Nükteler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nükteler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2013 Cuma

VAKİTSİZ EZAN OKUYAN MÜEZZİN-MAHMUT TOPTAŞ


Alpaslan’ın katipliğinden vezirliğe yükseldikten sonra, oğlu Melik Şah’ın Vezir-i Azamı/Başbakanı olan Nizam’ül Mülk, devlet başkanının başucu kitabı olması, ülkeyi ona göre yönetmesi, yeni bir deyişle kırmızı kitabı olması için “Siyasetname”yi yazar.

24 Aralık 2012 Pazartesi

ARILAR MASALI -İlhan KUTLUER, İki Denizin Birleştiği Yer, Nehir Yay.,1987, İstanbul


Evvel zaman içinde müreffeh bir arı kovanı varmış. Bu kovan kendi tarihi içinde en parlak, en yüksek dönemlerinden birini yaşamaktaymış. Ticaret ve endüstri alabildiğine gelişmiş, bilim ve sanatlar inanılmaz biçimde ileri bir durumdaymış bu kovanda. Her tarafta bir hareket, bir canlılık gözleniyormuş. Fakat bu kovanda ahlak adına, erdem adına hiç bir değer yürürlükte değilmiş. Hırs, açgözlülük, kendini beğenmişlik, aşırı lüks tutkusu, kumar, zevk düşkünlüğü, dalavere, zulüm, kısaca aklınıza ne kadar ahlaksızlık geliyorsa almış yürümüş bu kovanda. Kovanı yöneten devlet kademeleri tam bir başıbozukluk içindeymiş. Adalet denen şeyin bırakın kendisini ismi bile kalmamış.Hatta bu arı kovanı bir kovan devleti olarak büyüklüğünü işlediği cinayetlere borçluymuş. Sonuç alıcı politika hilelerine erdem gözüyle bakılıyor, zeki hilekârlar el üstünde tutuluyormuş. -Ne var ki bütün bunlara rağmen arı toplumu örgütlenmiş bir biçimde gelişmeye ve ilerlemeye devam ediyormuş- Tüm mesele bu gelişmeyle birlikte kovana akan servetten aslan payını koparmakmış. Kovanın üyeleri bu payın sahibi olabilmek için yeni yatırım alanları açtıklarından memleket ekonomisi biraz daha gelişmiş olmaktaymış. Hırs, tamah, aç gözlülük, sınırsız tüketim iktidar hırsı gibi tutkular bu gelişme ve ilerlemenin motor gücünü oluşturduğundan hiç kimse tutup da arı toplumunu ahlaken ıslah etmeyi aklından geçirmiyormuş. Fakat bir gün hiç beklenmedik bir felaket arı toplumunun kapısını çalmış. Namuslu olmayan kazançlarla oldukça zenginleşmiş bir üye, bir eldivencinin kendisine koyun derisi eldiven vereceği yerde ,keçi derisinden bir eldivenle aldatmaya kalkıştığını ileri sürerek, bu tür ahlaksızlıkların kovan toplumunu bir gün mahvedeceği kehanetinde bulunmuş- Diğer hilekar üyeler de bu sızlanmalara katılmışlar ve doğruluk istemeye başlamışlar. Her tarafta, memleketin ahlaksızlıktan battığını   ileri süren sloganlar yükselmeye başlamış. Sonunda tüm kovan toplumu erdemli ve ahlaklı olmaya karar vermiş. Fakat sonuçta hiç beklenmedik gelişmeler olmuş. Mahkemelere garip bir ıssızlık çökmüş. Bir sürü devlet adamı işsiz kalmış. Herkes aza kanaat ettiği için yalnızca gerekli olan üretilmeye ve gerekli olan tüketilmeye başlanmış. Her tarafta işsizlik almış yürümüş. Sanatlar gerilemeye başlamış- Hiç bir yükselme ve şöhret tutkusuna yer olmadığı için atılımcılık ve girişimcilik ruhu ölmüş Ve topluma bir adalet hâkim olmuş. Ne var ki iş bu kadarla bitmemiş. Arı soyu hakkında hep iyi duygular besleyen ve kovanlar arası barıştan yana olan arı toplumu, bir gün düşmanlarının istilasına uğramış. Yokluk, kayıtsızlık ve nüfusun azalması yüzünden bizim arı kovanı düşmanlarına karşı hiç bir tedbir alacak gücü kendisinde bulamamış. Birçok acı gelişmeden sonra felaket artıkları, bir ağaç kovuğuna sığınmışlar ve ahlaklılıklarının tadını bol bol çıkarmışlar.
