Prof. Nevzat Tarhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Nevzat Tarhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2013 Pazar

Tarhan'dan gençlere altın tavsiyeler dizisi... Prof. Nevzat Tarhan

Prof. Dr. Nevzat Tarhan hayatın baharında olan, henüz daha yeni yeni hayata atılma gayretindeki gençlere en büyük hazineyi sunuyor. Onlara yaşamlarının her anında fayda sağlayacağı altın değerinde tavsiyelerde bulunuyor.
Timaş Yayınları’ndan okuyucusuyla buluşan “Var mı beni anlamak isteyen” isimli kitabından yararlandığımız Prof. Dr. Nevzat Tarhan gençlere sesleniyor.

İnanca iman sendromu-Prof. Nevzat Tarhan


Prof. Dr. Nevzat Tarhan kitabında insanın inandığı konunun gerçek olup olmadığını merak etmemesi olarak tanımlıyor “İnanca İman Sendromu” nu. Çünkü Tarhan’a göre inanan bir insan, inandığı şeyin gerçekliğini merak etmiyor ve araştırmıyorsa bu inancı temel bilimsel ilkelere uymayacaktır. İnanma ancak sorgulayarak gerçekleştiğinde kalıcı oluyor.
Timaş Yayınlarından okuyucusuyla buluşan “İnanç Psikolojisi” isimli kitabında Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan,” Dünyanın yaradılış gayesi nedir? İnanç geni var mı? Din bir takıntı mı? Ruh nasıl bir programdır? Bilim ne zaman dinin alanına müdahale eder?…vs. birçok konuya açıklık getiriyor.
Rektör Tarhan bunun yanında bir de inanca iman sendromuna dikkat çekiyor. İnanan bir insanın, inandığı şeyin gerçekliğini merak etmiyor ve araştırmıyorsa; bu inancı temel bilimsel ilkelere uymayacağından bahseden Tarhan, inancın hakikatine dair sorgulama olmadan o bilginin yaşamı şekillendirmesinin zor olacağına vurgu yapıyor.

İnanca İman Sendromu başlığında Tarhan;
“Bu konuda Tanrı Yanılgısı kitabının yazarı Evrimsel Biyolog Richard Dawkins’n haklı bir yaklaşımı vardır: Dawkins, “Hıristiyan inanışlarının gerçek olup olmadığına dair en ufak bir ilgi duymadığını” söyleyen İngiliz politikacı Tony Benn için, Filozof Daniel Dennett’in “İnanca İman Sendromunun tipik bir örneği”, demektedir. Bu sözle kastedilen mananın, insanın inandığı konunun gerçek olup olmadığını merak etmemesidir. Dinî inanışları yalnızca ahlakî boyutuyla değerlendiren, etik açıdan rehber edinilemeyecek bir inancın bilimsel dahi olsa değersiz kılınacağı bu görüş; geleneksel, klasik diyebileceğimiz din anlayışıdır.

Gönül kapılarımı kine kapattım -Prof. Nevzat Tarhan


Hz. Mevlânâ, oğluna şöyle nasihat eder: “Eğer daima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma! Düşmanını sevmek, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle, o düşman senin dostun olur. Çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönle yol vardır.”
Musa aleyhisselâmın düşmanı Firavun, İsrailoğullarını helâk etmek için ordusunu hazırlar ve Musa peygamberin düşer peşine. İsrailoğulları Cenab-ı Hakk’ın yardımı ve inayetiyle Kızıldeniz’e kadar gelir. Ancak Kızıldeniz ile Firavun’un ordusu arasında çaresizce kalır İsrailoğulları. Önlerinde sonsuz maviliğiyle Kızıldeniz, arkalarında ise gözünü kin bürüyen Firavun’la ordusu vardır. Bu manzara karşısında Hz. Musa (as) asasını denize vurur ve ordusunu ikiye ayrılan Kızıldeniz’den geçirerek selâmete ulaştırır. Firavun’la askerleri, kin ve düşmanlıklarını yenemeyerek takibe devam ederler. İkiye ayrılan denizden geçebileceklerini zannederler. Kızıldeniz önce kapanmaz, sonrasında birleşmeye başlar. Firavun ve ordusu kinini, hırsını, düşmanlığını da yanına alarak okyanusun derin sularına gömülür. Onların denizde boğulma sahneleri ise Kur’an’da şöyle anlatılır: “Bunun üzerine o, askerleri ile birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.” (Taha-78) Firavun kadar gözümüzü kin bürüyüp kızgın çöllere düşmesek de dünya hayatında bu gibi manzaralarla karşılaşabiliyoruz. Zira savaş ve zulümler buna örnek değil mi?

