Yusuf Kaplan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yusuf Kaplan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2013 Perşembe

Çağ, İslâm ve Hz. Peygamber-YusufKaplan

Çağ, İslâm ve Hz. Peygamber

İslâm'ı anlamadan çağı, çağı anlamadan İslâm'ı, Hz. Peygamber'i anlamadan da hem İslâm'ı, hem de çağı anlayamayız.
İnsanlık tarihinde gelmiş gelmiş üç tür medeniyet tipi olduğunu gözlemliyoruz: Birincisi, fizik gerçekliği, dolayısıyla bu dünyayı mutlaklaştıran, insanın iç dünyasını (ruhunu, dolayısıyla vicdanını) imha eden pagan uygarlıklar; ki, Antik Yunan'dan Roma'ya, Avrupa'dan Amerika'ya kadar üretilen tecrübe, pagan uygarlık tecrübesidir.

Gelecek, "başkası, cennettir" diyebilenlerindir-Yusuf Kaplan

Gelecek, "başkası, cennettir" diyebilenlerindir

Dünya resmini bir bütün olarak göremiyorsak, dünyada olup bitenleri de anlayamadığımıza hükmedebiliriz. Bütün'ü kavramadan parça'yı da anlayamayız. Hele de içinde yaşamaya çalıştığımız "bunalımlar çağı"nda, parça'lar, bizi ayartıcı, baştan çıkarıcı, yok edici estetik yöntemlerle, söylemlerle ve araçlarla parçalar da parçalar.

Baudrillard ve İslâm, Menderes ve Türkiye-Menderes, 28 Şubat ve Türkiye'nin kaderi-Baudrillard'ın ölümü...-Yusuf Kaplan

Baudrillard ve İslâm, Menderes ve Türkiye

Türkiye'nin görünüşteki hâli ve gücüyle, gerçek potansiyeli ve gücü ters orantılı. Dünyanın yakın ve orta gelecekte (25 ilâ 50 yılda) alacağı şekil, Türkiye'ye bağlı olarak belirlenecek:
Türkiye'nin hem kendisi / kimliği, yörüngesi, hem de geleceğin dünyasında nasıl bir rol oynayacağına dair vereceği karar, dünyanın alacağı şekli tayin edecek.
Bu tespitler, ufuk darlığıyla malul, derin nefes alma imkân ve kabiliyetleri olmayan gazetecilerin her şeye bakışımızı belirledikleri bir ortamda, gerçekten çok abartılı, iler tutar yanı olmayan "deli saçması" sözler olarak görünecektir.
Ancak biraz derin nefes alabildiğimiz zaman, bu tespitlerin aslâ yabana atılamayacak tespitler olduğunu görmek kolaylaşacaktır.

"Menderes"i ikinci kez idam etmek! Yusuf Kaplan

"Menderes"i ikinci kez idam etmek!

Bir özel televizyon kanalında "Hatırla Sevgili" başlıklı bir dizi yayınlanıyor: Dizi'nin omurgasını bir aşk hikâyesi oluşturuyor; ama dizi bir "çağ" ya da "dönem" dizisi: Aslında Demokrat Parti iktidarı dönemini ve 1960 darbesini anlatıyor. Dizinin başlığı "hatırla" diyor, ama yakın tarihimize ilişkin "söylediği" ve "aktardığı" şeylerle "hatırlama / unut" der gibi yapıyor.

Dink cinayeti, darbe ve İslâm'ın tasfiyesi-Yusuf Kaplan

Dink cinayeti, darbe ve İslâm'ın tasfiyesi


İşte bu bekleniyordu: Ralph Peters adlı Amerikalı emekli yarbay, New York Post gazetesinde Hrant Dink cinayeti üzerine yazdığı bir makalede ürkütücü şeyler söylüyor. (Bu makaleyi nedense "gören" olmadı. Ben de Amerika'daki Türkiyeli öğrencilere ait "wisdomnet" sitesindeki arkadaşlar aracılığıyla haberdar oldum bu makaleden).
Amerikalı emekli yarbay, "Türkiye'nin İntiharı" / "Turkey's Suicide" başlıklı makalesinde Türkiye'nin kendini tahrip ettiğini öne sürerek, "Türkiye'nin önünde yalnızca iki seçenek var" diyor: Birincisi, yeni bir askerî darbe; ikincisi de, "İslâmcılar"ın tasfiyesi.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Şehir olarak insan...Şehirsiz insan, insansız şehir-Yusuf Kaplan

Şehir olarak insan...

