Taha Akyol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taha Akyol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2013 Salı

Lozan-Gizli maddeler-Taha Akyol

Lozan

BUGÜN Lozan antlaşmasının 90. yıldönümü; üniversiteler, enstitüler hatırlayacak mı dersiniz?Biz burada sırayla önce Lozan hezimettir diye, sonra zaferdir diye bakalım.4 Şubat 1923, pazar akşamüstü; Lozan’da görüşmeler çıkmaza girmiş, barış konferansı kesintiye uğramıştır. Görüşmeler sırasında İngiltere, Fransa ve İtalya’ya büyük tavizler veren İsmet Paşa, kaldığı otelin lobisinde Türk ve yabancı gazetecilere düzenlediği basın toplantısında diyor ki:

“Büyük fedakârlıklar yaptım, her şeyi kabul ettim...”

Sabiha Gökçen-Taha Akyol

SABİHA Gökçen Havaalanı’nın adını değiştirmeyi nasıl bulursunuz? Böyle bir haber okudum da onun için soruyorum.Alevi açılımı için yapılacaklardan biri de bu olabilir mi?!Geçen dönemdeki Alevi çalıştayları sonunda yayınlanan “Nihai Rapor”da Alevilerin Sabiha Gökçen adının değişmesini istediği yönünde tek kelime yok. Rapora geçmemiş bir talep mi acaba? Esaslı bir talep olsaydı öne çıkardı, değil mi?Alevi çalıştaylarının mimarı Devlet Bakanı Faruk Çelik’e sordum.“Gündemimizde böyle bir şey yok” diyerek şu ilkeyi ifade etti: 

“Güven arttırıcı adımlar atılmalı, yeni sorun alanları oluşturulmamalı”.Evet, temel ilke bu olmalıdır.Sayın Çelik, Nevşehir ve Tunceli’de üniversitelere Hacı Bektaş ve Pir Sultan adlarının verilmesini düşünüyor. İzmit Körfezi’nde yapılacak büyük köprü için de böyle bir isim düşünülebileceğini söyledi.

Tekke, türbe-Taha Akyol

1925 yılında tekke ve türbelerin kapatılmasına ilişkin yasanın çıkarılmasında bugün için alınacak dersler var.Hem yapılacak köklü ve genel bir düzenlemenin toplumsal karşılığını kestirmek bakımından, hem yeterince tartışmadan süratle kanun çıkarmak bakımından.Sıradan bir kanun değildir. Merhum Prof. Bülent Tanör’ün deyişiyle “Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, toplumu laikleştirme operasyonunun en radikallerindendir”.Bugün Alevi meselesinin çözümü bakımından da çok önemlidir.

Menderes ve Özal-Taha Akyol

MENDERES ve Özal’ı sevmek başka, onların tecrübelerinden dersler çıkarmak başka.

Hele de “Menderes’i astılar, Özal’ı zehirlediler, Erdoğan’ı yedirmeyiz” diye ortaya çıkan psikolojiyi de çok iyi analiz etmek gerektiğine inanıyorum.Ben siyasi görüşümü“Menderes-Özal çizgisi” olarak tanımlayabilirim. Özal’a yakın bir gazeteciydim. MHP’de siyaset yaparken de partinin Hergün gazetesinde Adnan Menderes konulu yazı dizisi yayınlamıştım.Burada Menderes ve Özal’ı neden tuttuğumu anlatacak değilim. Yaşadıkları muazzam tecrübelerden bugün için dersler çıkarmaya çalışacağım.