Şimdiye dek ninelerinizden böyle masallar dinlemediğinizi biliyorum- Sonunda hep iyilerin ve erdemlilerin kazandığı, kötülerinse kaybettiği masallara hiç benzemiyor bu anlattığım. Siz bu masalı sevimsiz bir şaka olarak değerlendirmeden, masalı uyduranın kim olduğunu zikredeyim hemen; onsekizinci yüzyılın ilk yarısında yaşamış Fransız asıllı bir İngiliz yazarı olan Bernard Mandeville. Kendisi ünlü Fransız yazan La Fontaine’in hayvan masallarını İngilizce’ye çevirirken, aşka gelip bir tane de kendisi yazmak istemiş olmalı. Fakat şu var ki, La Fontaine’nin masallarıyla hep edebiyat tarihçileri ilgilenmişken, «Arılar Masalı»yla, özellikle de iktisadi düşünce tarihçileri ilgilenmişler. Nedeni ise gayet basit; iktisadi davranışın değerden bağımsız, (Batılı tabirle konuşursak «immoral» yani «lâ-ahlaki») olduğu ilkesini benimseyen çağdaş iktisatçılar, bu ilkeyi tarihsel olarak masalcımız Mandevilîe ile temellendirmek istemiş olmalıdır.
Onsekizinci yüzyıl İngiltere’si deyince akla hemen sanayi devrimi gelir. O, büyük kumkumanın yaşandığı ve korkunç bir değer karmaşasının başladığı sanayi patlaması dönemi. Bu dönemde hırs, tamah, bencillik, bireysel çıkar, israf, lüks tüketim, kumar, içki… vs, günlük yaşantının ön safında bireysel davranışın belirleyen yeni değer unsurları olarak ön plana geçerlerken, Batı’ya özgü de olsa yine bir ahlakilik belirten değerler, toplumda öteden beri oynamakta olduğu önemli rollerini yitirmiş idiler- Onsekizinci yüzyıl İngiltere’sinde ahlaki değerler meselesinin felsefi anlamda gündeme gelmesi bununla ilgiliydi. Kimisi insanın, özünde «kötü» olduğunu ileri sürerken, kimisi «iyi» olduğunu kanıtlamaya çalışmaktaydı. Gerçi daha önce bir Hobbes çıkmış, insanın kurdu olduğunu söylemişti ama, hiç kimse açıktan mutluluk ve refahın sağlanması için kurtlaşmak gerektiğini ileri sürme cesaretini gösterememişti. Bunu Mandeville başardı ve insanın temelde iyi olup olmadığı tartışmasını bir tarafa bırakıp, toplumsal gelişme ve refahın sağlanması için açıkça ahlak denen şeye sırt çevrilmesi gerektiğini öne sürdü. Genel toplumsal mutluluk, Mandeville’e göre, tek tek bireylerin erdemlerine değil, kötülüklerine dayanmaktaydı. Toplum ilerlemek ve gelişmek istiyorsa, önce ahlakın boş bir şey olduğuna kendisini inandırmalıydı. Aksi halde arı kovanı gibi yoksullaşır ve zayıf düşerdi.               
Çağdaş iktisat tarihçileri şimdi harıl harıl Adam Smith gibi, Keynes gibi ünlü batılı iktisatçıların Mandevilîe ile düşünsel ilişkisini araştırmakla meşguller. Bu araştırmalardan kiminin vardığı sonuca göre, Mandeville’deki «ihtiras» ve «kötülük» gibi kavramlar, Adam Smith’in bireysel «fayda» ve «çıkar» kavramlarına tekabül etmekte. Doğrusu çağdaş iktisadın, kârı ya da sağlanacak faydası maksimize edebilmek için her yolu mubah sayan ekonomik davranış yaklaşımı, Mandeville’e çok şey borçlu olmalıdır. Değerden bağımsız bir ekonomi bilimine ulaşabilmek için sarf edilen bunca çaba da…(sh: 187-191)
Kaynak:
İlhan KUTLUER, İki Denizin Birleştiği Yer, Nehir Yay.,1987, İstanbul