...veya insan olarak şehir...

* * *
Çok iyi bilinen bir anekdottur: Yahya Kemal'e, "Ankara'nın nesini seviyorsunuz?" diye sorulunca, "İstanbul'a dönüşünü" diye cevap verir üstad.

Ben de, "İstanbul'un nesini seviyorsunuz?" diye sorulduğunda, "gecesini" diye cevap veriyorum.

* * *
Evet, İstanbul'un gecesini seviyorum; çünkü İstanbul'un gündüzü medeniyet kurucu ve başka medeniyetleri koruyucu bir şehir olarak İstanbul'da işlenen cinayetleri bütün ürperticiliğiyle, çirkinliğiyle, hatta bütün ilkelliğiyle gözler önüne seriyor. Hiç olmazsa, İstanbul'un gecesi, İstanbul'a yapılan ilkel saldırıları, cinayetleri, yıkımları gizliyor, örtüyor.

12 Eylül'de yasaklanan millet aklanacak-Tünelin sonu: Tanzimat'ın tanzimatı-Yusuf Kaplan

12 Eylül'de yasaklanan millet aklanacak

Türkiye, sosyal sözleşmesi olmayan, hatta öznesi olmayan ender ülkelerden biri. O yüzden Türkiye'de yapılan anayasalar, "baba" ve zorba yasa/k/cılar tarafından yapılmış ve millete de dayatılmıştır.

Aslına bakacak olursak, ilk defa milletin anayasa yapmasına olmasa bile, anayasa yapma iradesi göstermesine tanık olacağız 12 Eylül'de. Burada sözkonusu anayasa değişikliğinin görece küçük bir paket olması o kadar önemli değil. Asıl önemli olan şu: Millet, ilk defa içeriği veya kapsamı ne olursa olsun, anayasa konusunda kendisine sorulan bir özne hâline geliyor. Evet, ilk defa olan bir şey bu.

12 referandumu bir yana, gerçek anlamda Öznesi yok Türkiye'nin hâlâ. Siyaseten iktidar olmak, halkın yarıya yakınının oyunu alarak 8 yıl ülkeyi yönetmek, milletin devleti yönettiği anlamına gelmiyor. "Meclis" demek olan milletin ya da millet demek olan meclisin iradesi her şeyden önce üç kez askerî darbelerle bir gecede sona erdirildi bu ülkede. Bir kez de hadım edildi yine silah zoruyla ve zorbaca yöntemlerle.

Sivil ve sivil olmayan yüksek bürokrasiye yön veren irade, milletin iradesi değil, elitlerin / azınlıkların iradesidir. Bu azınlık ve dogmatik irade, milletin iradesinin temsil ve tenkil yeri olan meclis'in beynine ve zihnine zincir vurabiliyor.

Orucun benzersizliği: Kendinden geçerek kendine gelmek-Fütûhât-ı Ramazan: Ramazan oku-Fütûhât-ı Ramazan: Kabuktan öze hicret-Fütûhât-ı Ramazan: "Kur'ân" Olarak Ramazan-Fütûhât-ı Ramazan: Ramazan medeniyeti şiiri-Piramit ve tepesi-Yusuf Kaplan

Orucun benzersizliği: Kendinden geçerek kendine gelmek

Oruç, diğer ibadetlerden pek çok bakımdan ayrılan benzersiz bir ibadettir. Orucun benzersizliği, öyle kolayca geçiştirilecek türden bir özellik değildir. Orucun benzersiz olması ile Allah'ın benzersiz (misilsiz) olması arasında yakîn, derûnî bir irtibat vardır.

Şûrâ sûresinin 11. âyet-i celîlesinde Rabbimizin benzersizliği, "O'nun benzeri / misli bir şey yoktur" (Leyse kemislihî şey'un) ifadesiyle dile getirilir. Allah'ın eşi, ortağı, benzeri yoktur.