Selim ve İsmail - Tarihe bakmak-Taha Akyol

Selim ve İsmail

3’ÜNCÜ köprünün adı Sinan olabilirdi; sıralamaya da uygun. “Üçüncü Selim Köprüsü” olabilirdi. Başka isimler de düşünülebilirdi.“Yavuz Sultan Selim” ismine Aleviler büyük tepki gösteriyor. Radikaller bir kenara, itidalini ve bilgece tavrını bildiğim Doğan Bermek de “Alevi düşmanlığı, devlete yakışmaz” diye tepki gösterdi.Bu duyguyu iyi anlıyorum, saygı duyuyorum.Gül, Çiçek ve Erdoğan’ın, Alevi karşıtlığı gibi bir kasıtla değil, yaygın “üç büyük padişah” söyleminden hareketle bu isme karar verdiklerinden de eminim. Oktay Ekşi’nin bütün Osmanlı tarihine nasıl baktığı malumdur, o da üç büyük padişah olarak Fatih, Yavuz ve Kanuni’yi yazmıştı. (Hürriyet, 4 Mart 2009)Başka isimler de sayılabilir ama konumuz bu değil.

18 Temmuz 2013 Perşembe

Anıtkabir’de bir kral-Taha Akyol

ÜRDÜN Kralı II. Abdullah’ın Anıtkabir’de gözyaşlarını tutamaması, tarihin derinliklerinden gelen bir duygunun ifadesi olsa gerek. Kim bilir neleri hatırladı?Genç Kral II. Abdullah’ın büyükdedesi I. Abdullah, Osmanlı vatandaşıydı, Mebusan Meclisi ve Danıştay üyeliği yapmıştı. Ürdün’ün ilk kralıdır. 1937’de Atatürk’ün konuğu olmuş, Türkçe konuşmuşlardı.

Ürdün, Filistin ve Suriye topraklarını iyi bilen Atatürk kendisine özel misafirperverlik göstermişti.Hâşimi soyundan gelen Ürdün Kraliyet ailesinin hazin hikâyesi meşhur Şerif Hüseyin’le başlar.

‘İHANETİN CEZASI’

Birinci Dünya Savaşı sırasında Mekke Şerifi Hüseyin’in isyan ederek Lawrens’le birlikte Osmanlı ordusuyla savaşması, zihinlerde çok derin izler bıraktı. Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah, ilk Ürdün Kralı’dır, Atatürk’ü ziyaret eden Kral Abdullah budur. Bir suikastta hayatını kaybetmiştir. Yerine geçen oğlu Tallal, akıl hastalığına tutulmuş, ömrünü İstanbul’da Şifa Yurdu’nda tamamlamıştı.Şerif Hüseyin’in diğer çocukları Irak Kralı ve veliahtı oldular, askeri darbede feci şekilde öldürüldüler.Şerif Hüseyin’in kendisi Vehabi ayaklanması üzerine Hicaz’dan kaçmış, İngilizler tarafından Kıbrıs’ta alıkonulmuştur. Hayal kırıklığı, aşağılanma ve acılar içinde söylediği sözler dikkat çekicidir:

“Başımıza gelenler, Osmanlı’ya ihanetimizin ilahi cezasıdır!”

Ayrıntı isteyenler Şevket Süreyya Aydemir’in “Enver Paşa” adlı eserine bakabilir. (Cilt 3, s. 311)

İZMİR MARŞI..

Yıl 1942, II. Dünya Savaşı sürüyor. İsmet Paşa, diplomat Feridun Cemal Erkin’i Ortadoğu başkentlerine göndermiştir; nabız tutmak, temas kurmak için... Amman’da Erkin’i kabul eden Kral I. Abdullah, babası Şerif Hüseyin’le yaşadığı bir anıyı anlatır:“Babam çok ıstırap çekti. Bir gün, saray bandosu bahçede konser veriyor. Hava sıcak, pencereler açıktı. Bir ara bando hepimizin bildiği İzmir marşını çalmaya başladı. Babamın birçok eski hatıralarının canlanmasını önlemek için pencereyi kapattım...”Pencerenin açılmasını isteyen Şerif Hüseyin diyor ki:

“Evlat, neden o pencereyi kapatıyorsun? İzmir marşının eski günleri bana hatırlatmaması için değil mi? Ben velinimetine ihanet etmiş âsi bir kulum, günahım büyüktür. Kral olacağımı sandım, Tanrı beni sürgünlüğe düşürdü, hasta oldum, buraya sığındım...”

