| Paramıza 'Cinler' mi Girdi? | |||
| |||
Cemal ADEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemal ADEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Aralık 2012 Cumartesi
Paramıza 'Cinler' mi Girdi? Cemal ADEM
25 Kasım 2012 Pazar
İblis'in zokası: BDPS - Cemal Adem
BDPS’yi artık biliyoruz. Borca Dayalı Para Sistemi.
Özel bankaların devletüstü/devletten bağımsız bir vasıfla para bastıkları, elektronik darphane işlevi gördükleri düzenin adı.
Her kredinin ‘yeni, havadan üretilmiş para’ olduğu bir sistem..
BDPS, küresel bir oluşum...Tüm merkez bankaları, İsviçre’deki ‘Bank for International Settlements’ adlı bir kuruluşa bağlı.
***
BDPS, hükümetten bağımsız, hükümet üstüdür demek herkesten bağımsızdır demek değil. BDPS’nin ağababaları Rockefeller, Rothschild, Warburg gibi Yahudi kökenli aileler..
Mesela, ABD’deki Federal Rezerv’in sahipleri yine bu aileler..ABD’nin cahilleri savaşıyor, onlar da bastıkları para ile Irak’ın petrollerini, Afganistan’ın haşhaşını, Türkiye’nin bor minerallerini sömürüyorlar. Hem de neredeyse kıllarını bile kıpırdatmadan.
Sömürdükleri ülkelerin işbirlikçi yöneticilerinin eline de ‘Falan Cumhuriyeti’nin Rockefeller Express Bank New York şubesinde şu kadar doları vardır’ diye beyaz bir kağıt tutuşturuyorlar.
Hazine, rezervlerimizde şu kadar dolarımız var diyor, halk deste deste yeşil dolarlar hayal ediyor. Halbuki kasa bomboş.
Yöneticiler müslüman olsun, budist olsun farketmez onlar için. Yeter ki, BDPS’ye göz yumsun. Mısır’da hükümet değişti, özgürleşti geçenlerde..Özgürlüğünün şiarı olarak da IMF’nin ‘islami usullere’ uygun borç zincirini boynuna takıverdi...
Yazık çok yazık...
***
Para basma gücünü sahip bu aileler elbette sadece bankacılıkta değil diğer tüm sektörlerde de tekel veya oligarşik bir konumdalar..Zira para basan bir bankası olanın, kendinin ve yandaşlarının şirketlerinin hızla büyümeleri için gerekli krediyi sağlayacağı malumdur..
Tekel güç ise; giyimden, sanata, insanın midesine girecek yiyeceğe, içeceğe kadar karar verme mekanizmasına sahip olmak demek.
***
Peki bütün bunların anlamı ne?
İnsanlar gün geçtikçe tektipleşiyor, benliklerini yitiriyorlar. Bireyi diğerlerinden ayıran manevi hassalar yitiyor ve yeri sadece kabuğa, maddeye ait ‘yalancı’’peruk’ hassalarla dolduruluyor.
Bireyin yokolması ise toplumsal iletişimin ortadan kalkmasına sebep oluyor. Çünkü iletişim için iki birey gerekiyor ama herkes tektipe indirgendiğinden etrafta iletişime geçecek birey kalmıyor..
Asansöre biniliyor, kafalar öne eğiliyor. Soğuk bir iyi akşamlardan sonra herkes ‘yuva’larına dağılıyor.
***
‘Modernlik’ adı altında birilerinin değerleri tüm insanlara zorla giydiriliyor..Ama ‘büyü’ ‘sihir’ metodları ile insanlar özgür seçim yaptıklarına inandırılıyor.
Toplumu narkozlamak için sahte bir seçim hissi veriliyor. İnsan, pantalonunu, gömleğinin rengini seçebiliyor, cep telefonu markasını ve modelini belirleyebiliyor..Birey, şu model cep telefonu kullanarak, şu marka gömlek giyerek özel olduğu zannına kapılıyor. Halbuki özüne değil sadece kabuğuna temas ediyor.
***
BDPS, toplum mühendisliğinin en etkili aracı. Peki sistemin arkasında kim var, amaç ne?
‘İlk Laik ve Tefeci İblis’ yazımızı okuyanlar hatırlar.
İblis faizin mucididir. Bileşik faiz, eksponansiyel yani ivmesi hızla artan bir büyümeyle sonsuza kadar artacak izlenimini verir.
Servete eklenen bileşik faiz ise servetin sınırsız büyümesi sonucu sınırlı dünya malının tümüne hakim olma, krallık kurma fırsatı demektir. Elbette sistemin sahipleri için.