Ramazan orucunun benzersizliği ile Allah'ın benzersizliği arasındaki bu hayatî irtibat, hem "Ramazan" kelimesinde, hem de "oruç / savm, sıyam" kelimesinde kendini gösterir.

Acı'nın yok edilmesi insanı acımasızlaştırıyorYusuf Kaplan

Acı'nın yok edilmesi insanı acımasızlaştırıyor

Bir İngiliz, bir başkası, ayağına bastığı zaman, ayağına basan kişiden özür diler. Eğer özür dilenen kişi, yabancıysa, hayranlığını gizleyemez İngilizin bu davranışı karşısında. Ama bu nezaketin, insanın ve hayatın yapaylaşmasının, temas korkusunun bir ürünü olduğunu düşünemez ilk bakışta yabancı.

Nezaket, sadece İngilizlerin değil, uygar toplumların başat özelliklerinden biridir.

Peki, nezaket'in (politeness) siyaset'le (politics) kopmaz bir ilişkisi olduğunu düşündük mü hiç? Bir yerde siyaset ne kadar gelişir ve kökleşirse, nezaket de o kadar rahat neşvünema bulur: Nezaket, siyasetin dölyatağıdır; siyasetse nezaketin sahte "çocuğu" çünkü.

Araçsal aklın sefaleti ve İslâm'ın "ufuklar"ı -Sinemada Tanrı nerede; İnsan nereye düşer? Yusuf Kaplan

Araçsal aklın sefaleti ve İslâm'ın "ufuklar"ı 

İki büyük dünya savaşı, yalnızca Osmanlı'nın / İslâm medeniyetinin durdurulmasının değil, bizzat Batı uygarlığının da bitişinin ilanıdır aslında.

Yani iki dünya savaşıyla birlikte bilfiil olarak biten şey, 1648 Westfalya Anlaşması'yla temelleri atılan üç asırlık Avrupa Dünya Düzeni değildi yalnızca. Biten şey, Tanrı, kâinât ve insan fikrini yitiren Batı uygarlığının kendisiydi aynı zamanda.

Batı uygarlığı, rönesans ve reformasyon'la birlikte insanı özgürleştirme kaygısıyla çıktığı, o nefes kesen fırtınalı yolculukta, her şeyi vareden, herkese varolma imkânı sunan bir tecrübe üretmemiş, aksine her şeyi yok eden, bu arada kendisini de bir yokoluş kaosunun eşiğine sürükleyen bir yok oluş ve yok ediş tecrübesi üretmişti.

Bugün Batı uygarlığının özellikle Amerikan tecrübesiyle dünya üzerinde ekonomi-politik, kültürel ve askerî hegemonya kurmuş olması, Batı uygarlığının, felsefî, fikrî, sanatsal olarak insanlığa daha insanca, daha anlamlı, daha derinlikli bir hayat sunuyor olmasından kaynaklanmıyor: Araçsal akıl diye bir şey icat etmesinden kaynaklanıyor.

Çıkış Yolu: Siyasallaşma Değil, İslâmîleşme-Çıkış yolu, neden siyasallaşma değil de, İslâmîleşme?-Etnik kimlik paganizmi-İnanmak, "inkâr"la başlar-Yusuf Kaplan

Çıkış Yolu: Siyasallaşma Değil, İslâmîleşme

Nietzsche, cins adamdı; son büyük düşünürdü... Modernliğin temel açmazının nedenlerle sonuçları birbirine karıştırmak, sonuçları neden olarak görme yanlışlığı, yanılsaması üretmek olduğunu söylemişti...

Kürt meselesinde de biz, nedenlerle sonuçları birbirine karıştırdığımız için, bu meselenin nedenlerinin tespitinde ve nasıl çözümlenebileceği konusunda bugüne kadar hiçbir mesafe alamadığımız gibi, meselenin iyice içinden çıkılmaz hâl almasına, hatta tehlikeli boyutlar kazanmasına da engel olamadık...

* * *
En büyük yanılgımız, meselenin nedenlerinin de, çözüm yollarının da siyasette, siyasî yöntemlerde gizli olduğunu zannetmemiz... Bugün bu yanlışı, tartışılmaz bir doğruymuş gibi sürdürdüğümüz için, bu mesele kontrolden çıkacak boyutlar kazanmıştır. Türkiye'de entelijansiya olmadığı için, Kürt meselesinin siyasallaştırılmasının, siyasî yöntemlerle çözümlenmeye kalkışılmasının neden bizi bir yere götürmeyeceğini, aksine tam bir çıkmaz sokağın eşiğine sürükleyeceğini kavrayamıyoruz...

