İbrahim Kiras etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbrahim Kiras etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2013 Salı

İstanbul’un fethini neden kutluyoruz-İbrahim Kiras

Garip olan taraf şu ki Osmanlı döneminde resmi kutlamalara konu olması düşünülmeyen bu günü cumhuriyet döneminde resmi törenlerle kutlamaya başladık. Fethin 500’üncü yıldönümüne tesadüf edecek olan 1953 yılı yaklaşırken gündeme getirilmişti bu konu. Gerçi 500’üncü yıl öyle büyük coşku ve debdebeyle kutlanamadı. Demokrat Parti hükümeti son anda Yunanistan’la ilişkilere zarar verebilir gerekçesiyle resmî kutlamadan vazgeçmişti.
Ama aşağı yukarı o tarihlerden bu yana her yılın 29 Mayıs günü İstanbul’un fethini kutlamak gelenek halini aldı.
Bir de tabii o tarihlerden bu yana “İstanbul’un fethini neden kutluyoruz? Adamların memleketini işgal etmişiz, bir de utanmadan kutlamasını yapıyoruz” diyerek bu işe karşı çıkanlar var.
Kutlama yapan kesimin maalesef bunlara verecek doğru dürüst cevabının olmaması bu düşünceyi haklı kılmıyor. Çünkü “fetih” kavramına askeri işgal anlamı verdiğinizde Osmanlı tarihinin özünü anlamanız imkânsız hale gelir.
Esas itibarıyla İslami içerik taşıyan “fetih” kavramını bizzat fetih taraftarlarının yanlış anlamlandırıyor oluşu ise apayrı bir mesele.

Mısır’da darbeyi kim neden destekliyor? İbrahim KİRAS

Mısır’da önceki gün gerçekleşen askeri darbeye karşı dünyada ve bölgede bazılarımızı şaşırtan tepkiler ortaya çıktı. Darbeye karşı çıkan veya destek veren kimi aktörler sürpriz oldu birçoğumuz için. Mesela İhvan-ı Müslimin kökenli siyasi iktidarın “dini kimliği” yüzünden devrilmesine “dini kimliği”belirgin bir devlet olan Suudi Arabistan’ın destek vermesi şaşırtıcı bulundu. Aynı şekilde Mısır’daki Selefilerin askeri darbeyi desteklemelerine de ilk etapta anlam veremeyenler oldu. Hatta Ezher Şeyhi’nin Kıpti Kilisesi Patriği ile beraber askerlerin yanı başında durup seçilmiş cumhurbaşkanının “görevden alınma” kararına fiilen onay ve destek vermesi tuhaf bulundu.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Yavuz Sultan Selim-İbrahim Kiras

İstanbul Boğazı’na yapılacak üçüncü köprünün adı tartışılıyor şimdi de. Bizzat Cumhurbaşkanı tarafından açıklanan isim Yavuz Sultan Selim olunca bazıları bu tercihe itiraz ederek söz konusu Osmanlı padişahının “Anadolu’da Alevi katliamlarını gerçekleştiren hükümdar” olarak tanındığı için bu adlandırmanın doğru olmadığını ileri sürdüler. Bazıları da Suriye ve İran krizlerini hatırlatarak bölgede mezhep ayrışmasına dayalı bir siyasi bloklaşma tehlikesi söz konusuyken bu ismi gündeme getirmenin sakıncalarına dikkat çektiler.

3 Mayıs 2013 Cuma

Ermeni meselesinde doğrular ve yanlışlar-Ermeniler ve Kürtler-Kürtlerle Ermenilerin ilginç hikâyeleri-İbrahim Kiras

Ermeni meselesinde doğrular ve yanlışlar


1915 olayları insanlık namına başımızı öne eğdirmesi gereken türden olaylardır. Maalesef hem Türkler hem de Ermeniler açısından... diye yazmıştım birkaç sene önce, yine bir “24 Nisan” yıldönümünde. O gün bugündür değişen bir şey yok. Yine herkes kendi siyasî pozisyonuna veya esen rüzgâra göre bu konuda “fikir” açıklamaktan geri durmuyor. Tarihi realiteler kimsenin duruşunu değiştirmeye yetmiyor. O yüzden ben de söyleyecek yeni bir şey bulamadığımdan, kusura bakmazsanız, Batılıların “kendinden alıntı” dedikleri şeyi yaparak daha önce yazdıklarımın ikinci baskısını sunacağım:
Osmanlı Devleti’nin yedi düvelle savaş halinde olduğu yıllar... Osmanlı ordusu sekiz ayrı cephede savaşıyor. Kafkasya’da, Sina’da, Yemen’de, Galiçya’da... Çanakkale cephesinde dünya tarihinin en kanlı savaşlarından biri yapılıyor.

Bombalar boş yere patlatılmaz-İbrahim Kiras


Boston Maratonu’nda yaşanan patlamanın ardından iki gün bile geçmeden Teksas’taki bir fabrikada gerçekleşen patlamayı duyunca birçok kişinin aklına aynı eyaletin yine aynı bölgesinde 1993 yılında yaşanan trajik olay geldi. Benzerleri Amerika’da bolca bulunan Davidian Kültü’ne mensup bir dinî grubun yaşadığı çiftlik evini aramak isteyen FBI ajanlarıyla tarikat üyeleri arasında silahlı çatışma çıkmış, sonuçta çiftlik evinin yanmasıyla 76 kişi ölmüştü.
Elbette Boston saldırısının duyulmasının hemen ardından hatırlanan bir diğer olay 1995’teki Oklahoma City bombalaması. 168 kişinin hayatını kaybettiği bu korkunç olayın günümüzle benzerliklerinin başında o zaman da olayın failleri olarak “İslamcı teröristlerin” aranmasıydı. Çünkü 1993’deki Dünya Ticaret Merkezi bombalamasının sorumlusu olarak aşırı İslamcı bir grubun ortaya çıkarıldığı henüz unutulmamıştı. Bu yüzden ancak ABD vatandaşı Timothy McVeigh’ın Oklahoma olayının faili olduğu anlaşılınca ülkedeki Müslümanlar biraz nefes alabilmişlerdi o tarihte.