Bu bakımdan BDPS, İblis adlı ‘cin’in, işbirliği yapacağı insanlara sunduğu müthiş bir buluştur. Bahsettiğimiz Warburg, Rothshild gibi aileler İblis’in ‘sonsuza kadar tükenmeyecek krallık’ zokasını yutmuşlardır. Yüzyıllardır ise tevbe etmediklerinden kalbleri kararmış, İblis’in ve avanesinin kulları olmuşlardır.
***
İşte böyle BDPS sahipleri, dünyalık heva ve hevesleri karşılığı İblis’in bizzat kendisinin veya diğer şeytani cinler yoluyla ilettiği/üflediği fikirleri uygular ve insanlığı Allah yolundaki yürüyüşünü sekteye uğratacak ürünleri piyasaya sokarlar.
İnsanın maneviyatına tesir eden sentetik yiyecekler, gıdalara sokuşturulan kimyasal maddeler; aklı uyuşturan, hakikate sövüp batılı öven kitaplar; Salih Mirzabeyoğlu’nun deyişiyle ‘müsbet hayal kurma kabiliyetini’ yokeden filmler, diziler, pornografiler; ahlakı ve iffeti darmadağın eden kıyafetler; vs...
***
İşte İblis ve komutasındaki ‘cin’ ile ‘insan’ların, BDPS adlı aleti hangi amaç uğruna, nasıl kullandıkları..
‘Küfür tek bir millettir’ hadisinin sırrı..
***
Sonsöz: BDPS, esasen müslümanların aynasıdır. Müslümanların arasındaki yardımlaşmanın, karz-ı hasenın(güzel borç) kaybolduğunu yansıtan bir ayna..ALLAH’a güzel bir borç vermeli ki aynadaki görüntü değişsin...
Yazar Eyüp Can'a cevap -Cemal Adem
Radikal gazetesi yazarlarından Eyüp Can beyefendi geçen gün köşesinde ABD’nin ‘cömert’ zenginlerinden bahseden bir yazı kaleme aldı.
A.B.D’nin en zengin yatırımcılarından Warren Buffett liderliğindeki zenginler kulubü servetlerinin yarısını bağışlamışlar.
Yazarımız da bunu Türkiye’de yapacak kaç baba yiğit var diye merak etmiş?
Maalesef, yazarımızın para babalarının paralarını kazandığı sistemin kendisinden pek haberi yok gibi...
Ne demişler bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp..
***
Ders 1: 1970’lere kadar paranın ölçüsü ‘altın miktarı’ idi. Dünyadaki tüm paralar dolara, dolar ise altının değerine bağlıydı. Yani ABD’nin piyasada dolaşan dolarlarının karşılığı olarak kasada altın tutması gerekiyordu.
Ders 2: ABD, 1971’de, özellikle Vietnam savaşı sırasında artan borçlarını ödeyecek yeterli altını olmadığından altın ve dolar arasındaki bağlantıyı kopardı. Bu ne demekti?
Dolar artık bağımsızdı, karşılığında altın verilmesi zorunluluğu kalmamıştı. Yani dilendiği kadar para basılabilirdi..
Ders 3: Peki dünyanın en güçlü parası ‘dolar’ı kimler basıyor?
Devlet değil!!! Devlet doları FED’den (ABD Merkez Bankası) borç olarak alıyor.
FED devletin değil mi?
Hayır, değil. FED özel bankaların katılımı ile meydana gelmiş bir karteldir. Bu bir komplo teorisi, paranoya da değildir ayrıca. Bütün detaylara FED’in internet sayfasından ulaşabilirsin.
Ayrıca Edward Griffin’in ‘The Creature from Jekyll Island’ kitabını okumanı tavsiye ederim.
Hatta Osmanlı’ların son dönemlerindeki borçlarının izini sürersen yine aynı yere çıkarsın. Bkz. Osmanlı bankasının kuruluşu...
Kısacası, FED adlı merkez bankası özel bankaların merkezidir, devletin maliyesinin değil.
Özel bankalar ile devlet arasındaki ‘borç’ akışını sağlar. Bir nevi bankacıların elçisidir.
Unutmamalı ki para babalarının en büyük müşterileri devletlerdir.
Özellikle de devamlı savaşan, saldırgan devletler. Zira savaşan devletin paraya ihtiyacı olacaktır. Böylece özel şahıslar faizle bol bol borç verebilecekler..
Peki bu borcu nereden verecek?
Eyüp Can, ben sana gelsem borç istesem nereden verirsin?