İnternette Çevrimiçi Hayatta Çevrimdışı - Prof. Nevzat Tarhan


Masa başında, evde, okulda, metroda teknolojinin eskimeyen yüzü internet her an elimizin altında. Bir ‘tık’la dünyayla kesintisiz iletişime giriyor, oturduğumuz yerden tüm ihtiyaçlarımızı giderebiliyoruz. Dünya artık küçük bir köy, bizler o köyün yeni sakinleri. 
           Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Yıl 1993 aylardan Nisan. Bilgi çağının olmazsa olmazlarından internet; bilimsel araştırma yapmaktan iletişime, alışverişten fatura ödemeye kadar hayatımızın her alanında. Sanal dünya kendi kültürünü, dilini ve ahlâkını oluşturma çabasında. Haliyle bu da kültürel değişime kapı aralıyor. Bu dünyada yaşayanlara ‘internet sakinleri’ desek tuhaf kaçmaz sanırım! Zira insanlar yüz yüze görüşmek yerine internetten görüşmeyi tercih ediyor. Yeri geliyor eşler dahi bu şekilde haberleşiyor. Çocuklar da sanal dünyayla çok erken tanışıyor. Henüz “anne-baba” diyemeden ellerine mouse veriliyor: “Oğlum al bir de sen tıkla!” İnsanların birçoğu artık zamanının büyük bir kısmını bilgisayar başında geçiriyor. Tabii bu durum birçok sıkıntıyı da beraberinde getiriyor. Şiddet, kumar, nefret söylemleri sosyal ağlar aracılığıyla kolaylıkla yayılabiliyor. Bu da toplumu en çok da gençleri tehdit ediyor.

Şiddet Aİleyle Bağdaşmıyor - Prof. Nevzat Tarhan


Her gün bir şiddet olayına şahit oluyoruz. Bazen yolda yürürken bazense televizyon ekranında bir mağdur ve bir zanlı çıkıyor karşımıza. Ancak bizi en çok zulmeden kişinin, şiddet görenin en yakını olması yaralıyor.  
        Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Üzerine sımsıcak ekmek buğusu sinen, elini omuzumuza koyduğunda bütün kötülüklerden emin olduğumuz kişi o. Sevgisini derinlerde yaşayan, bizim için herkesten çok kaygılandığı halde simasında sadece bir çift ciddi gözle hatırladığımız. Nerede olursak olalım yaşadığımız yeri dünyanın en güvenli yerine dönüştüren kahramanımız… Babamız. Onda Rabb’imizin Rahman isminin emarelerine rastlarız. Şefkatle kol kanat gerişi, rızkımız için döktüğü alın teri ve yılların hoyrat rüzgârlarına karşı önümüzde bir dağ gibi duruşu Rahman isminin tecellilerinin fiiliyata dökülmesinden başka bir şey değil.

11 Mart 2013 Pazartesi

Rüya uykuyu koruyor - Prof. Dr. Nevzat Tarhan


Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan “RÜYA” biyolojik ve psikolojik yönünü Edebiyat ve Düşünce Dergisi “DEĞİRMEN” de yazdı…
DEGİRMEN
Uyku, ruhun bedenden ayrıldığı an, yarı ölüm. Hayatımızın yaklaşık üçte birini uykuda geçirmekteyiz. Bu da 60 senelik bir ömrün 20 senesi demektir. Günlük çalışmalardan yorgun düşen insan bedeninin ve sinirlerinin dinlenme zamanı olan uyku, kişinin yaşamını derinden etkiler.

Psikiyatr Nevzat Tarhan: : Üzüntülü kişiyi teselli etmeyin!!!


Psikiyatr Nevzat Tarhan: `Teselli edici sözler kişinin üzüntüsünü azaltmaz, aksine artırır. Önce kişilere üzülme, yani kendilerini ifade hakkı tanımak gerekir.`


Üzüntü Duygusu Nedir?

İnsanlar zaman zaman kendilerini üzüntülü ve mutsuz hisseder. İşinden ayrılmak, sevdiğini kaybetmek veya başarılı olamamak üzüntüye yol açan başlıca yaşam olaylarıdır. Kısaca üzüntü normal yaşamın olumsuz duygularından bir tanesidir. Nasıl bir kişinin fiziksel bütünlüğü bozulduğunda ağrı hisseder ise psikolojik bütünlüğü bozulduğunda da üzüntü, sıkıntı hisseder.

23 Aralık 2012 Pazar

Gençler olayları neden farklı anlar - PROF.DR. NEVZAT TARHAN


Anacı erkek, babacı kız, ehl-i keyf genç modelleri örneklerinin artması “Hata nerede?” sorusunu sordurtuyor.

Ergenlik dönemine girilen 10-12 yaşlarından olumluluk dönemine geçilen 20-22 yaş arasındaki dönem insan hayatınının farklı bir dönemidir.

Aşağı yukarı 10 yıllık dönem delikanlı kız, delişmen erkek davranışı nedeniyle güzel tuhaflılıklar, şaşırtıcı tepkileri ile dikkati çeker. Hatta bazı psikologlar normal şizofrenik dönem olarak tanımlarlar bu dönemi.

Çünkü bu yaş dönemi beyin, beden, zihin bağlantılarının oluştuğu bir dönemdir.

Gençlerde mantıksal kararları veren sol beyinle, duygusal kararları veren sağ beyin arasında ahenkli “network” oluşumu henüz oturmamıştır. Beyin ağsal yapısının organize hâle gelmesi yıllar alan süreçtir.

