandaşlar[ı] 1914 harbinden bugüne kadar Türkiye’nin karşılaştığı tehlikeler içinde kendileri tamamiyle Türklerle beraber olmuşlar mıdır?” diye soruyordu. Ona göre, Birinci Dünya Harbi’nde “Türkiye Ermenileri’nden birçoğu düşman memleketlerin safına” geçmiş ve “Türk ordularını silâhla arkasından vuranlar” olmuştu. Millî Mücadele’de de “yine aynı şekilde Ermenilerden fenalık edenler” görülmüştü. Görüldüğü gibi, 1915 “Ermeni Meselesi” bir kez daha resmî bakış açısından dile getiriliyordu. Us şöyle diyordu: “Anlaşılıyor ki, Ermeniler arasında geçmişi unutmak istemeyen bir az[ın]lık cemaat arasında âdetâ zaman zaman bir Türk düşmanlığı varmış gibi bir manzara yaratmakta[dır]. Çokluğunun Türk idaresinden memnun olduklarına şüphe etmediğimiz Ermeni vatandaşlarımız, aralarından bu gayri memnunları ayırarak Ermenistan’a gönderebilirler ve böylece kendi kendilerini tasfiye etmiş olurlar.”
Aman yeter ki olay çıkmasın!
1946 yılının hemen başında Feridun Cemâl Erkin, Wilson’a Sovyet Gürcistanı ile Ermenistan’ından gelen toprak taleplerine karşı düzenlenen gösterilerin hiçbir şekilde düşmanca ya da provakatif karakterde olmayacağını söylemişti. Wilson’un özel bir sorusu üzerine Erkin, Ermenilere karşı hiçbir gösteri yapılmayacağına ilişkin güvence vermişti. Bu garantinin özellikle ABD’ye verilmesinin nedeni, muhtemelen ABD’nin Ermeniler konusundaki özel hassasiyetiydi. Türkiye’de yaşayan Ermenilerin güvenliği Washington açısından kamuoyu baskısı yaratabilirdi.
Torosyan’ın iddiaları Türk tezlerine o kadar da aykırı değil
Sanırım bu hava Torosyan’ı da harekete geçirmiş olabilir. Ermeni meselesinin bu sırada hareketleneceğini düşünmüş olabilir. Hele “anılar”ında yazdığı gibi, 1915’i İngiltere, Fransa, Rusya gibi emperyalist devletlerin ihanetine ve hainliğine bağladığına göre, bu durumda o sırada Ermenilerin gerçek dostu olarak yalnızca sosyalist Sovyetler kalıyordu. Moskova, 1945’de Ermenileri aradan geçen otuz yıldan sonra hatırlayan tek (üstelik sosyalist) ülkeydi. Yazar bu gelişmelerin kitabının satışını artıracağını da düşünmüş olabilir. Yanılmış olduğunu biliyoruz. Belki de soğuk savaşın bu aşamasında ABD’de Sovyet yanlısı olmak doğru bir politik tercih değildi!
Torosyan’ın “anılar”ı uyduruk; ama 1915 hakkındaki kanaati muhtemelen hakiki ve aslında bu katliamdan dolayı Türkleri değil de, emperyalistleri, İngiltere ile Fransa’yı esas suçlu ve “gerçek katiller” olarak itham ediyor. Türkler olsa olsa emperyalizmin “maşası”ydı ona göre, yani ancak ikinci derecede suçlu sayılabilirdi. Bir bakıma millî Türk tezine o kadar da aykırı değil yani, Torosyan’ın yazdıkları.
ELÇİLİĞİN ACİL TALEBİ
1946 yılının yaz aylarında Türkiye’nin Batum Başkonsolosluğu’ndan iletilen bu rapor; Batum’daki Ermeni gösterilerini yansıtması bakımından önemlidir; güvenlik bakımından memurların tabanca talep etmeleri de dikkat çekicidir. Belki biraz abartılmış olabilir, ama Sovyet yetkililerine rağmen bu türden bir “gösteri” elbette mümkün olamazdı!