Elbette yazarlıkta vakit harcayıp alın teri dökerek kazandığın ve birçok nefsi arzuna rağmen harcamayıp biriktirdiğin paradan..
Hem alın teri dökmüşsün..Hem de arzularına karşı sabır edip biriktirmişsin..İki yönlü bir emek mevcut..
Peki ya bankalar nasıl borç veriyor?
Ürettiği yani elektronik ortamda darphane gibi bastığı para ile...Kazandığı, alın teri döktüğü değil!!! Ve bastığı, kazanıp haketmediği para üzerinden faiz kazancı sağlıyor..
Çoğu kişi bankaların kredileri müşterilerin hesaplarından verdiğini zanneder ama hakikatte durum farklıdır.
İşte Buffett gibi özel şahıslara ait bankalar, halkın emeğini, vergisini bu yolla topluyorlar. Zira devletler bankalara borçlanıyor, topladıkları vergilerle de bu parazitlerin yaşamlarını sağlıyorlar..
Yani halk devlete değil, devlet yoluyla bankacılara vergi ödemiş oluyor..
Kısacası sevgili Eyüp Can, parayı özel bankalar basar. Piyasadaki paranın en az yüzde 90’ını.
Şimdi senin sorman gerekir kendine..
Bu haksızlık, zulüm değil midir diye..
***
Günümüzde kağıt paradan çok elektronik para kullanıldığından hakikat kolaylıkla gizlenmekte. Herkes de parasını çekmek için aynı anda bankaya gitmediğinden bankalar da oyunlarına (düzenbazlıklarına) devam etmekteler.
Ders 4: İşin mekaniğine girmeyeceğim. İnternette, ‘Prof. Mete Gündoğan’, ‘Prof. Güntekin Çetiner’, ‘BDPS (Borca Dayalı Para Sistemi)’, ‘Bankalar ve Örümcekler’ diye ararsan paranın özel şahıslar tarafından nasıl basıldığına bakakalabilirsin..
Özetle, sen ve ya ABD’li çiftçi Joe bankadan kredi istediğinizde paranız diğer müşterilerin hesabından verilmez.
Peki nereden gelir?
Banka, Joe’nun hesabına bilgisayardan rakamları girer ve para ‘üretilmiş’ olur. Emek harcamadan ürettiği paradan da faiz kazancı sağlayarak, zenginleşir de zenginleşir.
Kısacası sevgili Eyüp Can, bankalar birer fabrikadır, mamülleri ise ‘para’dır.
***
Lafı fazla uzatmaya gerek yok.
Dünyanın en zenginleri olan bankacıların (Warren Buffett’in hangi bankada ne kadar hissesi olduğunu bir araştır) bağış yapmaları neye benzer biliyor musun?
Bir eve hırsız girer ve ailenin 100 milyarını çalar.
Sonra bizim hırsız, iş adamı olarak kendini tanıtarak mağdur aileye 50 milyar bağışladığını ilan eder.
İşte senin övdüğün insanların durumu budur? Sen de herşeyden habersiz mahalle sakinlerinden birisin.
Hikayedeki iş adamı kılıklı hırsıza alkış tutuyorsun, gıptayla bakıyorsun..
Tuhaf değil mi?
***
Peki gelelim Türkiye’mize...
Elbette bunu yapacaklar listesi bellidir. Özellikle banka sahibi olan Koç, Sabancı, Şahenk aileleri gayet kolay bu bağışı yapabilirler.
Lakin onlar için farketmez. Zira zaten ülkenin parasını onlar basıyorlar.
Herşeyden habersiz cahiller de onları alkışlar, bağırlarına basarlar.
Bir çeşit Stokholm sendromu ama daha beter.
Çünkü adam tecavüze uğradığının bile farkında değildir.
***
Sözün özü: Elimde bir para basma makinası olsa ve onunla para basıp bağış yapsam sonra da ortaya çıkıp kendimi yardımsever olarak tanıtsam bana ‘Kapitalizmin peygamberi mi’ dersin yoksa ‘insanları kandırmaya çalışan şarlatanın teki mi?
Söylesene Eyüp Can, sen buna ne dersin?
17 Eylül 2012 Pazartesi
Türkiye ile İran Birleşmeli - Cemal Adem
Evet.
Kesinlikle evet.
Bu iki ülke birleşmeli ve ‘Müslüman Halklar Birliğinin’ çekirdeğini oluşturmalılar.
Hem de bir an önce.
Vakit kaybetmeden.
Çok geç olmadan.
Yarın ise yarın.
Bugün olabilirse bugün.