31 Mayıs 2013 Cuma

Gazali, neyi bitirdi; Osmanlı, neyi getirdi; Türkiye, neyi yitirdi?Yusuf Kaplan

Hayata aktarılamayan, hayata hayat katamayan, hayatiyet kazandıramayan bir düşüncenin kıymeti harbiyesi yoktur. En derinlikli düşünce, hayattan kopuk olan düşünce değildir; aksine, hayatı, hayatta yaşanan temel sorunları, sıkıntıları, açmazları en derinden kavrayan düşüncedir.

Büyük düşünürleri "büyük" kılan şey, hayatı, hayatta karşılaşılan sorunları başkalarından daha derinlikli, daha sarsıcı, daha çarpıcı, daha kuşatıcı bir şekilde kavrayabilmeleri ve insanların ayaklarını sağlam bir şekilde basabilecekleri muhkem bir yer bulabilmeleri ve sunabilmeleridir.

Muhkem yer, ancak ilim, irfan ve hikmet menzillerinden eşzamanlı ve ardışık olarak yürünebildiği zaman ulaşılabilecek bir yerdir. Bütün medeniyetlerdeki "bilim", "düşünce" ve "sanat" düzlemlerine denk gelen ilim, irfan ve hikmet menzilleri, birbirinden ayrıldığı zaman, hem her biri mutlaklaştırılma, dolayısıyla araçsallaştırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalır; hem de hakikati, hayatın zahirî / görünür ve batınî / görünmez yönlerini bir bütün olarak idrak edebilme, kavrayabilme, tecrübe edebilme imkânları suya düşer.

Bir tekvînî âyet, estetik mesele ve üstdil olarak Hz. Peygamber -Kur'ân'ın bize "konuşabilmesi" için...-Suç ve "Ceza": "Nisbet" estetiği-İnsanlığın insanlığını yitirmemesi, İslâmlığı yitirmemesine bağlı-Yusuf Kaplan

Bir tekvînî âyet, estetik mesele ve üstdil olarak Hz. Peygamber (1)

Önce rahatsız edici, sarsıcı, sizi söyleme (söz'e), eyleme (fiil'e) ve varoluşa (hâl'e) kışkırtıcı bir soru sormam gerekiyor: Müslümanlar, içinde yaşadığımız şu ayartıcı yok oluş çağında, doğrudan Kur'ân'a ve Sünnet'e gidebilirler mi?

Gidemezler. İçinde yaşadığımız yokoluş çağı, Müslümanların doğrudan Kur'ân'a ve Sünnet'e gitmelerine izin vermez, vermiyor, böyle gittiği sürece de vermeyecek.

Müslümanların doğrudan Kur'ân'a ve Sünnet'e gidebilmelerini imkânsızlaştıran -birbiriyle yakından irtibatlı- iki büyük bariyer var: Birincisi, içinde yaşadığımız çağ. İkincisi de bizatihî içinde bulunduğumuz durum.

Kültürde yoksanız, yoksunuz-Yusuf Kaplan

Türkiye, sessiz ve derinden büyük bir kültürel yokoluşun, çölleşmenin, hatta intiharın eşiğine doğru sürükleniyor... Her şeyi, güç ve çıkar ilişkilerinin arenası demek olan siyasete indirgediğimiz, endekslediğimiz için, yaşadığımız kültürel yokoluşu, çölleşmeyi, intiharı göremiyoruz...

Hiç abartı filan yapmıyorum: Türkiye'nin kültürel genleri, kodları, anlam ve değerler haritası fenâ hâlde çözülüyor, tanınamayacak kadar tahrif ve tahrip ediliyor; ama hiçbir şey olmuyormuş gibi hareket ediyoruz... Ve kültürel alanı, kendilerinden başka kimseye geçit vermeyen, yalnızca köşe dönme iştihasıyla ve bu ülkenin kültürel kodlarını tahrip etme kaygısıyla hareket eden kültür magandalarına terk ediyoruz...