20 Aralık 2012 Perşembe

Senin ellerinde


Zamanın birinde çok akıllı iki kardeş yaşarmış. Etrafındaki ve okuldaki bilgiler kendilerine yetmediğinden, annesi onları, bulundukları beldenin bilge adamına götürmüş. Kardeşler, bilge adama pek çok sorular sormuşlar ve her defasında kendilerinin tatmin olduğu cevaplar almışlar. Bundan çok memnun olan kardeşler, bir müddet için bilgenin yanında kalıp daha çok şeyler öğrenmek için annelerinden izin istemişler ve bilge adamın yanında kalmışlar. Bilge adama sorduklarına ve aldıkları cevaplara çok sevinen ve mutlu olan çocuklar bir süre sonra bu işten sıkılmaya başlamışlar. Bilgenin bilemeyeceği bir soru bulmamız lazım diye düşünmüşler.

 Kardeşlerden biri, “Buldum” demiş. “İki elimin arasına bir kelebek koyacağım ve bilge adama soracağım. Avucumun içinde bir kelebek var, canlı mı ölü mü? Ölü derse kelebeği bırakacağım, canlı derse avucumu hafifçe bastıracağım. Her ne derse cevabını bilemeyecek!”

Kelebeği ellerinde tutan kardeşlerden biri, kapalı tuttuğu ellerini bilgeye doğru uzatmış ve sormuş.

- Avucumun içinde bir kelebek var, canlı mı ölü mü?

Bilge, uzun uzun çocuğun gözlerinin içine bakmış ve cevaplamış:

- Senin ellerinde evladım, senin ellerinde.

2 Kasım 2012 Cuma

Süt dökmüş şeytan


Dünyadaki her türlü kötülüğün sorumlusu olarak gösterilen şeytanın yolu bir köye düşer, sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineği sağan genç bir kadını uzaktan izlemeye başlamış.

 Şeytan, kadını epeyce izledikten sonra buzağının ipini biraz gevşetmiş.

Buzağı da annesinin sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış, debelendikçe boynundaki ip biraz daha gevşemiş ve sonunda hepten çözülmüş.

Koşarak annesini emmeye giden buzağı, süt kovasına çarpmış ve bütün sütler yere dökülmüş.

Sağdığı süt ziyan olunca siniri tepesine çıkan genç kadın, eline geçirdiği odunu buzağının kafasına vurmuş, yavru kan içinde yere yıkılmış.

Yavrusuna saldırıldığını gören inek bir tekmede kadını öldürmüş.

Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp, elindeki tüfekle ateş ederek ineği öldürmüş.

Silah sesini duyan koca koşup gelmiş.

Karısını yerde cansız yatar, babasını da elinde tüfekle görünce, silahını çekip tek atışta babasını öldürmüş.

Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam bu kadar acıya dayanamayacağını düşünüp bir kurşun da kendi kafasına sıkarak canına kıymış.

Şeytan gülerek:

- Şimdi herşeyin sorumlusu olarak beni görürler, buzağının ipini gevşetmekten başka ne yaptım ki ben?

26 Ekim 2012 Cuma

Kavanoz Kapağı Kadar Adam Olmak


Değerli dürüst insanlarımızı tenzih ederek yazıya başlarız. İnsanlar adileştiğinden (bayağılaştığından-değersizleştiğinden) olsa gerek, eski yokluk zamanlarında üretilen ürünlerin kalitesini şimdilerde pek bulamıyoruz. Adi (kalitesiz) mal üretimi bir hayli çoğaldı. Şimdilerde parayla dahi olsun kaliteli mal bulmak daha da zorlaştı. Bu değersizleşme işi Çin ile yaygınlaştı, çok kısa bir sürede tüm dünyaya yayıldı. İnsanlar artık, ne kadar kaliteli üretirim değil de, ne kadar kaliteden çalabilirim, ne kadar çok kazanabilirim mantığına yöneldi. Hatta dünyada en kaliteli ürünleri veren dev firmaların dahi bu mantıkla hareket etmeye başladıklarını çok iyi farkedebilirsiniz. Peki biz toplum olarak ne zaman adam olacağız? Size çok basit bir örnekle bu sorunun cevabını açıklayalım:
Mesela siz kış için konserveler hazırlayacaksınız. Pazara gittiniz, normale göre daha fazla para vererek,  doğal (az ilaçlı, az hormonlu, az gübreli vs.) olduğunu düşündüğünüz sebzelerden bolca aldınız. Eve getirdiniz. Eşiniz büyük zahmetlerle sebzeleri pişirdi. Tabi bu ara evin erkeği olarak, konserve kavanozları ve kapakları almak için çarşıya çıktınız. Parası hiç önemli değil, yeter ki sağlam olsun diye kaliteli kavanoz ve kapaklarını aramaya başladınız. Birçok yer dolaştınız ama beyhude, hemen hemen her yerde aynı marka kavanoz ve kapaklar satılıyordu. Veya farklı markaların kaliteleri birbirine çok yakındı. Mecburen elde olanlardan bayağı kavanoz ve kapaklar aldınız. Eve geldiniz. Şişelere yarı pişmiş sebzeleri hava almaması için bastırarak doldurmaya başladınız. Daha başta, siz kapakları sıkılarken kapakların beşte biri yiv atladı. Neyse sağlam olsun da birkaçı telef olsun önemli değil! Konserveleri ters çevirerek serin bir yere koydunuz. Birkaç gün sonra tesadüfen baktığınızda, şişelerin yarıya yakınının kapağının şiştiğini veya sızdırdığını farkettiniz. Yani kapaklar adi zihniyetle üretildiklerinden dayanamamışlar ve hava almışladı. Böylece sizin binbir zahmet ve para vererek aldığınız sebzeler de, üç beş kuruşluk kapak için heba olmuştu.
Velhasıl bizler toplum olarak bu adi zihniyetleri bırakmadıkça, yani adam akıllı kavanoz kapakları üretmedikçe adam olamaycağız anlaşılan..
 