Hayırlı işlerde acele etmek gerek.
***
ALLAH, çiftler yaratmış ve çiftlerden birliği sağlamıştır.
Kadın-Erkek çiftini yaratarak aile birliğini,
Ailelerden ise toplumun birliğini...
Proton-Nötron çiftinin birleşimiyle çekirdeğin birliğini,
Çekirdek-Elektron çiftiyle de atomların birliğini...
Atom çiftlerinin buluşmasından da kainatın birliğini meydana getirmiştir.
***
İlk müslüman medeniyeti de Mekke-Medine çifti ile doğmuştur.
Medine’ye hicret ile Mekkeli müslümanlar çiftlerini bulmuş ve islam tarihi başlamıştır.
Mekke’ye geri dönüşle ise daire tamamlanmış, çekirdek oluşmuştur.Allah’ın ‘bugün size dininizi tamamladım’ ayeti de islam medeniyetinin tohumunun oluştuğunu haber verir, müjdeler.
Müslümanlara kalan ise bu tohumları kalp tarlalarına ekip;
İman ile sulayıp;
Amel ile gübreleyip;
Allah’ın şanına yakışır bir medeniyet ağacı ortaya çıkarmaktır.
***
Avrupa Birliği’nin çekirdeğinde de iki ülke vardır: Bunlar Almanya ve Fransa’dır.
Fransa ve Almanya yıllarca birbirlerinin kanını akıttılar ama Kömür-Çelik ‘Birliği’ kurarak günümüz AB’sinin çekirdeğini oluşturdular.
Halen de AB’nin ağa babaları bu iki ülkedir.
***
Modern Batı’nın çekirdeğinde de bir çift vardır: Roma ve Yunan medeniyetleri.
Roma hukuğu, Yunan ise felsefeyi yani hikmet sevgisini temsil eder.
***
Peki kendilerine ‘biz müslümanız’ diyenler bu örneklerden ders almayacaklar mı?
Kendim adına aldığım ders şudur:
İslam medeniyetinin geleceği, iki kadim uygarlığın birleşmesine ve ümmetin çekirdeğini oluşturmasına bağlıdır.
Bu uygarlıklardan biri Selçuklu, Osmanlı’nın mirasçısı modern Türkiye, diğeri ise Pers uygarlığının mirasçısı İran’dır.
***
Osmanlı ne medeniyeti idi diye sorsalar bilenlerin cevabı ‘Fıkıh’ medeniyeti idi olur.
Ufak bir örnek:
Divan-Hümayun'dan çıkan bir hüküm şöyle diyor: ''Hamallar, yük taşıttıkları hayvana, yükü yerine teslim ettikten sonra binerek geri dönmektedirler. Bu, hayvana eziyettir. Hayvana dönüşü boş olarak yapmalı ve dinlendirilmelidir.'' (Devlet ve Ekonomi, Mehmet Genç, 75)
Osmanlı arşivlerinin henüz yüzde 1’i bile gün yüzüne çıkmamıştır. Ki çıktığında Osmanlı’nın hukuki yüzü çok daha netleşecek ve yeni İslam medeniyetine ışık olacaktır.
***
Peki bu çiftin felsefi yani hikmet yönünü kim temsil edecek?
Almanya- Fransa birleşmesinde, Almanya felsefeyi temsil eder..
Genelde Batı medeniyetinde Yunan’ın felsefeyi temsil ettiği gibi..
İşte İran, yeni kurulacak medeniyetin hikmet sevgisinin yani felsefesinin ayağı olacaktır. Diğer ayağı ise, Osmanlı Türkiye’sinin hukuğu..(günümüz Türkiyesinin değil!!!)
***
Müslümanları felsefede etkilemiş iki yunanlı filozof vardır. Bunlardan biri Aristo, diğeri ise Eflatun yani Platon’dur.
Farabi, İbn Sina, Kindi gibi düşünürlerimiz Aristo’yu takip ettiler. Onlara ‘Meşşai’ ler denir.
Buna karşılık Sühreverdi ile başlayan Platoncu ‘İşraki’ akımı, Şehrezuri, Mir Damad ve sonunda Molla Sadra ile İran medeniyetinde zirveye ulaşmıştır.
Meşşailerin, hakikate akıl ile ulaşılacağını savunmalarına karşılık İşrakiler sezgi ile ulaşılabileceğini savunmuşlardır.
İşraki akımı İran’da felsefenin gelişimine büyük katkılar sağlamıştır.
Yakın tarihimizde de İran’ın Mutahhari, Tabatabai gibi felsefecileri çıkarmasında zengin felsefi mirasının rolü büyüktür.