Eğer kültürel alanı boşlamamış olsaydık, bizim derinlikli ve incelikli kültürel kodlarımızı bize yeniden hatırlatan, hem dünyaya neler verebileceğimizi, hem de nasıl bir film dili geliştirebileceğimizi gösteren, dünyanın ayakta alkışladığı, Semih Kaplanoğlu'nun "Bal" filminin galasını yapacak para bulamaması gibi bizim için gerçekten yüzkarası bir duruma seyirci kalmazdık.

Öncesiz; öncesiz olduğu için de sonrasız-Yusuf Kaplan

Modern Batı uygarlığı, bir "hümanizm" projesi olarak başladı. Sanıldığının aksine "hümanizm", insancıl bir dünyanın kurulması çabası değildir. Kilise çağları boyunca, iradesi, duyguları, aklı bastırılan insanın her türlü kilise otoritesine başkaldırması ve her türlü otorite, meşrûiyet ve hegemonya kaynağının Kilise'nin elinden alınarak insana devredilmesidir hümanizm.

Önceden bizzat tanrılaştırılan, Tanrı'nın rolünü Tanrı adına da olsa üstlenen, sorgulanamayan Kilise'nin bu tanrısal rolünün insanın eline geçmesi, dolayısıyla insanın her şeyin ölçüsü ve ölçütü katına yükseltilmesi girişimidir.

Hümanizmle temelleri atılan modernite projesi, beklenildiği gibi, insanın, insanca bir dünya kurmasıyla sonuçlanmamıştır. Bizzat insanın kendisini bile yok etmiştir. Önce sanatta ve düşüncede modernizm hareketiyle başlayan, sonra da postmodern düşünürlerin, sanatçıların geliştirdikleri söylem, artık insanın ve her şeyin sonu fikrine dayalı, varlığa ve hakikate varoluşsal bir saldırıyla sonuçlanan, bu darboğazdan nasıl çıkılabileceğini gösteremeyen eylemsiz bir söylemdir. İnsanı opaque'leştiren / donduran, grotesk'in, pathos'un, estetize ayartıların ve yokoluş biçimlerinin eşiğine fırlatan bir bitiş ve yitiş noktası.

Tanrıtanımaz tanınmadan Tanrı tanınamaz-Yusuf Kaplan

Şaşırtıcı gelebilir ama gerçek şu: İnsan "tür"leri içinde, felsefî duruşları bakımından da, dünyaya karşı takındıkları tavır/lar bakımından da, dünyanın, insanın ve kâinâtın başına gelenler ve şu dünya hayatının geleceği bakımından da, gerek sordukları sorular, gerekse -belki de daha önemlisi de- soru soruyor olmaları açısından birbirine en yakın iki insan "tür"ünden sözetmek gerekecek olursa, bu iki insan türünün iman eden insan'la inkâr eden insan olduğunu söyleyebiliriz.

İnkâr eden insan'la iman eden insanı buluşturan ince, ince olduğu kadar da derince bir nokta var: İnkâr eden insan da, iman eden insan da, Allah'ın iradesine teslim olmaları bakımından "müslim"dir.

"Nasıl yani?", diye soruyorsunuz, biliyorum... Şöyle: İman eden insan da, inkâr eden insan da iradelerini bilfiil ve bilhâl hayata ve harekete geçirme kaygısına sahip olduklarını gösterdikleri için, "müslim"dirler.

Buradaki kilit kavram, kaygı kavramı; kilit hâl ise, kaygı sahibi olma hâlidir.

26 Mayıs 2013 Pazar

Trajedi'den pornografi'ye: Düşünce ölüm, düşünce ölür-Yusuf Kaplan


Trajedi'den pornografi'ye: Düşünce ölüm, düşünce ölür (1)