26 Temmuz 2012 Perşembe

Zengin ile fakir- İskender Pala


Şirazlı Sadi'den mülhem bir nefis muhasebesi: Fakir: Cömertlerin elinde para yok, parası olanlarda cömertlik yok. Fakirin kudret eli bağlanmış, zenginin irade ayağı kırık... Ah şu mürüvvetsiz zenginler!
Zengin: Saçmalıyorsun efendi!.. Zenginler miskinlerin geçimi, münzevilerin ambarı, dilencilerin başvuru makamı, yolcuların sığınağıdır... Mürüvvetleri öyledir ki, evvel elinin altındakiler yemek yer, kendileri sonra sofraya oturur. İkramın fazlasını yetimlere, dul kadınlara, ihtiyarlara, akraba ve komşulara ulaştırırlar. Zekâtı, fitresi, hediyesi, sadakası, kurbanı, adağı ayrı ayrı... Fakirler onun devletine erişebilir mi sanırsın? Boş mideden ne kuvvet, boş elden ne lütuf, bağlı ayaktan ne yolculuk?!.. Perişan eden fakirlikten Allah'a sığınırım!
- Bunu duymuşsun ama efendim Muhammed Mustafa'nın "Fakirlik iftiharımdır!" dediğini duymamışsın sen.
- Sus... Senin o dediğini Hz. Peygamber rıza yolunun yiğitleri, kader meydanının asil süvarileri için söylemiştir. Yoksa miskin miskin oturup fakirlikle iftihar edilmez. Kul Rabb'inden isterken bile zengin olmalı; kulübe yerine kâşâne, Haliç yerine Boğaziçi istemeli.
- Eline geçmeyecek olduktan sonra...
- Sebeplere yapışmaz ve helalinden çalışmazsa elbette eline geçmez. Ama istediğine oranla çok çalışırsan Allah elbette verir. Hem bilmez misin ki marifetsiz fakir huzura eremez. Huzuru olmayanın küfre varma tehlikesi vardır. Oysa çalışır, sebeplere yapışır, tevekkül eder ve işini doğru yaparsa Allah fakirin gayretini bereketlendirir, kerem hazinesinden nimetler sunar.
- A zavallı aldanmış!.. Öyle abarttın ki seni duyan da zenginleri dertlerin panzehiri, rızık hazinesinin anahtarı sanacak. Oysa zengin dediklerin, mala ve nimete dalmış, itibar ve servete kapılmış, özel mahallelerde oturup halktan kaçan, lüks AVM'den başka yerde kendilerini anlamlandıramayan, kibirli, kendini beğenmiş, bencil ödleklerden gayrı nedir ki? Kazara bir yoksul ile yoldaşlık etseler, birlikte bulunsalar sadece küçümseyerek konuşur, tiksinerek bakarlar. Kibirleri vardır ama ilimleri, kültürleri, sanatları, gülümsemeleri yoktur. Çok paraya sahiptir ama bir medeniyete sahip değildir. Sahip oldukları mal ve taşıdıklarını zannettikleri itibar(!) yüzünden kendilerini dev aynasında görürler, çalışanlarına hor bakar, işçilerini azarlar, kapılarına gelenden tiksinirler. Hırsta cömert, vermede cimri... İbadetçe başkalarından geride olup da malca ileride olanlar sureta zengindir, ama hakikatte fakirin ta kendisidir. Bilgeye karşı mal ile övünen amber de olsa toprak hükmündedir.
- Çok ileri gittin! Zengin dediğin kerem sahibidir.
- Güleyim bari, hepsi paranın kölesidir. Mart bulutu gibi, gürler ama yağmazlar. Güneş olduklarını iddia ederler ama kimsenin yüzüne veya hanesine doğmazlar; ışıklarını göstermezler. Kudret onlara at vermiştir ama binmezler. Zavallılar, meşakkatle mal biriktirip cimrilikle saklarlar ve sonunda hasretle bırakıp giderler. Zengin hayatlarını fakirlerden gizlemek için de kendilerine siteler kurup güvenlik memurları tutarlar. Ta ki kendi ayarlarında olmayan biri gelirse içeri almasınlar, kapıya birisi gelirse ellerini göğsüne dayayıp "İçerde kimse yok!" desinler. Yalan değildir hani!
- Peki beklentisi olanlardan bıktıkları ve dilenci fakirlerden gına geldiği için böyle yapıyor olamazlar mı? Hani denizde kum, çevrede fakir... Her kılıkta, her rütbede, her kademede üstelik... Hatem-i Taî çölde değil de şehirde yaşasaydı herhalde adı cömertlik defterinin başına yazılamazdı.
- Sen cimrilikle cömertlik, fakirlikle zenginlik arasında tamah sahibi birisin anlaşılan.
- Tamahı ben yalnızca zenginlerde görürüm ki zenginlikleri arttıkça haramı helali düşünmez olurlar. Fakiri ise haramdan, helalden Allah muhafaza eder. Fakir cefaya katlanır, sabreder, haline şükreder... Bunlar hep Allah'ın hoşuna giden şeylerdir...
- Anlaşıldı, biraz daha ileri gidersen alan eli veren elden üstün sayacaksın. Oysa çeşit çeşit suç işleyen, haksız işler yapan ve duvar delenler de fakirlerden değil midir? Yoksulun zindana düşmesi zenginden çoktur.
- Tabii ya; zengin hiç duvar delmez, güç gösterip duvarı ortadan kaldırır. Nefsinin arzularına cevap verirken imkânları kullanır ama fakir bununla sınanır. Sen bilemezsin, fakirlik insana sınav olmak üzere neler yaptırır neler. Umulur ki fakir bu sınavı kazansın!.. Senin gibi zenginlerin sınavı ise zindan ile değil, kibir ile... Saklamak ile değil, vermek ile... Nice iffetliler fakirlik sebebiyle fesadın ortasına düşerler ama nice iffetsizler de zenginlik sebebiyle bizzat fesat çıkarırlar. İşte bu yüzden ben şu zenginlerin haline acıyorum.
- Sen onların haline imreniyor olmayasın?
- Asla!.. Ben fakirim. Kabul... Ama bence fakirlerin en iyisi zengini ve zenginliği önemsemeyen; zenginin en büyüğü de zenginliğini arttırmak için meşru yolda ilerlerken fakir gibi yaşayandır.
- Bence de zenginin en büyüğü, fakirin derdini çeken; fakirin en iyisi de fakirlik yüzünden harama yaklaşmayandır.