Zira ‘modern’ Türkler dedelerinin mektuplarını bile okuyamazken, İranlılar Mesnevi’yi orijinalinden okuyabilmekte, bütün bu saydığımız felsefecilerin mirasından faydalanabilmekteler.
Kısacası, Gazali’den İbn Rüşd’den sonra müslümanlar arasında felsefi akım durmamış; İran medeniyetinde devam etmiş, yükselmiştir.
Bugün ise adalet ile birleşip bir medeniyet kurmayı beklemektedir.
Zira adaletsiz felsefe ve bilim, bugünün Batı medeniyetinde gördüğümüz zulmü, sapkınlığı getirir.
***
Sözün özü: İran ile Türkiye’nin birleşmesi müslüman halkların geleceği için hayati bir önem taşımaktadır.
Bu birleşme islam medeniyetinin çekirdeğini oluşturacak ve diğer müslüman ülkeleri de bu çekirdeğin cazibesiyle bir ‘elektron’ bulutu gibi çevresinde döndürecektir..
Düşmanlar bunun farkında ve korkudan tirtir titremekteler.
Peki ya müslümanlar, acaba ne kadar farkındalar?
24 Ağustos 2012 Cuma
Reklamlardaki Şirk - Cemal Adem
İnsan sadece ve sadece Allah’a muhtaçtır.
Materyalist düzen ise insanı, maddeye muhtaç olduğuna inandırmaya uğraşır.
Bunu başarmak için de reklamları kullanır.
Onsuz yaşanmaz, bunsuz yaşanmaz derken insan küçülür küçülür de ‘çaysız yaşayamam, kahvesiz yaşayamam’ gibi paranoyalara girer.
***
Reklamlarda, maddenin tanrılaştırıldığı sloganlar çoktur.
‘Eşsiz’, ‘mükemmel’ gibi kavramlar ile ürünler pazarlanır.
Halbuki eşsiz ve mükemmel olmak Allah’a mahsustur.
Herşey çift çift yaratılmıştır. Allah ise Ehad olandır. Eşi benzeri yoktur. Ve’ La ilahe illallah’ sırrı gereği, Allah’tan başka eşi benzeri olmayan bir varlık da yoktur.
Reklamlarda, Allah’ın Ehad sıfatı ürünlere yapıştırılmakta ve Allah’ın hakkı yenmektedir.
***
Geçen karşılaştığım bir reklamda ise ürün, ‘Ben Yenilmezim’ sloganı ile ortaya çıkmış.
Ben yenilmezim demek; Allah’ın Kahhar sıfatını çalmaya teşebbüstür.
Yani ürün, ‘Ben Kahharım’ demektedir.
***
Bir meyve suyunun ambalajında ise ‘bu ürünün lezzetinin kaynağı olan Doğa’ya sonsuz teşekkürler’ diyor.
Vallahi yalan billahi yalan!
O lezzetin kaynağı Rezzak olan Allah’tır.
Ama Rezzak sıfatı Doğa adında ne olduğu belirsiz bir tanrıya atfediliyor.
***
İşte böyle!
Allah’ın isimlerinin çekim gücü – yani cazibesi - kainatı bir arada tutar.
Ezanlar okunduğunda - özellikle bayram günleri - nasıl milyonlar O’nun cazibesine kapılıp bir araya geliyorsa, kainatın her zerresi Allah adına devamlı bir aradadır. Yoksa atomlar dağılır, yıldız sistemleri paramparça olur.
Kapitalist mantıkta ise, ürünlere olan çekim gücünü arttırmak, ‘kapitalizmin müridlerini büyük alışveriş mabedlerinde toplamak için’, Allah’ın güzel, cazibe dolu isimleri çalmaya teşebbüs edilir.
Aynı Mekkeli putperestlerin Kabe’nin cazibesini arttırmak için ne kadar put varsa oraya doldukları gibi.
29 Temmuz 2012 Pazar
Titan zincirleri nasıl saklanıyorlar?-Cemal ADEM
|
26 Temmuz 2012 Perşembe
Bizim Mahallede Ramazan -Cemal ADEM
K-Bankası, ramazana özel faizli kredi gibi resmen müslüman halkla dalga geçen reklamlar yapmayacaklarını bildirdi.
Türkiye’nin en zenginlerinden ünlü işadamı Ahmet Bey servetinin yarısından fazlasını infak edeceğini açıkladı. Ahmet Bey, yüzde iki buçuğun ‘cimrinin zekatı’ olduğunu ve bu hareketinin diğer tüm zengin işadamlarına örnek olmasını dilediğini belirtti.