Saraydaki liberal-İbrahim Kiras

Prens Sabahattin
Merkeziyetçilerle adem-i merkeziyetçiler arasındaki ihtilafı Gordion’un düğümünü kesen Büyük İskender gibi bir kılıç darbesiyle çözen Fatih’ten sonra Osmanlı Devlet düzeni sıkı sıkıya merkeziyetçi bir yapıya büründü ve neredeyse son dönemlere kadar bu konuda herhangi bir karşıt görüş gündeme gelmedi.
Osmanlı mahalli idarelere değil ama merkezden atadığı mahalli idarecilere geniş yetkiler tanıyarak uzak vilayetlerin yönetimiyle ilgili problemleri halletme yoluna gitmişti. Ne var ki Osmanlı’nın son döneminde merkeziyetçilik yeniden tartışma konusu oldu. Çünkü son derece geniş bir coğrafya üzerinde hüküm süren bir devletin, özellikle o günün şartlarında, bugünkü ölçüde merkeziyetçiliği sürdürmesini zorlaştıran etkenler ortaya çıkmıştı.

28 Mart 2013 Perşembe

Vatikan komplosu - İbrahim KİRAS


Dünya üzerinde komplo teorilerine en fazla konu olan kurumların başında Vatikan gelir. Çünkü yapısı gereği politik entrikaların ve dolayısıyla komploların bol olduğu bir yer Katolik Kilisesi. Vatikan’ın tarihi entrikalarla, cinayetlerle skandallarla dolu...

Çanakkale’de kim kiminle savaştı - Tarih bilen akıllı olur - İbrahim KİRAS

                                           Çanakkale’de kim kiminle savaştı 

Bugünlerde, fırsattan istifade, İngiliz propagandası ağzıyla “Ne işimiz vardı Çanakkale’de” yazıları da çıkacaktır. “Almanların aklına uyup İngilizlere savaş ilan etmeseydik onlar da buralara gelmezdi canım” yazılarını geçen senelerde çok okuduk. İngiliz-Fransız-Rus ittifakının asıl amacının başta İstanbul olmak üzere Osmanlı topraklarının paylaşılması olduğunu bilmeyenler için makul bir itiraz elbette.

11 Şubat 2013 Pazartesi

PKK: Yedi kocalı Hürmüz-İbrahim KİRAS

Geçen hafta Paris’te üç PKK’lı kadın yöneticinin öldürülmesi olayı “PKK’nın Avrupa kanadı” diye bir realiteyi yeniden hatırlamamıza yol açtı. Avrupa’nın birçok ülkesinde ayrılıkçı ve şiddet yanlısı Kürt gruplarına barınma ve örgütlenme imkânları sağlanıyor öteden beri. En başta Almanya ve Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde PKK’nın resmi veya gayrı-resmi büroları var. Türkiye’nin diplomatik baskıları sonucunda çoğu ülkede PKK’nın terör örgütü olarak tanınması sağlandığından genellikle gayrı-resmi...

17 Ocak 2013 Perşembe

Peki ya sokaktaki adamın millet tanımı-Asabiyet-Türkiye’nin yüzde kaçı Türk?İbrahim Kiras


         Peki ya sokaktaki adamın millet tanımı

Başbakan Erdoğan’ın önceki günkü grup konuşması sırasında “Biz millet olarak istiklal ve hürriyete yeryüzündeki diğer milletlerden daha fazla aşığız, daha tutkuluyuz” dedikten sonra, “Millet diyorsam bir etnik kökeni, bir inanç grubunu kasdetmiyorum. Bu topraklar üzerinde millet 75 milyonun tamamıdır “açıklamasını yapma ihtiyacı duyması boşuna değil.

Çünkü millet kavramı, en azından bazı aydınların dilinde milletin dilinde ve zihninde olduğundan başka anlamlar taşıyor bugün. Çünkü bazı aydınlarımızın zihninde “millet” kavramının karşılığı yok. Birbirlerinden etnik kimlikleri itibarıyla ayrışan birtakım farklı insan toplulukları görüyorlar çevrelerine baktıkları zaman. Onları birleştiren özellikleri ise görmüyorlar nedense.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Necip Fazıl önce şairdir - İbrahim KİRAS


Necip Fazıl’a yönelik kampanyanın belirli bir “zamanlama” çerçevesinde planlandığını düşünenlere hak vermemizi gerektirecek çok alamet var. Ama bu kampanyanın kısa zamanda boşa çıkması, arzu edilen etkinin oluşmamış olması çok daha önemli bir noktayı ortaya çıkardı.

Bu kampanyayı yapanların akıl edemedikleri gerçek Necip Fazıl’ı sevenlerin, onu kendi değerler dünyasının simgelerinden biri olarak görenlerin “üstad”larını -başka grupların kendi önderlerine yaptıkları şekilde- put gibi görmedikleriydi.
Necip Fazıl 1940’lı yıllardan itibaren yerli/milli kültür ve inanç değerlerine bağlı geniş bir kesimin sözcülüğünü üstlendi; o dönemde seslerini duyurma imkânları kısıtlanmışların dili oldu; “sessiz yığınların sesi” oldu.

Bütün bunların karşılığında o geniş kitleler nezdinde büyük saygı gördü, o kitlenin seçkinleri tarafından “üstad” olarak benimsendi. Ama “yanılmaz, yanlış yapmaz” bir önder olarak görülmedi. Söyledikleri ve yaptıkları “ne söylese, ne yapsa bir hikmeti vardır” diye kutsallık zırhına sokulmadı; eleştirilemezlik makamına oturtulmadı.
Nitekim yakın tarihle ilgili bazı yorumları da güncel siyasetle ilgili kimi tavırları da nezaket ölçüsü içinde hem sağlığında hem de ölümünden sonra eleştirildi, eleştiriliyor. Hatta dini konulara ilişkin bazı yaklaşımları bile sevenlerince reddedilebiliyor. Mesela Hamidullah ve Mevdudi gibi çağdaş İslam düşünürlerine veya Mehmet Akif’e yönelik bilinen olumsuz tutumunu paranteze alarak Necip Fazıl’a sevgi ve saygısını sürdüren insanların sayısı az değil.
Hatta bunların da dışında, ideolojik çizgisine mesafeli duranlar arasında bile “şair Necip Fazıl”ın dünyasına yakınlık duyanlara rastlayabiliyorsunuz. Bizi “otel odalarında kimsesiz can verenlere” ağlamaya çağıran bir şaire karşı ilgisiz kalamayacak kadar duyarlı ruhları olan insanlar bunlar.
Bu tartışmalar sırasında pek akla gelmedi ama, NecipFazıl her şeyden önce şairdir. Hem de Türk şiirinin belli başlı köşe taşlarından biridir. Dahası -hiç değilse bana soracak olursanız- modern şiirimizin babasıdır.
***
Çağdaş Türk Şiiri, hem biçimsel yönden hem de başlıca izlekleri bakımından geleneksel şiirimizden tamamen ayrı özellikler ve nitelikler taşıyan, neredeyse yeni bir tür olarak ortaya çıkmıştır. Yeni derken modern şiiri kastediyoruz.
Modern şiiri kadim şiirden ayıran niteliklerinin başında kişisellik yer alır. Şairin kişisel/öznel deneyimleri modern şiirin temel kaynağıdır. Diğer taraftan, edebiyat eleştirmenleri ve şiir kuramcıları “modern şiir”in ayırd edici özelliklerini ortaya koymak için öncelikle bir takım “temalar” üzerinde dururlar.
Modernliğin getirdiği sıkıntılar, şehir hayatından -hatta bazen dünya hayatından- duyulan sıkıntı ve kaçma arzusu, cinsel tutkuların aleni ifadesi, görünen gerçeklikten kuşku duyma, saçmaya ve çirkinliğe gösterilen ilgi... gibi konular modern şiirin başlıca temalarıdır.
Bunlar aynı zamanda Türk şiir geleneği içinde NecipFazıl’dan itibaren karşımıza çıkan temalardır. Necip Fazıl bu anlamda modern şiirin ilk örneklerini vermiş olan şairimizdir. 
Necip Fazıl’ın Türk şiirine getirdiği bu temaların bir kısmı sonraları Tarancı ve Dağlarca’nın şiirlerinde de -yine Necip Fazıl’ın etkisiyle- bir ölçüde kendini gösterse de modern şiirin karakterini belirleyen özellikleri Türk Şiiri’nde bir bütünlük içinde görebilmek için 1950’li yıllara, yani İkinci Yeni’nin çıkışına kadar beklemek gerekecektir.