13 Temmuz 2012 Cuma

Ateş Pahası


Rivayete göre Osmanlı padişahlarından biri, pırıl pırıl bir ilkbahar sabahı, kuş cıvıltıları ve dere şırıltıları arasında maiyetindekilerle tenezzühe çıkmış. Dere tepe gezerken bir de bakmışlar ki güneş, tepelerin ardından batmaya yüz tutmuş. Kıştan kalma hafif serin bir rüzgâr ince yağmur taneleriyle birleşince, bir zaman sonra iyice üşümüşler. Bir sığınak ararken az ötede bacasından duman tüten bir kulübe görmüş ve kapıyı çalmışlar can havliyle. Onları bir pirifâni karşılamış ve büyük bir nezaketle içeri almış. Allah ne verdiyse yemiş, ibadetlerini eda etmiş ve istirahata geçmişler. Yaşlı adam gece boyunca ateşin harını eksiltmemiş. Gün doğmadan kalkarak ateşe birkaç odun daha atmış ve yine olabildiğince nezaketle misafirlerini kaldırmış. Huşu içerisinde namazlarını kılmışlar, nevalelerinde ne kaldıysa ortaya döküp güzelce kahvaltılarını yapmışlar. Padişah: “Efendi! Bizi memnun ettin. Allah senden razı olsun. İyiliğinin bedeli ödenmez; ama misafirperverliğinin hakkını verelim ki, dostluğumuz bâki kalsın. Söyle bakalım ne istersin?” demiş.


Gün görmüş adam: “Sadece kulübeyi ısıtan ‘ateşin pahası’ bin altındır; gerisi benim ikramımdır.” deyince, vezir dayanamayarak atılmış: “Efendi, ağzından çıkanı kulağın duyar mı senin? Bir ateşin fiyatı bin altın olur mu?” Padişah, yaşlı adamın kim olduklarını anladığını kavramış. “Ağa, demiş, bu dağın başında, yağmur altında sırılsıklam üşüyorken sabaha kadar harı gitmeyen ateş bin altından daha da kıymetliydi. Parasını verin efendinin.” Vezir, altınları adamın ellerine sayarken dudaklarından, “Ateş pahası!” sözcükleri dökülüyormuş.

29 Haziran 2012 Cuma

BU ÇEŞMEDEN MÜSLÜMANA SU İÇMEK HARAM


Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı”, bugünkü adı Arap …Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş:

 “Her kula helâl, Müslüman’a haram!..”

 Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye…
 …
 Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzûra getirilmiş. “Bu nasıl fitnedir, dîni İslâm, ahâlisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman’a yasakla!.. Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?..” diye çıkışmışlar adama. Adam:

 - “Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır…”dedikçe kadı kızmış:

 - “Ne delili, ne ispatı?.. Sen fitne çıkardın, Müslüman ahâlinin huzurunu kaçırdın, katlin vâciptir!” demiş. Demiş ama, bir yandan da merak edermiş:

 - “Nedir gerekçen?..” diye sormuş. Adam:

 - “Bir tek Sultan’a derim…” diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş… Padişah da sinirlenmiş ama, diğer yandan o da meraklanırmış:

 - “De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın,hem de her kula helâl,Müslüman’a haram yazarsın?..” Adam, başı önünde konuşur:

 - “Delilim vardır, lâkin ispat ister.”