***
Ünlü sanayici Kemal Bey işçilerin maaşlarını arttırdığını açıkladı. Ve ekledi: ‘’Peygamber efendimiz işçilerinizi yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin diye öğütlüyor. Bunu öğrendikten sonra kendim marka takım elbiselerle dolaşırken, işçimin ucuz kıyafetler almaya bile zor yetecek maaş almasının doğru olmadığı düşünmeye başladım. Binlerce kez tövbe ettim ve bundan sonra şirketin karlarını adil olarak işçilerimle paylaşmaya karar verdim. Yıllarca işçileri benzin, makina yağı gibi basit bir masraf olarak gördüğümden utanç duyuyorum. Amacım, onlara insanlıklarını geri verip kendi insanlığımı kazanmak.. ‘’
***
Özgürlük gazetesi bu ramazandan itibaren haber adı altında pornografik görüntülere yer vermeyeceğini açıkladı.
Gazetenin genel yayın yönetmeni Ertan Özkelek ve yazar Ayşe Yamyam artık Türk halkının ahlakını bozmaya çalışmayacaklarını ve halkı birbirine düşürmeyeceklerini söyleyerek bunca zamandır hizmet ettikleri İsrail’e artık hizmet etmeyeceklerini açıkladılar.
Ayşe Hanım, özgürlük adı altında yıllarca ahlaksızlığı yaydıklarını ve bundan çok pişman olduğunu ifade etti.
***
Türkiye’nin en büyük içecek firmalarından olan Z-Kola artık din tüccarlığı yapmayacaklarını ve reklamlarında Ramazan’ı kullanmayacaklarını duyurdu.
***
Bu haberi izleyen saatlerde ise K-Bankası, ramazana özel faizli kredi gibi resmen müslüman halkla dalga geçen reklamlar yapmayacaklarını bildirdi.
Bankanın genel müdürü ise böylesine iğrenç bir sistemin içinde yer almayı artık vicdanının kabul etmediğini ve istifa ettiğini açıkladı. Soluğu Eyüp Sultan’da alan müdürümüz saatlerce secdeye kapandı ve Allah’tan af diledi.
***
Komşumuz Rıfkı beyler TV’deki ahlak bozan programları seyretmeyi bırakmışlar. Artık geceleri ailece beraber Kur’an tefsiri okuduklarını ve ayetler üzerinde kafa yoruyorlarmış.
Rıfkı Bey, iftar sofrasında midelerini şehvet ateşiyle doldurmadıklarını ve böylece iftar sonrasında rahatlıkla ibadetlerini yapabildiklerini belirtti. Rıfkı Beyler bu ramazanda yemeğe içmeğe karşı duydukları şiddetli şehvete son vererek Allah’a yakınlaşmayı umuyorlarmış.
***
Hayırlı ramazanlar..
9 Haziran 2012 Cumartesi
Bandırma Vapuru’na İngiliz komplosu -Cemil KOÇAK
Bilmem siz de rastladınız mı; 19 Mayıs vesilesiyle gazetelerdeki yazıların birinde meşhur Bandırma’nın başına gelebileceklerden, İngiliz komplolarından söz eden bir yazı yayınlandı. Üzerinde ‘önemle’ durmayı gerektiriyor.
Bandırma’nın daha yolun en başında başına neler gelebileceğine ilişkin bir yazıyı geçende okuyunca; tamam dedim; eski öyküler ve efsaneler gerçekten de artık ulusalcılara kesinlikle yetmiyor. Aksine, bütün o eski öykülerin yeterince kahramanlık içermediğine kesin olarak inanmış olmalılar ki, yeni yeni kahramanlık efsaneleri yaratmak gerektiğine karar vermişler.
1919'da gece görüş dürbünü mü vardı
Efendim, yazıyı okuma fırsatını bulamamış olanlar için hatırlatayım isterseniz; Bandırma vapurunun hedefine varmaması için kahpe İngilizler bir cinlik düşünmüşler ve vapuru batırabilmek için rotasında bulunan deniz fenerlerinin yerlerini oynatarak, yani hakiki fenerleri söndürerek, onların yerine de sahte fenerler donatarak, geminin Karadeniz sahillerinde kayalara çarpması için uğursuz bir operasyon gerçekleştirmişler.