Hatta “Anacı” erkek veya “Babacı” kız çocuklarında bu ağsal yapının olgun hâle gelmesi 40 yaşlarını bile bulmaktadır.

Hatta bazı kültürlerde zevkçiliğin yüceltilmesi, ön beyin bölgesindeki yürütücü işlevlerden sorumlu bölgelerin yeterli gelişmemesine, dolayısı ile dürtü kontrolü bozukluğu olan “hemen şimdici” anlık zevklerin peşinde koşan bir gençliğin yetişmesine sebebiyet vermektedir.

İnsan beyninde hayat boyu gelişme gösteren ödül-ceza sistemi yukarıda sözünü ettiğim anacı erkek, babacı kız ve keyifçi, zevkçi gençler de farklı gelişmektedir.

Anacı erkek, babacı kız çocuk ebeveyni ile sağlıklı ve güvenli bağlanma ve ayrışma sürecini işletemez.

Atalarımız “Kız evden gider oğlan elden gider” derken aslında yaygın korkuyu ifade etmişlerdi.

Her insanın çocukluk dönemlerinde aile içerisinde ilişkilerde oluşturduğu “hayat senaryoları” vardır. Bu senaryolar zihnimizin derin kayıtlarında yazılıdır.

İnsanoğlu hayatın yeni dönemine girdiği zaman kazanılmış senaryoları yeni duruma göre güncellemesi gerekir. Senaryolar, ilişki biçimleri aynı kalsa bile baş aktörler, oyuncular değişmiştir.

Evden uzak okul hayatı başladığında hayata yeni oyuncular katılmak zorundadır. Evlenildiğinde ata ikiden dörde çıkmıştır, kardeş sayısı birden artmıştır. Okulda yeni iyi ve kötü karakterler kurguya dahil edilmiştir.

Düşünce katılığı ve duygu kısıtlılığı olan bu gençler yeni duruma uyum sağlayamazlar her şeyi annelerine veya babalarına sorma ihtiyacı duyarlar. Onların onayı olmadan karar veremeyen bu gençlerde özerklik duygusu gelişmemiştir.

Bu durumun çaresi gençlerin ve ebeveynlerin karşılıklı ilişkilerine önyargısız bakışı sağlayabilmelerindedir.  Gençler anne ve babalarına hem bağlı ve saygılı hem de özerk ve bağımsız birey olmayı başarmaları için farkındalık ve kendini tanımaya yönelik zihinsel çabaları yeterlidir. Zihin eğitimlerinde yol aldıkça kendilerini gerçekleştirmeyi de başarabilirler.

Zevkçi gençlerin zihin eğitimi ise çok daha zordur.

Modernizm yağmur ekti, fırtına biçiyor. Psikiyatri kongrelerinde aile içi şiddetin ve bağımlılığın çok konuşulması tesadüf değil.

Gençlerin tek ilgi alanının bilgisayarlar olması rastlantı değil. İnsanlarda “ödül yetmezliği sendromu” oluştu.

Yemeğe doymayan, sevgiye doymayan, lükse doymayan, eğlenceye doymayan, estetik tatminsizlik içinde hep almak isteyen vermekten hoşlanmayan genç tipi özellikle gelişmiş ülkelerin düşünürlerini endişelendiriyor.

Freud “Haz peşinde koşmak yaratıcı faaliyetin en büyük kaynağıdır” derken, Adler “Kendi üstünlüğünü isbat etmek yaratıcı faaliyetin kaynağıdır” der. Yine  Varoluşcu felsefe “İnsan koşulsuz özgürdür, bencil dürtüler hayatın anlamını oluşturur” derken insanı beyin- zihin denkleminde ödül yetmezliği sendromuna sokacaklarını hiç öngörmemişlerdi.

Gençlerimiz şunu bilmeli: Sosyal davranışlarımızın temelini oluştururken modernizm bizi yanlış yönlendirdi. Fakat yeni modernizm ise, yeni çözümler sunuyor.

O halde gençlerimiz; kısa vadeli zevkler yerine orta, uzun vadeli zevkleri,

parasal, estetik ve cinsel zevkler, orgazma ulaşamamanın çığlığı olan gürültülü müzik ve çılgın yaşantıya varan hisler yerine, merak, hayret, esenlik, kendini gerçekleştirmek, sosyal ideallere hizmet etmenin hazzını öncelikleseler geleceklerine daha çok hizmet etmiş olacaklar.

Evet gençler! Yeni bilim anacı, babacı olmayın ama evden giderken elden gitmeyin de diyor.

“Evladım ölçülü ol, hayatta tadı güzel başka zevkler de var” diyen babalarımızın kulakları çınlasın.

5 Ekim 2012 Cuma

İsimler karakter oluşumunu etkiliyor -PROF.DR. NEVZAT TARHAN


Seçilen isimler kişinin karakter yapısı üzerinde etkili. Gerek aile gerekse çevre ismin anlamı paralelinde kişiye davranırsa o anlam kişiyle özdeşleşir hale geliyor.