Grek uygarlığında da, Hint medeniyetinde de çok güçlü bir sanat türü vardır: Heykel sanatı.
Grek heykel sanatı, trajedinin zirve noktasıdır; Hint heykel sanatı ise harmoninin. Grek heykel sanatı, norm hâline getirilen form'un -ama ille de insan formunun- kusursuzlaştırılmasıdır; Hint heykel sanatı ise deformasyonun.
Grek heykel sanatı "pornografik"tir; Hint heykel sanatı ise "erothik". (Burada münhasıran cinsellikten bahsetmediğimi hatırlatmak isterim). "Pornografi", pathos'un ("yokoluş acısı"nın) çocuğu ve ifadesidir; "Eros" ise ethos'un ("varoluş ıstırabı"nın).
Pornografi, epistemolojinin (niceliğin nitelikleştirilmesinin; söz'ün / "aklın" öz hâline getirilmesinin) şekillendirdiği bir dünyada neşvünemâ bulur. Eros ise fenomenolojinin (niteliğin niceliksizleştirilmesinin; öz'ün sözsüzleştirilmesinin) hükümfermâ olduğu bir dünyada.

Çağ tutulması-Yusuf Kaplan


Her çağ, bir ağdır aynı zamanda. Her çağ, ağına almak ister herkesi, her şeyi, bütün çağları ve çağrıları.

Çağ ile ağ arasında karmaşık ilişkiler vardır ve bu ilişkiler, sandığımızdan da tedirgin edicidir, biraz derinlemesine ağabilirsek ve bakabilirsek çağa ve çağrısına...

* * *
Her çağ, kendine özgüyü bir çağrıyı barındırır, özene bezene besler, özenle büyütür bağrında... Gözü gibi bakar bağrından kopan çağrının her sesine, seslenişine ve serzenişine... Çağrısının ses verebilmesi, yankılanabilmesi, ruh üfleyebilmesi için nice çilelere katlanır, nice engellere göğüs gerer, aşılmaz sanılan nice engelleri, engebeleri aşar; çağrısının özüne özbebeği gibi, gözbebeği gibi bakar; özünün söze gelmesi için bağrına taş basar, yüreğini dağlar, sıradağlar gibi çağlamanın yollarını arar...

Eğer çağın çağrısı, yalnızca kendisineyse, çağaysa, o çağ, insanları, varlıkları, hayatı zenginleştiren, gönendiren, kanatlandıran bir çağrıya değil, insanı kuşatan, kendi içine ve kendi üstüne kapatan bir ağa dönüşür. Çağrısı kendisine dönük olan çağ, insanı teslim alır ve yutar.

Eğer çağın çağrısı, kendisinin ötesine ve diğer çağlara da seslenebilen, ulaşabilen; başka bir deyişle, zaman-mekân sınırlarını aşabilen bir çağrıysa, yüzünü ve yönünü başka çağlara da çevirebilir ve çağlayana dönüşebilir; bundan sonra çağlayabilir ancak.

Yüzünü başka çağlara ve çağrılara dönemeyen, yöneltemeyen bir çağ, yüzsüzleşir ve yönünü de yitirir: Hem kendinden başka yüz göremediği için, kendini kaybeder, yolunu şaşırır; hem de başka yüzleri, başka çağları ve çağrıların yüzlerini göremediği, yoksaydığı için başka çağlara ve çağrılara karşı yırtıcılaşır ve yüzsüzleşir, şuhlaşır ve çiğleşir. Çiğleştikçe çirkinleşir.

Kelimenin bütün anlamlarıyla yüzsüzleşen, dolayısıyla çirkinleşen çağ, yönünü de yitirmekten kurtulamaz: Yönünü de yitirir; çünkü yönünü yitiren bir çağ önünü de, arkasını da göremez; hâl böyle olunca da, ön de alamaz, öncülük de yapamaz. O yüzden çirkinleşir, kabalaşır, önüne gelene el koymaya, sahip olmaya, her şeyin sahibi kendisiymiş gibi davranmaya, saldırganlaşmaya, her şeye saldırmaya başlar.

* * *
Çağının ağlarına ve bağlarına yakalanan, yönünü şaşıran, sipsivri ortada kalan, üstüne kapanan ve saldırganlaşan insan, gerçek anlamda çağdaş olamaz. Çağ yakalamıştır bu insanı; tutmuş ve yutmuştur. Bu nedenle bu insan, çağdaş değil, ağdaştır aslında.

Aslolan, çağı yakalayabilmek, tutabilmektir; çağa yakalanmak, çağ tutulmasına maruz kalmak ve çağın ördüğü ağlar tarafından yutulmak değil.