Kral Abdullah, babası Şerif Hüseyin’in sözlerini Feridun Cemal Erkin’e aktarmaya devam ediyor:“Pencereyi aç, şu marşı dinleyeyim, duyduğum vicdan azabının şiddeti, o eski hatıraların canlanması ile büsbütün artsın. Bu dünyada çektiğim ıstıraptan artan vicdan azabıyla büsbütün ağırlaşsın, ta ki Cenab-ı Hak bu günahkâr kulunu dünyada affederek, ahirette daha büyük cezadan korusun...”Merhum Feridun Cemal Erkin bunları “Dışişleri’nde 34 Yıl” adlı kitabında anlatır. (Cilt 1, s. 126)


ILIMLI POLİTİKALAR

Melik (Kral) Abdullah ve Melike (Kraliçe) Rania hazretlerine saygılarımı sunuyorum. Türkiye’ye hoş geldiniz diyorum. Bugün ülkemizden ayrılacaklar, hayırlı yolculuk diliyorum.Babaları merhum Kral Hüseyin, Ortadoğu’da barışın, istikrarın, ılımlı politikaların temsilcisiydi. Aynı yolda kendilerine uzun hizmet yılları temenni ediyorum.Arap Baharı’nın sosyal depremler yarattığı, hatta sınırları sarstığı bu siyasi heyelan coğrafyasında, Majestelerinin liderliğinde kardeş Ürdün’ün istikrar içinde demokrasisini geliştirmesi, kalkınıp güçlenmesi iyi niyetli herkesin samimi temennisidir

Rum tehciri-Tehcire bakmak-Taha Akyol

Rum tehciri

TUNCELİ CHP Milletvekili Hüseyin Aygün, Paris’te öldürülen PKK’lı kadınların ailesine taziye ziyareti yapmasını hemşerilik ilişkisiyle izah etti. Kurtuluş Savaşı’nda Rumların tehcir edildiğini söylemesini ise izah etmek çok zordur.Konu hem Lozan’la hem Lozan öncesiyle yakından ilişkilidir.Aygün, Anadolu kökenli bir Yunan olan Dido Sotiriyu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı anı romanını okuyarak bu sonuca varmış. Evvela böyle karmaşık olayları tek roman, tek kitap okuyarak doğru anlamak mümkün değildir. İkincisi, o trajediyi yaşamış olan Sotiriyu bile tek taraflı olarak Türkleri ve Milli <BR>Mücadele’yi suçlamaz, buna Rum-Yunan etnik milliyetçiliğinin yol açtığını dürüstlükle anlatır.

YUNAN ETNİK MİLLİYETÇİLİĞİ

İnönü dersleri-Taha Akyol

LİDERLERİMİZ arasında dehşetli bir kavga sürüp gidiyor.Hangisi haklı? Böyle ‘takım’ tutar gibi değil de başka bir açıdan bakamaz mıyız?Yüzyıllık siyasi hayatımız böyle kavgalar içinde geçmedi mi? Çok değişik dönemlerin farklı tecrübelerini yaşamış İsmet Paşa’dan bahsedeceğim.Yıl 1966... 
27 Mayıs darbesinin yarattığı devrim-darbe nöbetleriyle çıldırdığımız yıllar. Başbakan Demirel “Morisson”dur, Amerikan uşağıdır, “tek yol devrim”dir... İnönü, Menderes’in katilidir... Falan filan... O günün kavga terimleri böyle.10 Kasım 1966’da, Anıtkabir ziyaretinden sonra, Ankara’da Büyük Sinema salonunda ‘devrimci’ bir toplantı düzenlenmiştir;&nbsp; 27 Mayıs cuntacılarından Mucip Ataklı gibi, basından İlhan Selçuk gibi radikaller ve son olarak İsmet Paşa konuşacaktır.