 Kişi isminin ifade ettiği anlamı rol model olarak alabiliyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan isim seçimi konusunda çok çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Tarhan aileleri de uyardı.
Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhanisimlerin karakterler üzerindeki etkilerini Samanyolu Haber Televizyonu’nda değerlendirdi.
İsimlerin kişilik gelişimi ve kişilik yapısında etkisi olduğunu ancak bunu herkes için söylemenin doğru olmadığını ifade eden Prof. Dr.Nevzat Tarhan ismin, kişide tanımlama yapmasına ve zihinsel kurgu oluşturmasına neden olduğunu söyledi. Zamanla kişinin ismiyle özdeşleşir davranışlarda bulunabileceğine dikkat çeken Tarhan, kişilerin ismine uygun davranmak konusunda kendini şartlandırabileceğine, kişiyi isminin ifade ettiği anlamı ya da kişiyi rol almaya ittiğine vurgu yaptı.
Anne ve babaların çocuklarını severken güzel sözlerle sevmesi gerektiğine de dikkat çeken Tarhan aksi halde zihinde yapılan kodlamalarla kişilerin o role büründüklerini kaydetti.
Vural, savaş, volkan, alev gibi isimlerin kişilerde anlamlarına ilişkin etki yaptığının da altını çizen Tarhan, aile ve çevredekilerin kişilere isimlerinin anlamına paralel davranışlarda bulunması halinde o kişilerde saldırganlık, agresiflik, heyecanlılık…vs. tepkiler gelişebileceğini söyledi.
Güzel isimlerin kişilerde güzel rolleri getireceğini belirten Tarhan isim verilirken iyi düşünülmesi gerektiğini kaydetti. Tarhan isimlere ilişkin örnek de verdi.
“Heyecan isimli bir hastamız vardı. Bayılma ve krizler görülüyordu kendisinde. Çünkü ismini duyunca heyecan isminin kendisinde cinleri çağrıştırdığını söylüyordu. Bu çağrışımla bir korkuya kapılıyordu. Cinin toplumdaki anlamı nedeniyle tedirgin oluyordu. Daha sonra aile bu kişinin ismini değiştirdi.
Mesela Muhammed ismi Osmanlı zamanında, yakın dönemde çok kullanılmadı. Çünkü o isme uygun, yakışır davranamazsa kişi saygısızlık etmiş olur düşüncesiyle Mehmet ismini kullanmışlar hep. Çünkü kişi taşıdığı isme uygun davranamazsa o ismi karşı tepki de geliştirebiliyor.”
Aileler çocuklarına isim verirken karakter oluşumu üzerindeki etkisini göz önünde bulundurarak isim vermeleri gerektiğini vurgulayan Tarhan, çocuğun 10-20 yıl sonra toplumda kendini nasıl hissedeceğini ailenin öngörmesi gerektiğini söyledi. Tarhan ailelerin çocuklarına toplumsal kabul görmüş isimlerin vermeleri gerektiğini, çocuğun kişilik bölünmesine sebep olacak isimlerden uzak durulması gerektiğini hatırlattı.
Bugün Almanya’da Hitler isminin çocuklara verilmediğinin de altını çizen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bulundukları zamanın kahramanı olarak görülen ancak bugün kuru bir kahramanlıktan öte gidemeyen, zulüm ve gözyaşına neden olmuş Cengiz gibi isimlerin de çocuklara verilmemesi gerektiğini de dile getirdi. Tarhan aileler çocuklarının acımasız, merhametsiz zulüm sever biri olmalarını istemiyorsa bu gibi isimlerden uzak durması gerektiğini söyledi.

11 Eylül 2012 Salı

Ümit hırsızlığı mı? Gençliğimiz gerçekten mutsuz, kızgın ve vicdansız mı yetişiyor?-Prof. Dr. Nevzat Tarhan


Güncel siyaseti sadece politika olarak yeterli gören gelecek kuşakları korumaya, insani ve sosyal değerlerimizi güçlendirmeye yeterli kaynak ayırmayan siyasilerimizin vebal altında olduklarını da hatırlatmak istiyorum.