 - “Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?..”

 - “O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultânım…”

 - “Eeee?!..”-

 “Sultânım, herhangi bir havradan (sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak…” Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Mûsevîler, “ne oluyor, bu ne zulüm?.. Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…” Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş… Bir hafta dolunca, adam:

 - “Sultanım, artık bırakmak zamanıdır” demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler

 - “Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım” demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar ayininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar… din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine… Sultan:

 - “Bitti mi?..” demiş adama.

 - “Sultânım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş.

 - “Şimdi nedir isteğin?..”

 - “Efendim, pâyitahtımız Bursa’nın en sevilen, âlimini alınız minberinden…” Adamın dediğini yapmışlar, Ulucâmi imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler…Ve . Bir ALLAH’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz?.. Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz”, gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış… Geçmiş bir hafta, “Nerde imam” diye gelen-giden yok!.Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta tutuklanan koca âlim için:

 - “Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…”

 - “Kim bilir ne suç etti de tevkif edildi!..”

 - “Vah vaah!.. Acırım arkasında kıldığım namazlara…”

 - “Sorma, sorma…”

 Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:

 - “Eee, ne olacak şimdi?.. Adam:

 - “Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.” “Haklısın” demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:

 - “Ey büyük Sultânım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?..”

 Sultan acı acı tebessüm etmiş:

 - “Hava bile haram, hava bile!..” demiş....

15 Haziran 2012 Cuma

Horozla Köpeğin Konuşması


Kurtların, kuşların dilinden anlayan Hazreti Süleyman aleyhisselama gelen bir adam yalvarır:
Ne olur ey Allahın nebisi bana da hayvanların dilini öğret de ben de konuştuklarından anlayayım.
Süleyman aleyhisselam izin vermez:
Olmaz, der. Sen onların konuştuklarını dinlersen sabredemezsin. Arkasındaki hikmetleri düşünemezsin.
Ne var ki adam ısrar eder. Süleyman aleyhisselam da adama hayvanların dilini öğretir. Sevinçle evine gelen adam çöplükteki köpekle horozun konuşmalarını dinlemeye başlar. Bir ara köpekten şu sözleri duyar. Yanındaki horoza diyor ki:
Horoz kardeş, sen arpayla buğdayla da karnını doyurabilirsin. Biraz ötedeki taneleri yesen de ekmek kırıntılarını bana bıraksan olmaz mı, benim karnım çok açtır.
Horoz şu cevabı verir:
Sabret köpek kardeş, yarın buraya ağanın ölen eşeğini getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun.
Bunu duyan ağa hemen koşar ahırdaki eşeği alıp pazarda satar. Kendi kendine söylenerek döner:
İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa eşek elimde ölecekti.
Ertesi gün yine kulak kabartır çöplükteki seslere. Köpek sitem etmektedir horoza:
Hani ağanın eşeği ölecekti de ben de bolca et yiyecektim ya?
Horoz cevap verir:
Ağanın eşeği öldü ölmesine de, satın alan zavallının elinde öldü. Ağa açıkgözlülük edip eşeği sattı. Ama üzülme, bu sefer ağanın atı ölecek. Buraya getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını doyurursun.
Ağa yine hızla kalkar, ahıra gidip atı alarak pazara götürüp satar. Dönerken de yine söylenir:
İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa at da elimde ölecekti.
Gelip yine merakla kulak misafiri olur. Bu sefer köpek daha yüksek sesle sitem ediyor:
Horoz kardeş, beni yine aldattın. Hani ağanın atı ölecekti ya?
Ağanın atı öldü ölmesine de, sattığı zavallının elinde öldü. Üzülme der; bu sefer daha büyük bir ziyafete konacağız hep birlikte.
Köpek inanmaz:
Hadi hadi beni yine aldatıyorsun.
Horoz kesin cevap verir:
Hayır, aldatma falan yok. Durum kesin. Çünkü der, bu sefer ağanın kendisi ölecek, malına gelecek olan bela bu defa kendi canına gelecek. Arkasından yemekler yapılıp etler pişirilecek, artanını da bizlere dökecekler, ye yiyebildiğin kadar.
Ağa bunu duyunca şaşırır, sağa sola koşuşturmaya başlar, yok mu beni kurtararak biri, diye söylenir. Derken gece hastalanan ağa sabaha çıkmaz ölür. Arkasından yapılan yemek, pişirilen etlerden artanlar çöplüğe dökülür, uzun zaman hayvanlar ziyafete konmuş olurlar. Bu sırada horoz söylenir:
İnsanlar, keşke canıma gelecek olan malıma gelsin, diyebilselerdi de hileye başvurmasalardı. Bunda da bir hayır vardır, diye düşünselerdi. Bunu diyemiyorlar maalesef. Sonra da mallarına gelmesi gereken canlarına geliyor, ama pişmanlık fayda vermiyor.