Torosyan tartışması-Taha Akyol

ERMENİ Sarkis Torosyan’ın ‘anılar’ı üzerine çıkan tartışma Hürriyet’in dünkü manşetiyle geniş kitlelere ulaştı.İddiaya göre, Sarkis Torosyan Kayseri’nin Everek (Develi) ilçesinde doğmuş, bir yolunu bulup Harbiye’ye girmiş, Çanakkale’de kahramanca savaşmış, hatta ilk düşman zırhlısı batıran kahraman o olmuştu. Vatanına bu kadar hizmet ettiği halde zulümlere maruz kalmış, direniş düzenleyerek zulme karşı savaşan bir Ermeni kahramanı olmuştu, Soykırım Müzesi’nin internet sitesinde anlatılan budur.Torosyan’ın Ayhan Aktar tarafından dilimize çevrilen anılarını okuyup da etkilenmemek mümkün değil: Osmanlı vatanseveri bir Ermeni yüzbaşının bile zulme maruz kalması öylesine etkileyici bir hikâyedir ki, Robert Fisk, The Independent’teki yazısında, Soykırım Müzesi’nin internet sitesindeki Torosyan bölümünü olduğu gibi indirip kullanmıştı. (28 Ağustos 2007)Militan Ermeni milliyetçisi tarihçi Dadrian’ın da çok önem verdiği bir kitaptır Torosyan’ın “Çanakkale’den Filistin’e” adlı kitabı...

Lozan’ı okumak-Taha Akyol

Pek çoğumuzun bu konuda bir görüşü vardır. Fakat asıl sorulması gereken şu: Lozan tutanaklarını okuduk mu? Lozan hakkındaki akademik araştırmalara baktık mı?Daha önemlisi, neleri almak için Lozan’a gittik de ne kadarını aldık, ne kadarını alamadık, biliyor muyuz?Bilgiye dayanmayan görüşler ne kadar sağlamdır?

Kabul ve ret oyları

İSVİÇRE’nin Lozan kentinde barış görüşmelerinin açılış töreni 20 Kasım 1922 Pazartesi öğleden sonra saat 15.30’da yapıldı. Özellikle kapitülasyonlar konusunda tıkanma olduğu için 4 Şubat 1923’te görüşmeler kesildi, İsmet Paşa Ankara’ya döndü. Musul’un kaybedileceği anlaşıldığından mecliste çok sert tartışmalar yaşandı.Görüşmeler 23 Nisan 1923 Pazartesi tekrar başladı, 24 Temmuz 1923 Cuma günü imzalar atıldı.Bu sırada Türkiye’de seçimler yapıldı, yeni meclis 23 Ağustos’ta Lozan’ı onayladı. Oylamaya 227 milletvekili katıldı, 213 kabul, 14 ret oyu çıktı.Kabul edenlerin başında tabii Mustafa Kemal ve İnönü ile birlikte, muhaliflerden mesela Kazım Karabekir vardır. Ret oyu verenler arasında şair Yahya Kemal’den başka ‘Atatürkçü’ Şükrü Kaya, Kılıç Ali, Mustafa Necati gibi isimler bulunmaktadır.Lozan tutanaklarını ve meclisteki Lozan tartışmalarını okumak, yüksek bir diplomasi mektebini bitirmek kadar öğreticidir.“Rumeli’ye Elveda”dan sonra bir Lozan belgeseli hazırlamak istiyorum.

30 Mayıs 2013 Perşembe

Güzel İzmir-Taha Akyol

GÂVUR İzmir lafı İzmir’in bugün seküler bir hayat tarzına sahip olmasından değil, eskiden etkin ve zengin bir Rum azınlığa sahip olmasından geliyor.Bizim ilk ansiklopedimiz Şemseddin Sami’nin 1890’larda yayınladığı Kamus'ül A’lâm adlı 6 ciltlik eserdir. İzmir maddesinden birkaç satır aktarıyorum size, kısmen sadeleştirerek: “Anadolu’nun en büyük ve en mamur ve doğrudan doğruya idare olunan memalik-i Osmaniye’nin İstanbul’dan sonra ikinci şehri ve Aydın vilayetinin merkezi olup, Edirne ve Selanik’ten ve Şam’dan ve Beyrut’tan ezher cihet (açıkça) ileridir.Ahalisi 130.000 raddesinde olup bunların yarısı Müslim ve Türk, 40.000 Rum, iki üç bin Avrupalı ve kalanı Ermeni, Yahudi ve sairedir...” Gâvur İzmir sözü Rumların nüfusça azınlık da olsa iktisaden çok etkin olmasından çıkmış eski bir laftır.