WHO yani Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı açıklama dünyanın öfke ve mutsuzluk puanı en yüksek olan genç kuşağının Türkiye’de olduğu yönünde idi. WHO web sayfasını inceledim böyle bir kaynak bulamadım. 
Basına yansıyan haber metni şöyleydi;
“Birleşmiş Milletler’e bağlı olan Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyanın en kızgın gençlerinin Türkler olduğunu açıkladı. Bu ay sonunda tamamı açıklanacak rapordan İsrail’in Times of Israel adlı haber sitesine sızan ilk bilgilere göre Türk gençleri öfke sıralamasında ilk sıraya yerleşiyor.
Milliyet Gazetesi'nde yer alan habere göre 34 ülkenin incelendiği raporda, en öfkeli gençlerin yaşadığı ülkeler ise sırasıyla Türkiye, Yunanistan, Romanya, Ermenistan ve İsrail olarak açıklandı. Mutluluk Endeksi adlı raporda en mutsuz gençlerin bulunduğu ülkelerin de Türkiye, Ukrayna, Polonya, Letonya ve Kanada olduğu belirtildi. Endekse göre en mutlu gençlerin yaşadığı 3 ülke ise Ermenistan, Makedonya ve İsrail olarak açıklandı. 4 yıl süren araştırmada yaşları 11 ila 15 arasında değişen gençlerden yaşamları hakkında 0 ila 10 arasında bir puan vermeleri istendi. NTV MSNBC 6 Eylül 2012” 
Türk basınında Serdar Turgut, Balçiçek İlter gibi birkaç yazar dışında konu yorumlanmadı veya tek yönlü verildi. 
Bugün ‘Dünya İntiharı Önleme Günü’ ve intihar artışında küresel bir krizden söz ediliyor. WHO tarafından 15-19 yaş arasında intiharların trafik kazasında sonra en büyük ölüm sebebinin olduğu duyuruldu. Ergenlik çağına girmek üzere olan gençlerin anne ve babaları haklı olarak çocuklarının geleceği konusunda endişeye kapılıyorlar. 
Bütün bu haberler önümüzdeki yıllarda küresel krizlerin ruhsal ve toplumsal boyutlarının gözardı edilmemesine dikkati çekiyor. Ancak Türkiye’de gençlerin dünya gençleri içinde en mutsuz, en kızgın ve en vicdansız olduklarına dair kıyaslamanın doğruluğunun sorgulaması gerektğini düşünüyorum. 
90 sonrası genç kuşakların uyuşturucu, internet bağımlılığı, şiddete yönelme gibi konularda risk altında olduğu hep vurguladığımız bir bilgidir. Ancak bunun Ermenistan ve İsrail’e göre Türkiye’de ilk sırada olması için özel bir gerekçe bulamıyorum. 
Eğitim sistemimizin sorumluluğu,
Gelişmiş ülkelere göre bizim eğitim sisteminin etnik ayrımcılığı beslediği, seçilmiş paranoyalarla iç tehdit, işgal ihtimali vurgusu, bölücülük gibi dost düşman algılamasını desteklediği gerçeği dikkati çeken bir bulgudur. “Ya sev ya tek et, Türkün Türkten başka dostu yoktur… gibi önce korku duygusu uyandırıp sonra kendi ırkının üstün ırk olması ile yalancı bir rahatlık veren Hitler dönemi mirası eğitim sistemimizi hiç kimse değiştiremiyor. Bu sistem ırkçı dizilerin gençler arasında yaygın olmasını açıklamaya yeter. 
Toplumumuzun çoğunluğunu sağ veya sol kültürel olarak muhafazakâr kitleler oluşturuyor. Kültürel muhafazakârlık da yaşam tarzı korkuları vardır. Bu kitlelerde korku duygusunun eğitim sistemimizin demokrasi vurgusu yetersizliği nedeniyle devam ettiğini biliyoruz. 
Ikçılık doğası gereği öfke ve yok etmekle beslenir. Belki bazı alt gruplarda bu etki vardır ancak bütün istatistikleri değiştirecek dünyanın genel gidişinden farklı bir etkiyi açıklayacak bir veri bulamadım. 
Adı geçen araştırmanın tam metnini ve Türkiye’deki partnerini bulabilirsek bu sorulara cevap verebiliriz. Ancak haberin içinden bazı soru cevaplar cımbızla çekilip Türk toplumunu demotive etme, karamsar senaryolar yazdırma ve ümitleri çalma amacında olanların kışkırtmalarını da göz önüne almalıyız. 
Özgüveni azaltıp bizi geriletmek mi istiyorlar?
Yunan, Ermeni ve İsrailli gençlerini öfkeli ama mutlu, Türk gençlerini öfkeli ve mutsuz olarak tanımlayan bu çalışma veya haber yapılma biçimi bana hiç yabancı gelmedi. “Biz adam olmayız, geri bir toplumuz” algısını ve bu oyuna gelen Cumhuriyet aydını tipini devam ettirme çabası. Bu oryantalist tutum güven vermiyor. 
Diğer taraftan kapital sisteme yakıt üreten Hollywood popüler kültürü gençlerimizi küresel krize doğru sürüklemektedir. 
Güncel siyaseti sadece politika olarak yeterli gören gelecek kuşakları korumaya, insani ve sosyal değerlerimizi güçlendirmeye yeterli kaynak ayırmayan siyasilerimizin vebal altında olduklarını da hatırlatmak istiyorum. 
Anne babalar endişelenmesinler çocuğunuz evi ve sizi seviyorsa yanlış yapsa da tekrar dönüyor. Siz çocuğunuzla sağlıklı iletişim kurabiliyorsanız sorunlar bir şekilde çözülüyor. 
Endişelenmeyelim ama dikkatli olalım ve kesinlikle insanı ayakta tutan en temel duygu olan ümit duygusunu yitirmeyelim. 

9 Ağustos 2012 Perşembe

Öfke cinayetlerinden kopya cinayetlere Tanrı kompleksi - Prof. Nevzat Tarhan

Rakı şişede durmadığı gibi şiddette film stüdyolarında kalmıyor.

Maalesef,  istatistiksel olarak aile içi şiddet gibi bireysel şiddet olayları ve katliamlar gibi toplu şiddet olayları gittikçe artıyor.