Ama 1950’ler geldiğinde NecipFazıl artık çok farklı bir noktada bulunmaktadır. Sosyal ve siyasal alanda yürüttüğü o dillere destan mücadelesi bireyselliğinin, birey olarak dünya karşısındaki duruşunun -yani “modern” şiirin- önünde yer almaktadır artık.
***
Nota Bene: Yaklaşık yirmi yıl önce karaladığım ama o günden beri bir türlü yayınlanamayan uzunca bir metinde ayrıntılı olarak tartışmaya çalışmıştım “modern Türk şiirinin doğuşu” meselesini ve bu bağlamda NecipFazıl şirinin yeri konusunu. Bir gazete yazısında ise ancak bu kadar değinebiliriz böyle bir konuya.

8 Ocak 2013 Salı

Müslüman Anadolu Düşmanlarından Necip Fazıl'a Topyekün Saldırı - www.buyukdogu.net

Habertürk adlı gazete kağıdının, Büyük Doğu Mimarı Necip Fazıl'ın Menderes'e yazdığı mektuplar üzerinden karalama, itibarsızlaştırma ve iftira kampanyası başlatması akabinde topyekün bir Necip Fazıl düşmanlığı baş gösterdi.


02.01.2013 tarihli Habertürk gazetesinde Abdullah Kılıç imzası ile yayınlanan ve basın tarafından 2013 yılının "Bomba Haber"i olarak lanse edilen Necip Fazıl'ın Menderes'e yazdığı mektuplar haberi üzerinden başlatılan karalama, iftira ve Necip Fazıl nezdinde Müslüman Anadolu'yu itibarsızlaştırma kampanyası 3 gündür aralıksız devam etmekte.


2013 yılının "Bomba Haberi" olarak takdim edilen haber aslında Habertürk'ün Bomba bir  Haber hırsızlığı. Zira bu haber 2006 yılının eylül ayında Zaman Gazetesinde Erdal Şen tarafından "Yassıada Belgeleri" adı ile yazı dizisi şeklinde yayınlanmış, içeriğide Habertürk'de ki iddialar ile doldurulmuştu. 

Üzerinden 7 yıl geçen bu iddianın bugün tekrar ısıtılıp gündeme taşınması, basında ve kamuoyunda büyük yankı uyandıracak şekilde takdim edilmesi, aslında haberin servis edildiğinin açık delili olarak dikkatimizi çekmekte. 

Bu hususu basın ilkeleri açısından değerlendiriyor ve haberi çalıntı, yayıncılarını ise hırsız olarak niteliyoruz.

Gelelim Habertürk adlı gazete kağıdının Bomba Haberine;

Üsttede belirttiğimiz gibi iddialardan haberdar olduğumuz için mektuplar ve içeriği bizi pekde etkilememiştir. Asıl rezillik Habertürk adlı gazete kağıdının manşetine "Necip Fazıl'dan Menderes'e Yalvaran Mektuplar" başlığı ile Üstad'a hakaret içeren ifadeler ile sunuş ve bu manşeti bir çağrı olarak algılayan satılmış itler sürüsünün topyekün Necip Fazıl karalamasına başlamasıdır. 

"Yalvaran" diyerek hedefini ve gayesini belli eden Habertürk'ün sunduğu haber içeriğindeki metinlerde Necip Fazıl'ın Müslüman Anadolu'nun ve vatanın bekasının tehlikesi karşısında taleplerini iletmesi ve bunu hakettiklerini belirtmesi Habertürk tarafından çarpıtılarak sanki yüz kızartıcı bir talepmiş gibi gösterilmekte ve bu haber ile Necip Fazıl'ın milyonlarca seveni karşısında itibarsızlaştırılması sağalanmaya çalışılmaktadır. 

Haberdeki "Yalvaran" kavramı ile mesajı alan it sürüsüne mensup ateist, liberal, solcu, islamcı yazarlar derhal "Fahişeleşmiş Kalemlerine" sarılarak, Necip Fazıl'ı "Satılmış Kalem" olarak niteleme şerefsizliğine düşmüşlerdir. 

Aklı Selim, vicdanlı, fikir sahibi herkes bilir ki Necip Fazıl, Milli Şef Döneminin en azılı uygulamaları ve baskıları karşısında dahi kalemini ve fikrini dosdoğru kullanan tek insandır. İstanbul'un en sosyete ailelerinden birine mensup, bohem hayatını ve alasını yaşamış, batı kültürüne hakim bir karakter olan Necip Fazıl'ın, bu yönü ile büyük menfaatler sağlama imkanı bulacağı Milli Şef döneminde, hayatını kökten değiştirecek bir mensubiyete girerek Abdulhakim Arvasi'ye biatı akabinde kalemini İslam'ın emrine vermesi ile kendisi için maddi anlamda sıkıntılı bir dönemin başlayacağını bile bile Büyük Doğu mücadelesini başlatmıştır. 