5 Haziran 2012 Salı

Herşey Emanet - Fatma Tuncer


Zamanın büyüklerinden biri, filozofa karşı övününce, filozof ona şöyle der:
Bana atınla övünürsen, buradaki güzellik ve çeviklik ata aittir. Elbiselerinle ve aletlerinle övünürsen, bunların güzelliği de sana değil, onlara aittir. Atalarınla övünürsen, onların üstünlüğü yine sana değil, kendilerine aittir. Bu faziletler ve övünülecek nitelikler senin dışındadır. Bunlar gerçek sahiplerine iade edildikleri zaman, bunlarla övünenler çırılçıplak ortada kalırlar. Hatta bu nitelikler onlardan ayrılmaz ki iade edilsin. Bunu da sen pekâlâ düşünüp anlayabilirsin.


İnsan kendisine verilenlerle övünür. Bu kimi zaman güzellik olur kimi zaman para olur kimi zaman makam olur kimi zaman evlat olur. Ama övünür ve tahakküm kurmaya çalışır. Oysa bu dünyada bizlere verilen her şey Allah’ın birer emanetidir. Bizler emaneti maksadına uygun şekilde kullanır ve yaptıklarımız ya da yapamadıklarımızla birlikte sonsuzluğa göçeriz. Eylemlerimiz dışında hiçbir şey bize ait değildir. El emanet, akıl emanet, kalp emanet, göz emanet, para emanet, toprak emanet, çocuk eş, kardeş emanet. Allah’ın verdiklerini kendine hasrederek kibirlenen kimseler ise, insan olarak durmaları gereken çizgiden çıkan ve dünyanın aldatıcılığına kapılanlardır. Mümin kişi ise, bu nimetlerin niçin verildiğini bilir ve aklın, bedenin, sağlığın vaktin, evladın malın makamın şükrünü eda etmeye gayret eder. Bu dünyada verilen her şey tekrar sahibine geri dönecek. Öyleyse bizler sahip olduğumuz nimetlerin şükrünü eda etmeli ve bu dünyada birer emanetçi olduğumuzu unutmamalıyız.

21 Mart 2012 Çarşamba

Delik Kova


Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.
İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş: Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”
‘Neden?” diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?”
Kova cevap vermiş: Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.”
Sucu şöyle demiş:Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.” Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş.
Sucu kovaya sormuş: Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını farkettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”

15 Şubat 2012 Çarşamba

Gelir Adaletsizliği...




Daha Lüks Bir Evde Huzur Bulurum Zannettim.

Bu Nedenle Bir Yuvam Olsun İstedim.

Hayırsever Bir Bankadan Kredi Çektim.

Sonra Ödeyemeyeceğimi Nerden Bilebilirdim?

Evimi Verdim, Tekmeyi Yedim, Borcumu Öyle Ödedim.

Evsiz Kalınca Hayırseverin Kapısına Tekrar Serildim.

Ne Bilebilirdim “Vicdanı Vardır Herhalde Acır!” Dedim,

Sabah Uyanınca Bizim Banka Konaklama Masrafı İstemesin,

Sözleşmede Yazıyormuş Küçük Harflerle Göremedim.

Çaresiz Borca Yazdırdım İşleterek Kazık Gibi Faizin.

İşte Aleme İbret Olsun İnsafsız Bir Sistemin,

Elinde Böyle Sürünmekteyim.

Allah kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez.



                      Allah kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez. 




                                               (Bakara Suresi Meali, 286)

13 Şubat 2012 Pazartesi

Pozitif bahçıvan!



Memleketimizde iyimserler kötümserlere kızınca
"Hiç mi pozitif bir şey yok bu memlekette birader" diye çıkışırlar.
İşte size pozitif bir bahçıvan... 