Şiddet olaylarındaki artışta film stüdyolarındaki şiddetin stüdyoda kalmadığını söyleyenler olduğu gibi sosyal değerlerin zayıflamasının ana sebep olduğunu savunanlar da var. 

Gerçek nereden baktığınıza göre farklı farklı yorumlanacak ama hepsinin ortak özelliği öfke cinayetleri olması ve bu kişilerin akıl hastası olma oranının çok düşük çıkmasıdır.

20 nci Yüzyılın ilk yarısında toplu cinayetler çok azdı 'Dünya Savaşları'nı saymazsak. İlk örnek 1913 yılında Almanya'nın Degerloch kasabasından Ernst  Wagner karısı ve dört çocuğunu öldürdükten sonra Mühlhausen kasabasına gidip dokuz kişiyi daha öldürüyor gerekçesi insanların kendisi ile dalga geçmesi.

Son 10 yılda literatüre girmiş 26 toplu cinayet varken ondan önceki 10 yılda 11 toplu cinayet bildirildi. (Kaynak:New York Times, David Brooks )

Son örnekleri  Norveç’te yaz kampını kurşun yağmuruna tutan Anders  Breivik’in 69 kişiyi öldürmesi ve ABD Colorado’nun Aurora şehrinde 12 sinema seyircisinin öldürülmesi olayları oldu.

Warner kardeşler yapımı, Tarantino’nun yazdığı, Oliver Stone’nin yönettiği  “Katil Doğanlar” filmi gerçek olaylara en korkutucu etki eden film olarak suçlanıyordu. Son “Kara Şövalye” filmi ile yeni bir örnek daha eklendi. Bu olaydan sonra basına yansıyan bilgilere göre benzer filimlerin gösterim tarihleri ertelendi veya sinema basma sahneleri flimden çıkarıldı.

İyi ve kötünün ayırt edimediği bir gelecek hayali kurduran, zevk için adam öldüren iki sevgiliyi anlatan filimden sonra kopya cinayetlerin işlenmesinin tesadüf olması imkansızdı.

2002'de “Matrix” filmi yeni bir şiddet türü yarattı. Matrixten kaçmaya çalıştığını söyleyen bazı şizofren olguların suç işlemeleri kopya cinayet olarak dikkati çekti.

Katillerin zihin yapıları incelendiğinde aile içi şiddet işleyenlerin genellikle öfke kontrolsüzlüğü ile dürtüsel ve fevri olarak suç işledikleri anlaşılıyordu.

Toplu cinayet işleyenler ise titiz planlamacıydılar ve sinema ve TV'den daha çok etkileniyorlardı.

Ruh halleri incelendiğinde de özsaygılarının ağır darbe aldığına dair ciddi inanışlarının olduğu ortak özellik olarak dikkat çekiyordu.

1- Dünyanın geri kalanı tarafından yeteri kadar anlaşılamadığını düşünmek,
2- Kendilerinin özel, önemli, üstün olduklarına dair abartılı görüş sahibi olmak,
3- Başarısızlık, işten çıkarılmak, karşı cins tarafından reddedilmek, boşanma, okul başarısızlığı gibi hayat olaylarını “Aşırı incinmiş gurur ve şeref” olayı olarak yorumlayarak narsisistik yaralanma yaşamak,
4- Suçu işlemeden önce titiz planlama yapmak,
5- Dünyanın kendisi gibi yeteneklerin değerini bilmediğine inanmak,
6- Harekete geçmeden önce çoğu defa bir kişiyle bile olsa paylaşma ihtiyacı,
7- Olaydan önce kendilerini gergin hisseden bu kişilerin katliamdan sonra kendilerini çok huzurlu hissetmeleri,
8- Katliam esnasında denetimin kendilerinde olduğunu hissederek “Tanrı Kompleksi” duygularını tatmin etmeleri ve rahatlamaları,
9- Çoğu defa olaydan sonra yaşanacak şeyleri düşünmemeleri,
10- Çoğu defa intihar etmeleri veya kahraman gibi kolayca teslim olmaları ve yapmak istedikleri açıklamaya odaklanmaları.

Ortak psikolojik özelliklere sahip cinayetler insandaki “Özdenetim” mekanizmasını sağlıklı kullanıp kullanmama ile yakından ilgilidir. Hitler’de de Tanrı Kompleksi diyebileceğimiz Narsisistik kişilik yapılanması (Büyüklük Hastalığı) vardı.

Herşeyi kontrol etmek isteyen insanlarda ya aşikar ya da gizli bir kibir vardır. Bu kişiler öfkelerini biriktirirler. Eğitimli değillerse ya duygularını bastırıp kendilerini tüketirler yahut ani tepkilerle şiddete başvururlar ya da eğitimliyseler titiz planlamalarla kötülük, suç, şiddet, katliam yaparlar.

Çözüm "Kişisel Koçluk Eğitimi”

Şiddet olaylarını azalmasını istiyorsak ilkokuldan itibaren “Kişisel koçluk eğitimi”ni hem kendimize hem de çocuklarımıza öğretmemiz gerekir. 