Fakat o da ne, vapurdaki süvari İsmail Hakkı (Durusu), daha Poyrazköy açıklarında iken sahte deniz fenerini hemen fark eder, tecrübesine dayanarak tabiî. Hele serdümen (Ali oğlu) Basri beyin, bunun yollarından saptırılmak için düzenlenmiş bir oyun olduğunu anlaması da tabiî yine hiç şaşırtıcı değil. Ancak akşam vakti dürbünle bakarak yanan feneri görebilmesi insanı hayli şaşırtıyor doğrusu: Galiba Basri bey, gece görüş dürbününe sahip! Yani 1919 yılında gece görüş dürbünü. Yok eğer normal dürbünse gece karanlığında dürbünle etrafı görmek için Basri beye olağanüstü bir ihsanda bulunulmuş olmalı! Bu koşullarda zaten Bandırma’nın pusulaya gerçekten de ihtiyacı yokmuş diyor insan gayri ihtiyari.
Karadeniz yolu çakma deniz fenerleriyle dolu
İngilizler yememişler içmemişler, bütün yolu deniz fenerleriyle aydınlatmışlar. Bu arada sanki başkaca hiçbir gemi bu yolu kullanmayacakmış gibi. Ya o gece Karadeniz’deki diğer gemiler? Yazıda belirtilmiyor; ama kimbilir kaç gemici İngiliz kurnazlığını anlayamayarak, kayalara bindirdi, ne canlar yandı, kaç yetim geride kaldı. Her zaman söylerim, bir araştırma muhakkak derine inmeli; konunun bütün yönlerini kucaklamalı. Bu bakımdan yazarın araştırmasının eksikliğini belirtmek benim için bir görevdir. Umarım İngilizler bu operasyonu önce kendi gemilerine, daha sonra da müttefiklerine bildirmişlerdir. Gerçi İngiliz arşivlerinde henüz bu yönde bir bilgi bulunamadı, ama olsun, belki de tamamen gizli tuttular. Bundan sonra adı “Operasyon Deniz Feneri” olsun. Diğer yandan, ikinci deniz fenerinin Damat Ferit Paşa tarafından konulduğu söyleniyor yazıda; yani burada da hain sadrazamla İngiliz oyunu bütünleşiyor tabiî olarak. Tam beş kez muhtelif hainler, Bandırma’nın kayalıklara çarpması için bu çakma fener oyununu oynuyorlar, ama nafile. Bandırma’nın mürettebatı tecrübeli, elbette oyuna falan gelmiyor. Bu arada kömür azaldı diye Ereğli’ye yanaşmalarına pek aklım ermedi doğrusu. Neden İstanbul’da yeterli kömür stoku yapılmadığını asla bilemeyeceğiz. Belki bu da komplonun bir parçasıydı; kömürcüler de muhtemelen satın alınmıştı ve geminin kömür stoku yeterli değildi.
Kalleş Sinop feneri
Fakat sonuncu deniz fenerine gelindiğinde, hani şu Sinop’taki, fenerden ateş açılmasın mı? Açılmasın diyenlere, maalesef açılmış, ben yazıdan aktarıyorum. Meğerse hain İngilizler bu kez de yanıltmacıyı farklı kurmuşlar; torpidolarının namlusuna deniz feneri süsü vermişler ve yaklaşınca da tabiî ateşe başlamışlar. Ama karavana. Gemidekiler de ateşe karşılık vermeden geçmemişler. Kurmay binbaşı Hüsrev Gerede de tabancasını çıkarmış ve saymış. Her ne kadar kendisi anılarında hiç böyle olaylardan söz etmiyorsa da, bildiğiniz gibi, hakiki kahramanlar, kahramanlıklarını asla yazmazlar ve söylemezler. Bilemeyiz yani.
Ah, şu salak İngilizler
Belki yazarın kendi okuyucularının aklına gelmemiştir, ama bütün bunları okuduktan sonra insanın aklına pek çok soru işareti üşüşmüyor da değil yani. Acaba neden İngilizler, Bandırma vapurunun Samsun’a gitmesi için önce vize vermişler? Sahi, yoksa siz bilmiyor musunuz; Atatürk ve Bandırma İngilizlerden vize yani izin alarak yola çıkmıştı. Şu salak İngilizler bir yandan vize veriyor, diğer yandan da Karadeniz deniz trafiğini tehlikeye atacak şekilde tam beş tane çakma deniz feneri kurmaya çalışıyor. Biraz akıllı olsalar, sadece vize vermeyerek Samsun yolculuğuna engel olabilirlerdi. Öyle yapmıyorlar; hem veriyorlar, hem de gemiyi engellemeye çalışıyorlar; üstelik aynı anda! Ben her zaman demişimdir; bu İngilizlerin aklı yoktur diye. Kuzum bunlar iki dünya savaşını da nasıl kazandılar dersiniz? Ama yazara sormak lazım gelir: Acaba bu da bir İngiliz oyunu mu yoksa? Belki de hep kaybettiler, fakat tarihe kazandılar diye geçirdiler ve biz hala kazandığımız bir dünya savaşını kaybettik diye biliyoruz. Bu İngiliz kurnazlığı meşhurdur arkadaş; anlaşılan savaşı kazanmıştık, fakat İngilizlerin denizlere, pardon tarihe olan hâkimiyeti yüzünden bu başarımızı tarihe geçiremedik. Bakın gençler bu konuları araştırdıkça daha ne gibi bilinmeyenler ortaya dökülecek. Bekleyin ve görün!