Büyük Doğu mücadelesinin eseri olan Menderes'den istenen para için aynen şu ifadeleri kullanmaktadır "Ben örtülü ödenekten methiyeci, kasideci, Eski Roma cenazelerinde sahte ağlayıcıları gibi vicdan kiracısı olarak para almadım. Ve bunlardan hiçbirisini yapmadım. 1943'ten 1960'a kadar taştan taşa vurulan, zindandan zindana süründürülen mukaddesatçı, milliyetçi, Anadolucu, ahlâkçı bir idealin himayesi yolunda para aldım."

Tüm hayatını Müslüman Anadolu'nun ruh ve mana köküne karşı girişilen saldırılara karşı müdafa ile geçiren Necip Fazıl bu müdafası ve idealleri uğrunda her türlü yola başvurduğunu kendisi açıkça belirtmektedir. Bu manada aldığı örtülü ödenek ile kendisinin Menderes tarafından istismar edilmediğini aksine kendisinin Menderes'i istismar ettiğini belirtir. Fakat Menderes'in dirayet ve basiretsizliğinden ötürü tam anlamı ile muvaffak olamadığınıda söyler.

AKP ürünü Taraf adlı gazetede yazarlığa soyunan ve şu anda da Radikal gazetesinde yazan Ermeni dostu, ateist Ayşe Hür ise yine Habertürk'ün başlattığı saldırıya, Necip Fazıl örtülü ödenekten aldığı parayı kumarda harcadı diyerek başka bir rezilliğe imza attı. Adı internet tarihçisine çıkan Ayşe Hür'ün bu bilgiye internet dedikodularından ulaştığını zannediyoruz.

Bu iddiayada Necip Fazıl Yassıada yargılamalarında şöyle cevap veriyor "Bütün aldıklarımı, mücadelesini ettiğim yolda harcadım. Ve sade harcamakla kalmayıp evimdeki eski koltuk ve halılara kadar da bu uğurda satmaya mecbur oldum. Zira Adnan Beyin “bir kere başla da sonu gelir” diye ettiği her yardım, Demokrat Parti iktidarının manfi kutbu tarafından engellenince, kendisine bir ev yaptırılmaya başlanıp, birinci katı çıkmadan yüzüstü bırakılan bîçare gibi, elimdeki avucumdakini sarfetmeğe, üstelik müthiş bir borç altına girmeğe mahkum oldum. Yani örtülü ödenekten bana verilen paralar, şahsıma bir şey getirmek yerine, benim bütün imkanlarımı yedi, bitirdi ve neyim varsa götürdü. Böyleve Adnan Menderes, örtülü ödeneğiyle beni kullanmış değil, asıl ben onu idealim uğrunda kullanmaya teşebbüs etmiş, fakat iradesiz ve sabatsız karakteri yüzünden muvaffak olamamış bulunuyorum."

Bir diğer iddia ise hem Habertürk hemde onun yazarı Murat Bardakçı'ya ait; Habertürk internet sitesinden 1951 yılında meydana gelen Kumarhane baskınını gündeme taşıdı bugün ise gazete kağıdından kendi kendine cevabını verdi: 1951 Kumarhane baskını Celal Bayar'ın siyasi bir komplosu ile gerçekleşmiştir. Altan Öymen'in eserinden iktibas edilerek komplo olayı çürütüldü. 

Babası askeri bilgileri yabancı istihbarat kaynaklarına satmaktan 17 yıl hüküm giymiş olan Murat Bardakçı ise Mina Urgan'ın anılarından okudukları ile Necip Fazıl'ın Kadın ve Kumar düşükümlüğüne değindi. Oysa Mina Urgan'ın eserinde topu topu 10 sayfayı geçmeyen ve tamamı Necip Fazıl'ın bohem hayatı dönemine ait ve hatta çocukluğuna denk gelen dönemde sarfedilmiş cümlelerden ibaret. Ki bu anılarda da Necip Fazıl'ın kadınlara düşkünlüğünden değil, kendini beğenmesinden bahsedilmektedir. 

Büyük Doğu Mimarı Necip Fazıl'ın hatasız bir kul olduğu iddiamız kesinlikle yoktur. Uygun üslup ve haklı sebeplerle edebi eleştiriler yapılabilir. Ancak bugün gerçekleşen hadiselerde soysuzca bir saldırı başlatılmıştır. Çoğu iddia, gerçek olanların ise çarpttırıldığı ve tamamen kitle etkileme yöntemleri kullanılarak hazırlanan haberler ile Necip Fazıl ve onun idealleri hedef alınmaktadır.

Necip Fazıl 1951 kumarhane komplosunu hazırlayanlar için "Yahudi ve Mason emellerine alet şahıslar demektedir.". Bizlerde bugün sahneye konan siyasi komplo için aynı yeri adres gösteriyoruz, Türkiye topraklarında emelleri olan Yahudi ve Mason piyonu yerli işbirlikçiler.



Necip Fazıl'a Kim, Neden Saldırıyor?

Necip Fazıl, Milli şef döneminde Deccal Komitesi tarafından kemalist terörün en sert hali ile Anadolu üzerinde estiği, Müslüman Türk'ü köklerinden koparmak için her türlü çabanın sarfedildiği, Allah kelamının hatta Allah demenin yasaklandığı bir dönemde Türk'ü İslam'dan uzaklaştırarak, batıcı devşirmelere mahkum etmek isteyenlere karşı; İslamiyet ruhunda vücut bulmuş Türk'ün aslına rücu etmesi için, öz İslam'dan zerre feda etmeksizin pazarlıksız Allah ve resulü demenin adı olarak Anadolu meydanına dikilen "Büyük Doğu"nun mimarıdır.


Yine her kesimden insanın Kemalizme boyun eğdiği, Müslüman Türk'ün her sahada hareket alanının daraldığı, batıcı kültürün işgali altında zihinlerin iğdiş edilerek batıcı medeniyet ve kültüre mahkum olunan bir dönemde Anadolu'da yaşadığı, Türkiyeli olduğu için utanan sözde aydın takımına karşı, gerçek medeniyetin kendi köklerinde saklı olduğunu haykırmak ve günyüzüne çıkarmak adına doğusuna, topraklarına, ANADOLU'ya BÜYÜK DOĞU ile sahip çıkmıştır.