Polis görevlendirmeleri, sığınma evleri, korumalar verilmesi sadece sonuçlara yönelik uygulamalardır. Sebepleri düzeltmek için yeni nesillere psikososyal destek vermekten başka çaremiz yoktur.

Kadınların kendisini reddetmesini tolere edemeyen Texaslı George Hennard arabasını bir restorana çekip 14 kadın 8 erkeği öldürmüştü. Kendisinin yeteneklerine değer verilmediğini düşündüğü mezun olduğu okulunun kimya laboratuvarına gidip 15 kişiyi öldüren 17 yaşındaki Tim Kretschmer benzer ruh hali ile hareket etti. 

İçlerdeki Tanrı Kompleksi'ni eğitmek herhalde bu çağın önemli bir ihtiyacı olacak.

3 Ağustos 2012 Cuma

Üç yuva yıkıcı: İçki, kumar ve iç mimar! -Prof. Dr. Nevzat Tarhan


Mobilya mağazasında kocası ile kavga eden çarşaflı kadını düşündükten sonra bu yazıyı yazma ihtiyacını hissettim. Sade yaşamanın güzelliğini kaybeden bir kültür bizim kültürümüz olmazdı.


İç mimari mesleği ile uğraşanlar yanlış anlamasınlar ancak mesleklerinin bazı risklerini onlara anlatmak istiyorum. 

Özellikle iç mimari ve tasarım üretiminde önde olan İtalya, İspanya’nın süratle krize yönelmesi bazı sosyal hastalıkları bize hatırlattı. 

Bu üç sosyal hastalık aile de ve ülke de ekonomininçöküşünün görünmeyen psikososyal nedenidir. 

Batının  “Hedonizm, Egoizm ve Komfortizm” hastalıkları çöküşün işaretleri olarak düşünülmelidir. Bu sosyal hastalık belirtileri bizde de çokça rastlanır oldu. 

Zevkçiliği, bencilliği ve kişisel rahatını yücelten bireylerin çoğunlukta olduğu hiçbir aile mutlu olamaz, hiçbir kurum devam edemez ve hiçbir toplum ayakta kalamaz. 

Bu üç hastalığın sonucu… 

İnsanların tembelleşmesi, lüks ve eğlencenin yüceltilmesi, görev ve sorumluluk duygusunda azalma olması, israfın, aç gözlülük ve doyumsuzluğun yaygınlaşması, sosyal ilişkilerde saygının ve empatinin değerini yitirmesi, bencilliğin teşvik edilmesi sonucu toplum da bazı değerler geriler. 

Sevgi, saygı, güven, merhamet ve sorumluluk değerleri zarar görür. 

Halkın düzene sevgi ve güveninin zayıflaması ile birlikte toplumda adalet ve dürüstlük duygusunun gerilemesi sonucu gelir dağılımının bozulması ortaya çıkar. 

Ahlaksız ticaret, 

İlkesiz politika, 

Faydasız ilim, 

Emeksiz zenginlik, 

Vicdansız haz ve 

Çilesiz dindarlık varsa  “hedonizm, egoizm ve komfortizm” sosyal hastalıkları bu değerleri bozmuş demektir. 

Kredi kartı tuzağı 

Kredi kartını hazır nakit gibi algılaması ve kredi kartına taksit adı altında tuzak uygulamalaralışveriş çılgınlığını teşvik ediyor. Karşılıksız sermaye olan kredi kartlarının bankaların gelirlerinin dörtte birini karşılaması tesadüf değildir. 

Tüketici davranışını etkileyen sosyal hastalıklar insanda temel özdenetim mekanizması olan “İstek ve ihtiyaç” dengesini bozulmasına sebep oluyor. Hoşuna giden bir kıyafet, ev eşyası, kişiye özel tuzakları ihtiyacı olmayan şeyi almamız sonucunu doğuruyor. 

Yetinme duygusu yani kanaat hissini zedeleyen modern yaşam tasarruflu yaşamayı eski kafalı olmak olarak sundu. 

“X” kuşağı gençlik 

Yemeyeceksen, harcamayacaksan, neden kazanıyorsun? diyen eşler şirketleri batırmaya devam edecekler. 

Hatta bir genç çalışanımız iyi maaş aldığı halde işten ayrılmıştı. Kalite standartları gereği neden ayrıldığını öğrenmek istedik ve sorduk aldığımız cevap ağzımızı açık bıraktı. 25 yaşındaki genç “Burda iyi kazanıyorum ama harcamaya zamanım olmuyor neden çalışayım ki?” demişti. 

Amacı yemek içmek ve eğlenmek olan “X” kuşağı gençlere insani değerleri öğretmek ve yüksek idealler vermekten başka çözüm gözükmüyor. 

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Adalet duygusunu bozan üç tehlike! -Prof. Nevzat Tarhan


12 Eylül 1980 darbecileri Atatürk milliyeçiliği adı altında Atatürk istismarı yaparak kendini Türk olarak hissetmeyenlere ayrımcılık yaptılar.


Ulus devlet ideolojisi ayrımcı bir ideolojidir, adalet duygusuna zarar vermektedir ve mevcut anayasa ile toplumda güven inşa edilemez. 