Basri’nin Önlenemeyen Yükselişi
Basri beyin İngilizlerce tutuklanacağı haberi üzerine Samsun’dan alelacele bir Amerikan gemisiyle New York’a geçtiğini saptadım. Bir daha yurda dönmesi nasip olmamış; fakat sordum soruşturdum; kendisinin ABD’de Fatoş adında bir hanımla evlendiğini ve bu evlilikten iki evlâdı olduğunu öğrendim. Hatta, ben de söyleyenin yalancısıyım, aile hayatları meşhur Fatoş’la Basri karikatürlerine ilham kaynağı da olmuş. Basri, meşhur Basri sandviçinin de mucidiymiş. Sonra günümüzün McDonald’s şirketinin de kurucularından olduğuna dair bazı duyumlar aldım; fakat ben bunun biraz mübalağalı olduğunu düşünüyorum. Yine de araştırmakta yarar var efendim. Tek merakım Basri’nin gece görüş dürbününün patentini ABD’de alıp almadığı; büyük bir ihtimalle Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon bu yeni teknolojiyi Basri’nin dehası sayesinde geliştirmiş de olabilir. Türklük dünyası için iftihar edilecek işte başka bir buluş daha.
Deniz kızları niçin akla gelmedi?
Benim bir de merakımı çeken nokta, İngiliz operasyonunda deniz kızlarının niçin hiç akla gelmediğidir. Oysa Karadeniz’in değişik noktalarına yerleştirilecek deniz kızlarının gemicilerin ilgisini çekmesi ve bu sayede Bandırma’nın deniz kızlarının tuzağına düşerek kayalara oturması ya da gemicilerin şehvetin tesirinde denize atlayarak boğulup gitmesi mümkün olabilirdi. Bununla ilgili bir film seyrettiğimi hatırlayamadım, fakat bütün denizciler bilirler ki, deniz kızları, yüz yıllar boyunca denizcilerin kâbusu olmuştur. İngilizler birkaç “İngiliz muhibi” genç kızı çakma deniz kızı kıyafetiyle niçin Bandırma’nın karşısına çıkarmadılar sorusu hala yanıtlanmayı beklemektedir.
Acaba Korsan öykülerinden esinlenilmiş olabilir mi?
Sanırım herkes hatırlar, çocukluğunda muhakkak okumuş ya da sinemada izlemiştir; korsanlar, tabiî en kötü olanları, önce deniz fenerini basarlar, görevlileri etkisiz hale getirirler, deniz fenerini söndürürler, sonra kıyıda kayalıkların önünde ateş yakarlar, böylece gemicileri yanıltarak, gemilerinin kayalıklara oturmasını sağlarlar, ardından da masum yolcuları öldürüp, mallarını çalarlardı. Sağ kalanlar esir edilir, ancak yüklü bir fidye karşılığında serbest bırakılır ya da esir pazarında satılırdı. Jules Verne’nin romanından esinlenen “Dünyanın Ucundaki Fener”i de mi seyretmediniz? Hani Kirk Douglas’la Yul Brynner’in oynadığı. Acaba yazarımız bu filmden etkilenmiş olabilir mi? İşte bir heyecanlı araştırma konusu daha.
OKUMA METİNLERİ
İşini ciddiye alanlar muhakkak Fethi Tevetoğlu’nun “Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar” kitabını okumalıdır; piyade yüzbaşı İsmail Hakkı Ede de dahil, Bandırma’da bulunanların yaşam öykülerini en geniş ve ayrıntılı olarak bu kitapta bulabilirsirniz. Maalesef yeni baskısı nedense yapılmadı; bu bakımdan ancak sahaflarda bulunabilir. Alanında yapılmış en ciddî araştırma olup, yerini doldurmak hala mümkün değildir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