Men- i Müskirat-Taha Akyol

İçki yasağı konusunda bütün tarihimizdeki tek kanun, TBMM’nin çıkardığı Men-i Müskirat, yani sarhoşluk veren içkilerin yasaklanmasıdır.Kanunu teklif eden Trabzon milletvekili (şehit) Ali Şükrü Bey’dir. “Gazi Meclis”in açılmasından beş gün sonra 28 Nisan 1920’de Meclis’e verdiği teklifin dini ve sosyal uzun bir gerekçesi vardır. Amerika’daki içki yasağını da emsal gösterir.Maliye Bakanlığı karşı çıkar, çünkü “Devlet gelirleri azalacaktır, halbuki bu gelirlerin büyük kısmını milli müdafaaya ayıracağız”, yani Milli Mücadele’ye...Bugün de Maliye Bakanı, “Vergi kaybınız olur ama olsun, telafi ederiz”demiyor mu? O zaman da benzer düşüncelerle kanun kabul edildi. Milli Mücadele ruhunda çok kuvvetli bir İslam duygusu bulunduğu gibi, halifenin yasaklamadığı içkiyi yasaklamak siyaseten de yararlı görülmüş olabilir. Zaten Meclis dualarla, tekbirlerle açılmıştır.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Din mi, laiklik mi elden gidiyor?Dindarlık ve modernleşme-Taha Akyol

Din mi, laiklik mi elden gidiyor

Türkiye dindarlaşıyor, laiklik tehlikede mi?... Bunun tam tersine, dindarların dünya nimetlerine kapıldığını, dinin özünden uzaklaştığını söyleyenler de az değil.

Bir kesim “Bütün okullar imam hatipleşecek” diye laiklik kaygısı yaşarken, 1141 imam hatip ortaokulundan 73’üne kayıt yaptıran olmadı, bunlar kapatıldı.

Seçimlik derslerde de en çok matematik ve yabancı dil tercih edildi.Laiklerin korktuğu, dindarların umduğu bir sonuç ortaya çıkmadı denilebilir.

Prof. Esmer’in “Değerler Araştırması” ve Prof. Hakan Yılmaz’ın “Türkiye’de Muhafazakârlık” araştırması da Türkiye’nin dindar bir toplum olduğunu ama dindarlık algısında değişmeler yaşandığını gösterdi. Özetle, “Kendisini ‘dindar’ olarak tanımlayanların oranı son 22 yılda 10 puan arttı” fakat bu, “Kişi kendi kaderini özgürce kendisi çizer” diye düşünen bir dindarlıktır. Ortaçağ tipi bir dindarlık değil.

Özal’ı özledim-Taha Akyol

TURGUT Özal’ın kabrinin açılması, naaşının tabuta konulup Adli Tıp Kurumu’na götürülmesi beni hüzünlendirdi.Üzüldüm. Teselli duyduğum husus, ‘öldürüldü’ şüphesinin sona erecek olmasıdır.

Ailenin böyle duygulara sahip olmasını anlıyorum. “Ölümü yakıştıramamak” diye insani bir duygumuz vardır elbette... Ölecek gibi değildi, öyleyse öldürüldü duygusu.Merhum Özal’ı “derin devlet, mafya, küresel güçler...” gibi esrarengiz odakların öldürdüğü yolundaki komplo teorilerini anlamak mümkün değildir. Bunları çürütmek için bir şeyler yazmaya bile gerek duymuyorum. Baştan beri “Turgut Ağabey”in doğal ölümle vefat ettiğini düşündüm. Yakın siyasi çevresi de bu görüşte.Binde bir ihtimal de olsa, ya zehir verilerek öldürüldüyse? Bana saçma gözüküyor ama Adli Tıp böyle bir şeyi ortaya çıkarırsa yanıldığımı söyleyip özür dilerim.