Çağa yakalanan, çağın çağrısına maruz kalan değil; çağa ağabilen, çağa başka çağlardan da bakabilen, çağı yakalayabilen insan çağdaştır. Çağa tutulan, çağın ağları tarafından yutulan değil; çağı tutabilen, tutup kaldırabilen, çağın ağlarını görüp bu ağları kırabilen, başka çağlara ve çağrılara kulak kesilebilen, çağının sınırlarını ve sınırlamalarına aşabilen ve başka çağlara ve çağrılara ulaşabilen insan, gerçek anlamda çağdaş insandır.

Sadece çağın çağrısına maruz kalan insan, yolda kalır. Çağa ve bütün çağlara çağrısını duyurabilen insansa yol alır her ân ve her zaman.

* * *
Hasılı kelâm, çağrısı, başka çağrılarla buluşabilen çağ, çağlayana dönüştürür çağı ve çağın insanını. Çağrısı çağlayana dönüşen çağ ve çağın insanı, çağlayabilir, bülbül gibi şakıyabilir; gül aşkıyla yanıp tutuşabilir; gül bahçelerinde, rengarenk çiçekler arasında renkâhenk bir bütünlük yakalayabilir ve çağı aşabilir; çağın ağlarını ve ağrılarını, bağlarını ve bağımlılıklarını aşarak başka çağlara, başka çağrılara ulaşabilir, çağlayana dönüşerek çağlayabilir.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Bir şehir felsefesi - 1: Medeniyet VE sivilizasyon-Zihin haritandaki "sen", "sen"i mi gösteriyor?'Doğu-Batı' Ayrımının Ötekileştirici ve Öznesizleştirici Varoluşsal Şiddeti-Yusuf Kaplan


Bir şehir felsefesi - 1: Medeniyet VE sivilizasyon
İslâm düşüncesinin, tarihi boyunca, temel açmazının tenzihî düşünceyi öncelemesi, teşbîhî düşünceyi geri plana itmesi olduğunu daha önce söylemiştim.
Geliştireceğimiz muhkem bir medeniyet fikri, teşbîhî düşüncenin imkânları ve zaafları konusunda ufuk ve çığır açıcı bir yolculuğa çıkarabilir bizi. Yalnızca bizim için değil, bütün insanlık için hayırhah olabilecek, dişe dokunur, gözle görülebilir, emin bir şekilde girilebilir ve yürünebilir koridorlar açabilecek bir medeniyet fikrinin üçüncü alan diye tarif ettiğim, yalnızca sanatçı-düşünür figürünün, ilim, irfan ve hikmet menzillerinde çıkacağı mükâşefe yolculuğuyla gerçekleştirilebilecek, -en geniş anlamıyla- "sanat" alanında ortaya konacak teorik ve pratik performans neticesinde hayata ve harekete geçirilebileceğini düşünüyorum.

28 Şubat bitmedi; "bitkisel hayat"ı meşrûlaştırdı-28 Şubat bitmedi; yumuşak sekülerleşme devrimi'yle toplumu "bitirdi"-Yusuf Kaplan

28 Şubat bitmedi; "bitkisel hayat"ı meşrûlaştırdı


Türkiye, darbecilere karşı ilk defa büyük, tarihî bir operasyon yapıyor. Ancak bütün bu önemli gelişmeler, 28 Şubat'ın bitmesi olarak görülebilir mi?

Kesinlikle hayır. Darbeciliğe vurulan darbe, ne kadar önemli olursa olsun, eğer bütün bu gelişmeler, 28 Şubat'ın bitmesi olarak değerlendirilebiliyorsa, bilin ki, 28 Şubat'ın ne denli köklü, sarsıcı, yıkıcı sonuçlara yol açtığı henüz kavranamamış demektir.

Çünkü 28 Şubat, bütün askerî darbelerden daha büyük tahribat yapmıştır Türkiye'de. 27 Mayıs darbesi kısmen hâriç, hiçbir askerî darbe, Türkiye'de bütün toplum kesimlerinin zihin haritalarını bu kadar derinden sarsmamış, farklı toplum kesimlerini bu kadar karşı uçlara fırlatmamış ve Türkiye'nin zihnî haritalarını bu kadar ortasından yarmayı, yırtmayı, paramparça etmeyi başaramamıştır.