Lüks yaşamı ve batıcı yazarları geride bırakarak geldiği İslam kapısında, küçümseyerek bakmaya çalışanlara karşı muazzam kibri ve gururu ile İslam'ın onurunu temsil etmiştir.   İslamcı olmanın, Müslümanım demenin, Türk'lüğü ile gurur duymanın aşağılandığı bir zamanda "Ne Mutlu Müslüman Türk'üm" diyene diyerek, utanmadığını aksine gururlu olduğunu batıcıların suratına çarpmıştır. 



Tek başına kalmasına rağmen mücadelesinden taviz vermeden son nefesine kadar Anadolu'nun gerçek sahibi olan ideallerini nakış nakış işlemeye devam etmiştir. Her türlü siyasi ve şahsi komplolara karşı ayakta durmayı başarması karşısında en yakınındaki şahıslar dahi çatlayacak seviyeye gelmiştir.



Öyle ki onun yanında kelam etme cürreti gösteremeyenler, onun fikir dünyası karşısında ezilenler kendisini terkederken, utanmadan birde Üstad'ı eleştirme cürreti göstermelerine karşı Üstad tarafından İhanet vesikası olarak takdim edilmişlerdir.



Fikirlerini, maddi manevi tüm varlığını, elde ettiği tüm geliri arzusunu duyduğu Mukaddesatçı gençliğin yetişmesi yolunda harcayan Necip Fazıl'a yaşadığı dönemde de komplo kuranlar ve karalayanlar ruhunu batıya peşkeş çekmiş fahileşmiş kalemler ve batının yerli işbirlikçileri olarak karşımıza çıkmaktadır.



Necip Fazıl Kimdir? Sorusu Neden Necip Fazıl'a saldırıldığının ve kimlerin saldırdığının cevabıdır aslında.



Necip Fazıl Milliyetçidir; Anadolu topraklarında Müslüman Türk'ü ruhu olan İslam'dan koparmaya çalışanlara karşı Türk'ü İslam'a mahkum edici milliyetçiliği ile sahtesinden  Milliyetçiler ve Anadolu düşmanlarını kendisine düşman etmiştir.



Necip Fazıl Antiliberaldir; İnsanı makineleştiren, İnsanı sömüren her türlü Kapitalizme karşı olan Necip Fazıl sermayeyi kendisine düşman etmiştir.



Necip Fazıl Antikomunisttir; Müslüman Anadolu'yu Kızıl Rus Emperyalizmine peşkeş çekmeye çalışan, insanı komunist boyundurlukta ezen sistemlere karşı mücadele ederek Komunistleri kendisine düşman etmiştir.



Necip Fazıl Antidemokrattır; İnsanı başıboş bırakan hürriyetin adresi olan demokrasiyi reddeden Necip Fazıl 90 yıllık laik sistemi kendisine düşman etmiştir.



Necip Fazıl Maveracıdır; kaba softaya, ham yobaza ve ateiste karşı olan duruşu ile bir yandan ateisti kendisine düşman ederken bir yandan da İslamcıları kendisine düşman etmiştir. 



Bundan ötürü diyoruz ki Necip Fazıl'a saldırılanlar Anadolu düşmanlığında birleşenlerdir, Anadolu topraklarında, Anadolu insanında gözü olanlardır.



Mevzu bahis Necip Fazıl olunca herkesin kusması bundandır, takip etmeye devam edilince kimlerin neler dökeceğini hep beraber göreceğiz. Kapitalisti, Komunisti, ateisti, siyonisti, ermenisi, sahte İslamcısı hep bir ağızdan en kötüsü hakaret ve iftiralar dökerek, en iyisi amalarla süsleyerek Üstad'a yani Anadolu'ya kıymaya çalışacaklar. 



Necip Fazıl ve onun eserlerinde vücut bulan Büyük Doğu, Müslüman Anadolu'nun teminatıdır. Bu teminata karşı yapılan saldırıya karşı çıkmak her Anadolu Müslümanın vazifesidir. 



Bugünki yazımızı Necip Fazıl'ın kendisine iftira atan "BAB-I ADİ" tiplerine cevabı ile kapatıyoruz;



Üstüme söverek gel, bayılırım; fakat sövmen bir fikir öfkesine, bir düşünce sinirine bağlı olsun...
Böyle gelebiliyor musun?
Sen, yalnız kendine oyuncak edindiğin mukavva Dünya içinde sahte gerçekler imal edip bunları insanlara yutturmaktan anlıyorsun!
Güvenle gel, biterim; öyle ki, hiçbir desteğin olmasa da güvenindeki heybet bana yeter?
Böyle gelebiliyor musun?
Sen yalnız, arslanın iki ayağı arasına sığınıp, faaliyetine engel gördüğü kediyi rapor eden sıçana benziyorsun!
Fikrin yok, hakikatin yok, bilgin yok, ihlâsın yok, güvenin yok; ve düşün, bunlardan tek tek pay almış olarak ne çapta ahlâkın yok!..
Böyle olunca, işte böyle perişan olur; ve kalemini vücudunda en uygun kılıfa sokup, suspus, oturursun!
Darısı Bâbıâli yokuşundan inip çıkarken bâb-ı âdi kulübesi sakinlerine mahsus bir eda takınanlara..."

7 Yıl Aradan Sonra Neden Necip Fazıl'a Saldırdılar

Necip Fazıl’ın Menderes’e mektubu ve Türk sağıNecip Fazıl’ın Menderes’e mektubu ve Türk sağıyazı dizisine başlamadan önce yapılan haber ve saldırıların Necip Fazıl'ı İslamcı ve Milliyetçi kesim gözünde itibarsızlaştırma sürecine dönük olduğunu belirtmiştik. Öyle ki Habertürk'ün oltasına ilk olarak her ne kadar ateist, İslam düşmanı, Ermeni dostu, Anadolu düşmanları takılmışsa da yumuşayan süreçte asıl gayenin ortaya çıkacağını iddia ettik. 