Stalin mahkemesi! Taha Akyol

SAYIN Rıza Türmen değerli bir hukukçudur. Karşılıklı saygımızı ifade etmekten de çekinmeyiz.

Farklı görüşlerimiz elbette vardır, gazete sütunlarında tartıştığımız da olmuştu. Bugün de kendisinin bir söylemini eleştireceğim.Cumhuriyet gazetesine yaptığı açıklamada Balyoz kararını veren mahkemeyi eleştiriyor. Ben de kararın yanlış gördüğüm yönlerini eleştiriyorum. Fakat Türmen, 
Balyoz yargılamasını “Stalin’in rakiplerini tasfiye ettiği davalar”a benzetiyor!

Fransa’da 1894-1906 arasındaki ünlü Dreyfus davasına da benzetiyor. Yahudi olduğu için ırkçı önyargıyla vatana ihanetten mahkûm edilen suçsuz Binbaşı Dreyfus, uzun mücadeleler sonunda beraat etmişti. Dreyfus davasına birçok yazımda ben temas etmiştim.Sayın Türmen Balyoz davasının 1920-1927 arasındaki Sacco ve Vanzetti davasına benzediğini de söylüyor. Amerika’da iki İtalyan göçmeni haksız yere cinayet ve gasp suçlamasıyla idam edilmişti. Sınıf önyargılarının etkili olduğu belirtilen bu dava Amerikan adaletinin yüz karasıdır.<BR><BR>Türkiye’deki bir davayı eleştirmek için bu tür benzetmeler yapılabilir. Ama Stalin mahkemelerine benzetmek?! Bu olmaz işte!

2 Mayıs 2013 Perşembe

İki facia: Struma ve Boraltan-Taha Akyol


1942 Şubat’ında Struma adlı gemide Romanya’daki Nazi zulmünden kaçan sivil Yahudiler, Boğazlar’dan geçerek Filistin’e gidecekti. Fakat Türkiye, 72 gün süreyle Sarayburnu önlerinde tuttuğu gemiyi tekrar Karadeniz’e çıkardı ve gemi orada torpille batırıldı...103’ü çocuk olmak üzere 768 Yahudi boğularak öldü! Korkunç bir faciadır bu.

Kurtulan tek kişi, David Stoliar, gemiyi Türkiye’nin batırdığını tahmin ettiğini söyledi. 
Yetmiş yıl sonra saygıya layık bir insani hassasiyetle İstanbul’da Struma kurbanları için anma tören yapılmıştı. Törende bazı konuşmacılar geminin batırılmasını “Ankara’nın emir verdiği bir cinayet” diye nitelemişlerdi! (Hürriyet, 25 Şubat 2012)

Katliam fetvası?-Taha Akyol

Sasunyan

Diyaspora Ermenilerinin radikallerinden Sasunyan’a göre 1909 yılında bir Türk müftüsü Ermenilerin katli için fetva vermiş, bu fetva ile Adana’da 30.000 Ermeni öldürülmüş, Mısır’daki El Ezher adlı din kurumundan başimam Salim el-Bişri ise Türk müftüsünü kınayan bir fetva yayınlamış...

Meşhur Şerif Hüseyin de 1917 yılında “tüm Müslümanların Ermenileri koruması” için “karar” çıkarmış... Amerika’da diyasporanın The Armenian Weekly adlı yayın organında Sasunyan’ın yazdığı makalenin özeti böyle.Şimdi biraz yakından bakalım.

Demir ağlar-Yine demir ağlar-Taha Akyol


Demir ağlar

Kadıköy-Kartal metrosu 1.6 milyar dolara, yaklaşık 2.8 milyar liraya mal olmuş. Halbuki Türkiye’nin bütün bütçe gelirleri 1923’te 94 milyon, 1930’da 223 milyon liradan ibaretti.Bu bütçeyle 3 bin 764 kilometre demiryolu yapılmıştı, daha fazlasını kim olsa yapamazdı.Hatta 1930’larda, başta Fethi Okyar olmak üzere liberallerin İsmet Paşa hükümetine yönelttiği bir eleştiri vardır: Demiryolları yapılırken iktisadi verimlilik gözetilmiyor, demiryolu yapmak için halka ağır vergiler yükleniyor...Bu eleştirinin mantığı, vergileri azaltma ve demiryoluna giden paraların bir kısmını daha çabuk dönüş getirecek alanlara yatırma düşüncesiydi.