Güneydoğu’da toplumsal barışın bir türlü sağlanamamasının, Güneydoğu insanının terörist gruplara sessiz kalmalarının sebebini iyice anlamadan Güneydoğu sorununu çözemeyiz. 

Aşağıda adı geçen yayınlarda görüldüğü gibi adalet duygusu bilim adamlarının araştırma konusu olmaya devam ediyor. 

(Fehr, E., & Fischbacher, U. (2003). The nature of altruism. Nature, 425, 785-.791, Henrich, J. et al. (2010). Markets, religion, community size, and the evolution of fairness and punishment.Science, 327, 1480-1484.) 

Medeniyetin çit yapmakla başladı 

İnsanı medenileştiren ilk davranışın “Alet keşfetmek” olduğunu söyleyenlere karşı insanı medenileştiren ilk davranışın “Çit yapmak” olduğunu söyleyenleri doğrulayan bulugularla karşı karşıyayız. 

İnsanoğlu akrabaları dışında topluluklarla alışveriş temasına başlaması ile birlikte adil davranma ihtiyacı ile tanıştı. Adil davranmamanın sonuçlarını yaşamaya başladı. 

Yukarıdaki araştırmalardan çıkan sonuçlara göre ekonomik oyunlar kullanılarak yapılan araştırmalar da “İnsanların hiç tanımadıkları ve bir daha karşılaşmayacaklarını bildikleri kişilerle işbirliğine giriştiğini ve bu ilişki sırasında adil olmayan bir davranışla karşılaştıklarında kendilerine para kaybettirse bile bu davranışı cezalandırdığını” göstermiştir. 

Adalet duygusunun kaynağı konusundaki bilimsel çalışmalar adalet duygusunun tıpkı “İyi, güzel, mükemmeli sevme duygusu” gibi insanda genetik olarak kodladığını doğrulamaktadır. 

Hz. Adem’in bir oğlu diğer oğlunu öldürdükten sonra toprağı kazarak gömmeyi kargadan ilham alarak öğrenmişti. İlk insanda herhalde kendi hakimiyet alanına çit örmeyi hayvanların idrarı ile sınır çizmesinden öğrendi. 

Ancak hayvanlar tok oldukları zaman başkaların sınırlarına saygı gösteririken insan oğlu açgözlü ve hırslı davranarak parasını gücünü zalimce kullanmaya yatkın davranıyor. 

İnsanoğlunun adalet duygusu ile başka duyguları arasında “zıtların dinamik dengesi” ni sağlayabilmesi ölçüsünde tekamül ettiğini söyleyebiliriz. 

Bilim ırkçılığı savunmuştu 

1900’lü yıllarda Sosyal Darwinizm ile bilim adalet duygusuna zarar verecek görüşler sunarak “Irkçılığı” savundu. Hitler bundan etkilenerek ırklar hiyerarşisi oluşturdu, kendi ırkını en üste oturttu. Bilimin desteğini de alarak faşizm doktrinini geliştirdi. İnsanlık tarihinin en kanlı savaşlarına sebep olundu. 

1948’de bilim yanlışı fark etti ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile ırk kökenli ayrımcılık reddedildi. Bunun tek istisnası Türkiye’dir. 

Türkiye anayasası 12 Eylül darbe  anayasasıdır ve maalesef  ırkçılığı destekleyen bir anayasadır. Atatürk Milliyeçiliği adı altında Atatürk istismarı yapılarak kendisini Türk olarak hissetmeyenlere ayrımcılık yapılmaktadır. Ulus devlet ideolojisi gelişmiş ülkelerde ve çağdaş sistemlerde  ikinci dünya savaşı ile terk edildi,  biz hariç. 

Anayasayı değiştirmeden Güneydoğu insanının adalet içinde yaşayacağı duygusunu kazanmasını sağlayamayız. 

Adalet duygusuna zarar veren ÜÇ TEHLİKE şunlardır; 

1-Diğer kimlikten nefret, 

2-Kendi kimliğine aşırı muhabbet, 

3- Menfaat hırsı oldukça o toplumda  kavga bitmez. 

Bu anayasa böyle kaldıkça Güneydoğu insanının hayatına güven inşa edemeyiz. Türk ve Kürt ırkçılığından vazgeçmeyenler anayasayı değiştirmemek için ellerinden geleni hatta Türkiye’de yeni istikrarsızlıkları dahi göze almayı devam ettireceklerdir. 

DERİN DEVLET 

Türk ırkçısıdır. Kürt sorununu çözmeye çalşanlar, Orgeneral Eşref Bitlis, Turgut Özal’ın içinde olduğu faili meçhul cinayetlerin aydınlanması için anayasanın değişmesi gerekmektedir. 

Bu anayasa darbeci ideolojiye cesaret ve dayanak vermektedir. 

Güneydoğu konusunda samimi olanlar ve olmayanların anlaşılması gerekmektedir. Burada  ölçü anayasayı çağdaş anayasa yapma konusunda söylem düzeyinden  eylem düzeyinde icraatlar ile anlaşılacaktır.