İşte son iki gündür Kemalist medyanın ilgisini üzerinden çektiği anda konu işin İslamcı ayağına devredilmiş oldu. 
Zaman, Akit, Yenişafak ve Star gazetelerinde köşe işgal eden İslamcı yazarlar sözde Necip Fazıl savunuculuğuna soyunurken aslında oynanan oyunun baş aktörleri olarak oyuna dahil oldular.
Akit gazetesinde Yavuz Bahadıroğlu, Habertürk'ün haberindeki alçaklığı göremeden "Yalvarma" başlığı atan muhabiri "Yorumunu katmadığı" için tebrik etme gafletine düşerken; 
Star gazetesinden İbrahim Kiras, "Necip Fazıl Önce Şairdir" diyerek yıllardır yapılmak isteneni yani Necip Fazıl'ı siyasi düşüncelerinden izole ederek, şiir dairesine hapsetmeye kalktı.
İşin asıl sacayağını oynayan ise Zaman gazetesi oldu ve olacak. 2006'da konuyu gündeme taşıyıp başarısızlıkla sonuçlanınca geri çekilne Zaman gazetesi bugün Habertürk'ün haberini fırsat bilerek konuya tekrar müdahil oldu. (Beklenen gelişme). 
Zaman gazetesinin yazarı Ahmet Turan Alkan bugün ki yazısında "Benim Şairim" başlığını atarak konuya müdahil oldu fakat en rezilinden ve kemalistleri dahi aratacak cinsten bir müdahillik.
Ahmet Turan Alkan konu ile ilgili en önemli isimlerden. Sebebini birazdan açıklayacağız.
Öncelikle Ahmet Turan Alkan'ın bugün ki yazısından satır aralarına gözatalım. 
Konuya makale havası vermek adına Şair tanımlaması ile giren Alkan şu satırlar ile asıl hedefini gösteriyor : "Necip Fâzıl’ın bazı zaaflarını konuşuyoruz. Pek gizli saklı tarafı yoktu; meraklısı da bilir zaten, önceden de yayınlanmış, tartışılmıştı. Para kavramını algılayışında şahsına mahsus bir yaklaşımı varmış Üstâd’ın; bu yaklaşımı ben hâlâ yadırgarım"
Alkan, bu cümlelerine Üstadsever bir dostunun şu şekilde cevap verdiğini söylüyor.
"Sen yadırgıyorsun ama ben bugün sağ olup iki mislini istese, imkânım da olsa yine tereddüd etmeden verirdim o parayı. Hiç pişman olmadım ki. O günlerde inanan insanların öyle bir rûhî ve mânevî çöküntüsünü onarmıştır ki, parayla ölçülmez!"

Gördüğünüz gibi iki taraftan birden vuruyor. Hem Necip Fazıl'ı "parasever Üstad" olarak tanımlıyor, kendi dostu eli ile verdiği cevapta ise Üstad'ın parasever olduğu ancak onun yaptıkları karşısında paranın mühim olmadığı belirtilerek, sorusuyla ve cevabı ile Üstad'ın parasever olduğu ile sonuçlandırılıyor.



Alkan asıl niyetini ve darbesini ise şu satırlarda vuruyor;
"Akçalı işlerin miyâr değeri yüksektir. Bildiğim, vâsıtaların hedefler kadar temiz, meşrû ve doğru olması gerektiğidir. Benim için Necip Fâzıl iyi şair, cerbezeli bir nâsir ve inandığı şey uğrunda kelle koltukta mücadeleden çekinmeyen bir cesur karakter olarak saygıya lâyık bir hâtıra; onun için açtığım sempati parantezinin içinde sadece bunlar var. Yadırgıyor ama yargılamıyorum."

Ve taraf seçtirtiyor "Eğer insanları her şeyiyle sevdiği şairlere göre târif etme mecburiyeti olsaydı, kendimi Âkifçi sayardım.".

Şimdi geçmişe dönüyoruz, Habertürk'de ki bomba iddiaların aslında çalıntı bir haber olduğunu, haberin aslında 2006 ylı Eylül ayında Zaman gazetesinde yayınlandığını belirtmiştik. İşte 2006 yılında Zaman gazetesinde yayınlanan "Yassıada Belgeleri" adlı yazı dizisine ilk yorum yine o dönemde "Ahmet Turan Alkan" dan geliyor.



6 Eylül 2006 tarihli Zaman gazetesinde Ahmet Turan Alkan imzası ile yayınlanan "Necip Fazıl’ın Menderes’e mektubu ve Türk sağı" başlıklı yazıda Necip Fazıl'ın Menderes'e mektuplarından satırlar paylaşılarak yadırgandığı ifade ediliyor.



Aslında Alkan konunun neden önemli olduğunu ve asıl kendileri için rahatsız edici olanın ne olduğunu şu satırlarla ifade etmiş o dönemde. Bizler içinde çok önemli olan bu satırları dikkatlice okumanızı tavsiye ediyoruz. Zira geçmişte ve bugün yapılan saldırıları temel sebebi ve itirafı denilecek satırlar "Necip Fazıl’ın hikayesi tek başına Türk sağı’nın karakteristiğini vermez ama o hikâye ihmâl edilerek Türk sağı’nın tahlilini yapmak da mümkün değildir. Necip Fâzıl’ın sıradışı bir özgüvene dayalı üslubu, sağ cenahta “hikmetinden sual olunmaz” cinsten lider, mürşid, fikri otorite ihtiyacına tekabül etmişti; bu misyon daha sonraları başka kişilerce ikmâl edilmeye çalışılmıştır.".



Fikirleri ve siyasetleri Anadolu ile uyuşmayan, fakat birileri için Üstad ve Efendi olanların Anadolu topraklarında esamesi okunmazken, Anadolu'da esen Necip Fazıl rüzgarını, onun fikirleri ile büyüyen ve yetişen nesilleri birileri hala çekememekte ve kendileri için engel görmekteler. Milyonlarca insana, milyarlarca Euro'ya, binalara, okullara, bürokrasideki egemenliğe rağmen Anadolu'nun mukavemet gücü olan Müslüman ve Milliyetçi kesimlerin Necip Fazıl'a olan bağlılığını kıramayan güçlerin, bu camialara dönük Necip Fazıl'ı gözden düşürme operasyonunun ikinci aşaması ile karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla görmekteyiz.



Yaşadığı günden bugüne onun "İyi Şair" nitelemesine hapsedilip, İdeolocyası ile görünmesine engel olanlar, görünen Büyük Doğu Çağını tekrar kapatmaya yeltendiler.