İran ve Anadolu- Taha Akyol

TÜRKİYE ile İran arasındaki ilişkiler hem kopmayacak kadar önemli, hem çatışacak kadar sorunludur.Tarihte Pers İmparatorluğu Anadolu’yu alarak antik Isparta ve Atina ile çarpışmıştı. İranlı Sasani İmparatorluğu ile Bizans’ın savaşları iki yüzyıl sürmüş, hatta putperest Sasanilere karşı tek Allah’a inanan ‘ehl-i kitap’ Bizans’ın zafer kazanacağını Medine’deki müminlere Kuran müjdelemişti.Batı’da Viyana’ya kadar giden ve Balkanlar’da dört asır kalan Osmanlı, on üç defa büyük savaşa tutuştuğu İran’da Tebriz’i aşamamış, orada da fazla kalamamıştı. Yavuz’la İsmail’in savaşı, bu jeopolitik çatışmanın mezhep dilleriyle ifadesiydi.Sokullu Mehmet Paşa, Don ve Volga nehirleri arasında kanal kazarak Hazar Denizi’ne donanma indirip İran’ı aşmaya çalışmış ama kazma-kürekle bu mümkün olmamıştı. Bu kanalı 1954’te Sovyetler açacaktı.

Sedefkâr Mehmet Ağa-Taha Akyol


SULTANAHMET Camisi’nin mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa’yı soran okurlarım oldu.

Şüphesiz Sinan en büyük mimarımızdır ama tek değil elbette. Osmanlı medeniyetinin en ihtişamlı yönü mimaridir, diyebiliriz.Mimar Sinan “Hassa Mimarlar Ocağı” denilen imparatorluk mimarisi bürosunun başkanıdır, mimarbaşıdır. Sanat tarihçimiz Metin Sözen’e göre Sinan imparatorluk coğrafyasında 471 eser bırakmıştır! Bunun 111’i cami, 121’i ise anıtsal nitelikte sosyal tesislerdir, su kemerleri, hamamlar, kervansaraylar, imaretler gibi.Prof. Sözen, Sinan’la Rönesans İtalya’sındaki Michelangelo’yu karşılaştırır: Bütün imparatorluk coğrafyasında çalışan Sinan ve belirli İtalyan site devletlerinde az sayıda eserin “ayrıntılarına” odaklanan Michelangelo... Sinan’ın eserleri daha “mimarca”dır; öbüründe fresk ve tezyinat öne çıkar.

Emperyal Mimarlar Ocağı

İmparatorlukta imar ve inşa işlerinin “Hassa Mimarlar Ocağı” yani emperyal bayındırlık bürosu tarafından yönetilmesi burada çalışanlara Sinan’ın öğrencisi olma imkânı vermiştir. Bunların başında, Sinan’dan sonra mimarbaşı olan Davut Ağa gelir.; Eminönü’ndeki Yeni Cami’nin ve Sirkeci’deki Sepetçiler Kasrı’nın ve birçok eserin mimarı...Onun çırağı ve öğrencisi mimarbaşı Dalgıç Ahmet Ağa’dır.Sultanahmet Camisi’ni yapan Sedefkâr Mehmet Ağa da bunların, Davut ve Dalgıç Ahmet ağaların çırağı ve öğrencisidir. Dalgıç Ahmet’in ölümü üzerine 1606’da mimarbaşı olduğunda, ustalarının yanında 21 yıllık eğitim ve tecrübe kazanmıştı.Tarihçi Yılmaz Öztuna, Sedefkâr Mehmet Ağa’nın 5 padişah döneminde imparatorluğun çeşitli yerlerinde mimar ve idareci olarak çalıştığını, diğer mimarbaşılar gibi onun da “Suyolları nazırlığı” yaptıktan sonra mimarbaşı olduğunu anlatır.