Seyahatten dönen ev sahibi havaalanından bahçıvanına
telefon açmış, konuşuyorlar:
- Nasıl, her şey yolunda mı?
- Yolunda... Küreğin sapı kırıldı, şu anda onu tamir  ediyordum.
- Neden kırıldı?
- Köpeğinize mezar kazarken zorlamışım, ondan  kırıldı.
- Nee! Köpeğim mi öldü?
- Maalesef havuza düştü?
- Benim köpeğim çok iyi yüzerdi; havuzda nasıl ölür?
- Havuzun suyu boşalmıştı, atlayınca betona  çakıldı.
- Havuzu yeni doldurtmuştuk, neden boşalttınız?
- İtfaiyeciler evdeki yangını söndürürken ilave suya
ihtiyaç duydular.
- Neee evde yangın mı çıktı?
- Evet efendim. Annenizin vefatı dolayısıyla taziyeye
gelenlerden biri yanık sigara bırakmış.
- Annem mi öldü? Yahu kadın daha iki hafta önce
sapasağlamdı?
- Haklısınız da... Yatak odanızda karınızla en yakın
arkadaşınızı aynı yatakta görünce kalbine inmiş.
- Yahu hiç pozitif bir haber yok mu adam sende?
- Var efendim... Geçen gün siz AIDS testi
yaptırmıştınız ya... Sonucu  geldi, pozitif...

Nankör Kedi mi?



Kediler sevimli olduğu kadar ismi nankörlükle anılan hayvanlardan birisidir. İşin 

gerçeğinde ise, köpekler yediği yemeği sahibinden bildiklerinden dövülseler dahi 

sahiplerine sadık kalırken ve kendisine yemek veren herkesi sahip kabul ederken, 

kediler sanki rızkın Allah’tan geldiğini bilir ve hiçbir kimseye de minnet göstermez.

Güvercin Nasihati


Küçük Ali yakaladığı güvercini kesmek üzere yere yatırmıştı. Bıçağını çıkarırken güvercin yalvardı:

— Benim etimden sana bir fayda gelmez. Ama edeceğim nasihattan çok fayda gelir. Beni bırak da sana çok değerli üç nasihat vereyim.

Ali buna razı oldu. Güvercini bıraktı. Güvercin sevinçle uçup karşısındaki bir ağaca kondu. Başladı nasihatlarını sıralamaya:

— Elinden bir fırsat kaçırırsan ah vah edip durma. Geçiver.

— Zahmeti çok az ama mükâfatı çok bol şey vadederlerse hemen inanma, düşünmeye başla.

Güvercin bundan sonra şöyle dedi:

— Ey aptal, beni neden bıraktın? Halbuki benim midemde iki kilo ağırlığında kocaman bir elmas vardı, eğer beni hemen şuracıkta kesip alsaydın, dünyanın en zengin adamı olurdun.

Ali bunu duyunca öyle bir pişman oldu ki, neredeyse düşüp bayılacaktı. Kendini güç belâ tutup güvercine sordu:

— Söyle bakalım üçüncü nasihatin nedir?

Güvercin kanatlarını çırparak şöyle dedi:

— Sana söyleyecek bir şeyim kalmadı. Çünkü sen önce söylediklerimi tutmadın, daha ne söyleyeyim.

Gurk gurk öttükten sora devam etti:

— Ben sana bir fırsat kaçırırsan çok üzülme dedim. Ama üzüldün. Karnımda mücevher olduğunu söylediğimde az daha bayılacaktın. Tekrar öttü ve güldü:

— Az zahmetle çok şey vaad ederlerse ona da inanma, demiştim. Midemde iki kiloluk elmas olduğunu söyleyince hemen inandın, hiç düşünmedin. Halbuki benim ağırlığım ne ki midemde iki kilo mücevher bulunsun!

— Güvercin pır diye uçtu. Ali de orada düşünceye daldı. Güvercin haklıydı. İnsan her söze kanmamalı, her şeyi inceden inceye ölçüp biçmeliydi.

Derviş ve Tilki - Şeyh Sadi Şirazi


Dervişin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü. “Nasıl yaşar bu hayvan, ne yer ne içer?” diyerek, Allah’ın lütfuna hayran oldu. Derken bir arslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu. Görkemli ve korkunç hayvan avının bir kısmını yedi, doyunca kalanını bırakıp gitti. Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve afiyetle yiyip karnını doyurdu.
Tilkinin yiyeceğinin ayağına geldiğini gören Derviş, kendi kendine: “Bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, benimkini neden göndermesin?” diyerek, çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceğini düşündü.Düşündüğü gibi de yaptı: “Rızkım Allah’ın görünmeyen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor.” diyerek beklemeye başladı.

Bekledi, bekledi. Ne gelen ne giden. Günler geçip gitti. Derviş zayıfladı, eridi, bir deri bir kemik kaldı. Güçsüz ve bitkin bir haldeyken, bulunduğu mescidin mihrabından bir ses duydu:

Ey tembel adam!” diyordu ses, “Kendini ayaksız bir tilkiye benzeterek neden miskin miskin oturuyorsun? Kalk! Yırtıcı arslan ol. Başkasının artığına göz dikmeyi bırak. Sana yakışan artık yemek değil, artık bırakmaktır. Gücüyle arslan gibi olan, başkasından yiyecek bekler mi? Haydi kalk! Kolları sıva. Çalış ve rızkını kazan. Hem kendin ye, hem muhtaçlara yedir.”