2006 yılında başlatılan operasyonun etki alanı pek dar olmuştu. Kimse Zaman gazetesine ve Alkan'a itibar etmemişti. Öyle ki İslamcı Basın isyan eder oldu. 
9 Eylül 2006 tarihli Yeni Şafak gazetesinde Kürşat Bumün yazısına "Alkan'ın Yazısı ile Niçin Kimse İlgilenmedi" diyerek sitem etti ve açtı Necip Fazıl'a olan düşmanlığını şu satırlar ile ortaya döktü;
"Doğum ve ölüm yıldönümlerinde hâlâ büyük bir "mürşit" olarak hatırlanan, "Platonik ve totaliter" (Taha Akyol) bir ruhla kaleme aldığı "İdeolocya Örgüsü" adlı kitabı Başbakan tarafından "kendisine bugünkü ufukları açan" bir kitap olarak takdim edilen Necip Fazıl'ın Adnan Menderes'e " Bugüne kadar bana, alet ve madde bakımından haysiyetli bir imkanın binde biri dahi gösterilmedi. Hep hazırdan hareket edip maya tutturmaya çalıştığım teşebbüsler en büyük manevi kıymetleri devşirdiği halde hiçbir maddi desteğe kavuşturulmadı" diye sitem edip "Seçimlere gidilirse bu azim hamlede benim rolüm düşünülmeyecek midir? Neşriyat ve fiili konuşma yolu ile bütün Anadolu'yu fethetmek benim için iş midir? Bugün sizi ciddiyetle ve samimiyetle seven Türk milletinin bu duygusunda acaba benim tesir ve telkin hissem ne kadardır" diyerek harbiden "Maraş listesinden müstakil mebus" çıkmayı isteyen Necip Fazıl ile aynı kişi olduğunu –bu sefer belgelerle!- öğrenmek hiç değilse hoş bir şey olmasa gerek... İnsan üzülmüyor da değil doğrusu... İşini bilen Necip Fazıl'ı düşünerek değil tabii ki; insan üzülüyor, çünkü kim bilir kaç bin samimi insan işini bilen "üstat"ı nasıl bambaşka biçimde anlamış ve bambaşka bir yere yerleştirmiş... "



Şimdi mesele daha iyi anlaşılmıştır diye düşünüyoruz.



Bumin yazısını şu satırlar ile bitiriyor (Bitirmiyor aslında bugüne erteliyor);
"Toparlayacak olursak: A. Turan Alkan'ın bu önemli yazısı, daha birkaç hafta önce, bir dönem kirada oturduğu evin müteahhide kat karşılığı verilmesi üzerine ayağa kalkan ve bu vesileyle "üstat"ı yine yere göğe sığdıramayan medya erbabının ilgisini niçin çekmedi acaba?"



Evet Kürşat Bumin mealen şöyle sesleniyor "Ey İslamcı Kesim hadi neden Necip Fazıl'ı hala sahipleniyorsunuz, bakın yaranmış iktidara, hadi terkedin, karalayın."



İşte Zaman gazetesinin 2006'da yapmak istediği ve Kürşat Bumin'in de arzusunu duyduğu etkiyi bugün Habertürk sayesinde hep beraber yaşıyoruz. 
Herhalde 2006'da ki hezimetten sonra sitem eden Bumin, yarın "İslamcı Basın'a Teşekkür" metni yayınlayacaktır diye bekliyoruz.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Noel Baba Nereli - İbrahim Kiras


Antalya civarında yaşadığı söylenen Noel Baba’nın Ren geyiklerinin çektiği kar kızağının üstünde dolaşması tuhaf değil mi? Evet, tuhaf. Ama bundan çok daha tuhaf hususlar var Noel ve yılbaşı ritüelleriyle ilgili. Eskilerin “hurda teferruat” dedikleri, ince ayrıntılarına bakalım konunun:

Bizde bitmeyen tartışmalardan biri bu. Hıristiyan batıya duyulan özentiyle kültürümüze ithal edilen yılbaşı kutlamalarının İslam’da yerinin olmadığını söyleyerek bu yeni âdete itiraz edenler bir yanda; “bunun Hıristiyanların bayramı Noel’le ilgisi yok, biz yeni yılın gelişini kutluyoruz” diyenler öbür yanda.

Her iki tarafın da haklı olduğu yerler var. Bir defa, yılbaşı kutlamasının İslam geleneğinde yerinin olmadığı doğru; ama bunun aslında Hıristiyan geleneğinde de yeri yok. Hatta Kilise uzunca bir süre yılbaşı kutlamalarını yasaklıyor. Ama insanların alışkanlıklarına bağlılıklarıyla başa çıkamayınca hiç değilse üzerine Hıristiyan kisvesi giydirerek kendine mal etme akıllılığını gösteriyor.

Yani Hazreti İsa’nın doğum günü olarak kutlanan Noel aslında Paganların kış festivalinin vaftiz edilmiş hali. 25 Aralık Güneş Tanrısının doğum günü. Hazreti İsa’nın doğum günü ise rivayetlere bakılırsa muhtemelen bu tarihten birkaç ay önce olmalı. Demek oluyor ki Batı Avrupa halkları yüzyıllardır sürdürmekte oldukları yılbaşı kutlamaları geleneğini Kilise’ye onaylatmak için Güneş Tanrısının -aynı zamanda da Mitra’nın- doğum gününü Hazreti İsa’nın doğum günü haline getirmişler. Bazı Hıristiyan din adamları Hazreti İsa’nın doğum gününün kutlanmasına itiraz etmiş olsalar da “umumi arzu üzerine” Kilise buna onay vermek zorunda kalmış görünüyor.

Doğu Kiliselerinin Noel’i Vaftiz Bayramıyla bir arada kutladıkları 6 Ocak ise yine Hıristiyanlık öncesinin ritüellerinden birinin, eski Yunanlıların Işık Bayramının tarihi... (Doğu Kiliseleri daha sonra 25 Aralık tarihini Noel olarak benimsediler, galiba sadece Ermeni Kilisesi Noel’i 6 Ocakta kutlamayı sürdürüyor.)

Zaten Hıristiyanların en büyük iki bayramından diğeri olan Paskalya’nın da aslında tarihteki Bahar Ekinoksu kutlamalarının yeni adı olduğu bellidir. Gün ve gecenin eşit olduğu 21 Mart tarihinde, mesela pagan Cermenler boyalı yumurtalar ve çiçek sepetleri hazırlayıp bunları tanrılara sunuyorlardı. Bugün de Paskalya aynı şekilde kutlanıyor.

Yanlış anlaşılma olmasın; bunları Hıristiyan kültürünün olumsuz özellikleri olarak zikrediyor değilim. Bunlar “kültürel süreklilik” örnekleri. Önüne geçilemez bir sosyolojik realite. Benzer durum Müslüman toplumların kültürlerinde de var. İslam öncesinin toplumsal geleneklerinin İslamileştirilmiş biçimleri günlük hayatımızın her alanında karşımıza çıkabiliyor.

Modern dönemde batı kültürüyle ilişkimizin ortaya çıkardığı çatışmalar ve çelişkiler ise biraz daha farklı bir konu:

Vaktiyle Hıristiyan Roma’nın yaşadıklarını biz şimdi tersinden yaşıyoruz. Onlar pagan yılbaşı geleneklerini Noel adı altında Hristiyanlaştırarak sürdürmenin yolunu bulmuşlardı. Biz ise bu Hıristiyan geleneğini “sekülerleştirerek” yılbaşı kutlamaları adı altında toplumsal hayatımıza sokmuş bulunuyoruz. Noel ağacını yılbaşı ağacı yaparak, Noel hindisini yılbaşı hindisi yaparak durumu idare ediyoruz.

Ne var ki bugünlerde sinema filmlerinden mağaza vitrinlerine kadar hemen her yerde karşılaştığımız mevcut Noel Baba imajının geçmişi çok eskilere gitmiyor. İskandinav bile değil, düpedüz Amerikalı! O kırmızılı, beyazlı giysiler içinde resmedilen tanıdık figür 1930’larda Coca Cola firmasının reklam kampanyası için üretilmiş.

Yani bugün Müslüman evlerine kadar girmiş bulunan Noel Baba aslında Hıristiyan değerlerini temsil ediyor olmaktan ziyade modern kapitalizmin bir simgesi durumunda.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Görgüsüz liberaller, açık sözlü Ermeniler -İbrahim Kiras


İster inan, ister inanma: Yakın tarihimizde iki ayrı “Damat Mahmut Celalettin Paşa” var.  Her ikisi de Damat, her ikisi deMahmut, her ikisi de Celalettin, her ikisi de Paşa... Üstüne üstlük her ikisi de Abdülmecid’in kızlarıyla evlenerek“Damat” unvanını almışlar. Dolayısıyla her ikisi de Abdülhamit’in eniştesi oluyorlar.
(Bir de yine aynı devirde yaşamış, “Mir’at-ı Hakikat” isimli meşhur tarih kitabının müellifi ve “Sen beni bir bûseye ettin feda” şarkısının da bestecisi olan bir Mahmut Celalettin Paşa dahavar; ama Allah’tan bu üçüncüsü damat değil!)
Cemile Sultan’ın eşi olan Damat Mahmut Celalettin Paşa, Sultan Hamit döneminde Sultan Aziz’in tahttan indirilip öldürülmesi olayına karıştığı suçlamasıyla yargılanıp Taif’e sürülür ve orada Mithat Paşa ile birlikte öldürülür.
Seniha Sultan’ın eşi olan Damat Mahmut Celalettin Paşa ise kayınbiraderi Abdülhamit tahta geçince ikballe tanışır. Daha 24 yaşında Adalet Bakanı ve paşa olur; Sultan Hamid’in en yakınındaki devletlûlar çevresine katılır. Ama genel kabul gören anlatıma göre padişahın kuşkucu tabiatı aralarındaki yakınlığı bitirir. Hikâyesi uzun. Bazılarına göre Bağdat Demiryolu ihalesinin İngilizler yerine Almanlara verilmesine -nedense- isyan ederek Avrupa’ya kaçmıştır! Pek zikredilmez ama Padişahın “kuşku”su paşa eniştesinin İngilizler hesabına çalıştığı yolundadır.
Kısacası “Damat”Mahmut Celalettin Paşa bir gecede rejim muhalifi olmaya karar verir ve iki oğluyla beraber Paris’in yolunu tutarak Jön Türklere katılır.
Damat Paşa’nın oğullarından birinin adı Sabahattin’dir. O da kendisine “Prens Sabahattin” dedirtir. Oysa annesi padişah kızı olduğundan beyefendinin prens veya Osmanlı protokolünde prensin karşılığı olan şehzade unvanını kullanması doğru değildir. Bu yüzden hanedan üyesi akrabaları kendisini ayıplamış, yaptığını“görgüsüzlük” saymışlardır.
Bu “görgüsüz” adam sonradan “adem-i merkeziyet” fikrinin ve bu arada Türk liberalizminin babalığını yapacaktır.
Prensimizin babası olan Damat Paşa ise belki boş vaktini değerlendirmek için, belki de İngilizlerden bu yolda yüklüce bir ödeme aldığı için yurtdışındaki Jön Türklere babalık yapmaya soyunmuştur. Bu çerçevede 1902’de oğullarıyla birlikte Paris’te bir konferans düzenlemiştir.
1902 Paris Jön Türk Kongresi önemli bir hadise. Tarihçilere bakarsanız Jön Türkler bu kongrede ikiye ayrılmış; bir tarafta “isteyene özerklik verelim, isteyene bağımsızlık. Ne karışıyoruz” diyen liberal adem-i merkeziyetçiler yer almış. Diğer yanda ise “Reform yapalım, anayasa yapalım. Yeter ki Osmanlı’yı oluşturan bütün unsurları bir arada tutmanın çaresini bulalım” diyen şu bildiğimiz “İttihatçı zihniyet”...
Bir de şöyle bir ayrışma olur: Sabahattin ve arkadaşları Avrupalı güçlerle (İngilizlerle) işbirliği yaparak Türkiye’de yönetimi değiştirme taraftarıdır; İttihatçılar buna da razı gelmezler.
Neticede taraflar anlaşamazlar, dağılırlar.
Ama bu kongreyle ilgili çok daha ilgi çekici bir anekdot var; deminden beri aslında sözü oraya getirmeye çalışıyorum: Her ne kadar adı Jön Türk kongresi olsa da Paris’teki kongreye çağrılanlar yalnızca Jön Türkler değildir. O günün Osmanlı yönetimine karşı mücadele yürütmekte olan yerel Ermeni örgütlerinin temsilcileri de davetlidir bu toplantıya. Bir kısmı gelir, konuşulanları dinleyip giderler.
Diğer bir kısmı ise hiç gelmez ve şu gerekçeyi ileri sürerler niçin gelmediklerini izah etmek için: Sizin toplantınız Osmanlı yönetiminin nasıl ıslah edilebileceğini tartışmayı amaçlıyor. Oysa biz Osmanlı devletinin daha iyi yönetilmesini değil, toptan yıkılmasını istiyoruz. Onun için sizinle oturup tartışacağımız bir şey yok.
Prens Sabahattin veya babası Damat Celalettin bu samimi açıklamadan bir şey anlamışlar mıdır, bilmiyoruz.
Ama bizim her hâlükârda bir şey anlamamız lazım. Çünkü bugünlerde yaşananlar geçmişte yaşadıklarımızdan hiç farklı değil.