Mustafa Ulusoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Ulusoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Dağınıklık-Mustafa Ulusoy

Dağınıklık

Bir kere, şuradan başlayalım.Kanaatsizliğinden.
Ruhunu kara bulutlar gibi kaplayıp kasvet yağdıran daraltının bir nedeni de, bu kanaatsizlik. Kanaatsizliğin müsebbibi aşırı ihtiyatın, aşırı ihtiyatın müsebbibi biriktirme hastalığın.
Bir bak, mesela çekmecelerine... Dolapların kapaklarını şöyle bir arala. Evinin odalarını bir baştan öteki başa bir de bu gözle dolaş.
İstiflenmiş bir hayat göreceksin mutfak dolaplarında, şifonyerinde, gardırobunda.
Belki bir gün lazım olur, diye bir türlü “elden/gözden çıkaramadığın” eşyalar mezarlığı ile karşılaşacaksın oralarda. Bir gün bu dünyanın seni elinden çıkaracağını, o gün sen de sana ait sandığın her şeyin elinden kayıp gideceğini bile bile bak onlara.

Yarım kalan işler koleksiyonu-Mustafa Ulusoy

Yarım kalan işler koleksiyonu

Bir günün yarım kaldığı görülmüş müdür hiç? Güneşin öğle vakti battığı?
Dünyanın, dönüşünü kesip istirahate çekildiği vuku bulmuş mudur bir kez bile?
 Kainatta görev hemen her zaman tamamlanır. Yarım kalan bir iş bulamazsın Mutlak Varlığın yaratışında. Kainattaki intizamın bir sırrı da burada yatar zannımca.
 Şimdi bir de kendine bak. Hayatındaki dağınıklığı bir de bu açıdan gözden geçir.
Yarısı yenip bırakılmış yiyeceklerle dolu bir mutfağı andırıyor ömrün.

Evde başka dışarıda başka biri-Mustafa Ulusoy

Evde başka dışarıda başka biri

Kadına ve çocuklarına, duymaktan en nefret ettiğiniz cümle nedir, diye sorsanız, hiç duraksamaksızın şu cevabı verirler: “Kocan/baban ne iyi adam, çok kısmetlisiniz valla.” Ne garip değil mi? İnsan en yakını hakkında güzel şeyler söylenmesinden nefret eder mi? Eder.
Kadın hayatın anlamını çözdü ama yıllardır aynı yastığa baş koyduğu kocasını bir türlü çözemedi. Hiçbir anlam veremiyor adamın neden öyle davrandığına. Kocasının taban tabana zıt iki farklı kişiliğini gördükçe daha da içerliyor yıllar geçtikçe. Diğer kişiliğini hiç görmemiş olsaydı, belki razı olacaktı, ‘kocam böyle bir adam işte, idare edeyim’ diyecekti.

Pencere kenarındakiler-Mustafa Ulusoy

Pencere kenarındakiler

Kaygılarını duaya dönüştürdü. Sevdiklerine dua etmek onun en büyük şiarı oldu. Biz hayat sofrasındayken, bir kenarda bizi seyretti durdu annem. Onun hayattan lezzet alma biçimi de buydu.
Sofranın etrafına dizilmiştik. Çatal kaşık sesleri birbirine karışıyor, her birimiz kendi içimize gömülmüş rızıkları tadıyorduk. Tek tük laflasak da sofraya sessizlik hakimdi. Bir an gözüm ona kaydı.

İstediğini yapamamak-Mustafa Ulusoy

İstediğini yapamamak

Kim istemez sınırsız yesin içsin ama bir gram kilo almasın, daima incecik kalsın. Kim istemez bir gram acı, bir gram hüzün vermesin; haz ve keyif damlaları olarak nefse yağsın dursun hayat. Nefsin hizmetinde olsun böylelikle.
Ne yazın sıcağı yaksın ne kışın soğuğu dondursun bizi. Baharın o ferah havası eksik olmasın gökkubbemizden. Güller açsın ve hiç solmasın. Sararıp da dökülmesin hiçbir ağacın yaprakları. Kirlenmesin ve eskimesin sevdiğimiz eşyalar, kıyafetler. Eksilmesin önümüzde sevdiğimiz yemekler.
Kim istemez engeller olmasın önünde. Trafik akıp gitsin her daim mesela, durup kalkma olmadan.

Durduk yere düşmanlık-Mustafa Ulusoy

Durduk yere düşmanlık

Neden bir insan başkasına gerçeklik sağlaması bozuk, içi boş sebeplerle düşmanlık besler, durduk yere ona karşı nefretle dolar?
Bu soru şeytanın tek bir eyleminde cevabını bulur. Kimsenin ona en ufak bir zararı dokunmadığı halde, onun durduk yere, adeta yoktan sorun çıkarmak istercesine Yaratıcı’ya gelip, “Senin kullarından kendi istediğimi mutlaka alacağım. Onları saptıracağım ve boş hevesler, özlemler ile dolduracağım. ( Nisa 118-119)” demesinde.
İnsan sormadan edemiyor: Biz şeytana ne yaptık da bize karşı bu kadar hınç ve nefretle dolu ve bizimle uğraşıyor?

Saldırganlık-nefret ilişkisi-Mustafa Ulusoy

Saldırganlık-nefret ilişkisi

Nefret, insanı yıkıcı bir varlık yapan en temel duygulanımdır. Kişinin kendisine veya sevdiklerine yönelik hakiki bir fiziksel ya da psikolojik yıkım tehlikesine karşı gösterilen kızgınlık ve öfke tepkisi, ani olarak başlayıp tehdit unsuru ortadan kalkana kadar sürmesine karşın, nefretin temelindeki bilişsel yapı kronik ve inatçıdır. Çoğunlukla da kişiliğe gömülüdür.

Ahiret olmasaydı-En hayırlı ayrılık-Mustafa Ulusoy

Ahiret olmasaydı-1

Dilsiz bir yankıya dönerdi hayat denilen. Eğer ahiret olmasaydı, bir yere gitmeyip durakta öylesine beklemenin katmerli saçmalığıyla düğümlenirdik. Acılarımızın, kederlerimizin, yalnızlıklarımızın üzerindeki kutsallık mührü kalkar, zelil mahluklara dönerdik.
Soylu amaçlar bir bir katledilirdi eğer bir diyar-ı aher olmasaydı.
Ne hafızanın bir manası kalırdı, ne acı tatlı hatırlamaların, ne de nisyanların, unutmaların. Biz varlığa, varlık bize yabancı yabancı bakakalırdık. Geçen her anı ebediyen kaybetmenin yasını tutardık bir ömür boyu.

16 Şubat 2013 Cumartesi

Dünkü yalancı saadet-Mustafa Ulusoy


Sevgililer gününü hiç sevemedim. Modern medeniyetin uydurduğu bu gün hep sorunlu gelmiştir bana. Sorunlu oluşu israfı kamçılaması değil sadece. Benim değineceğim başka bir veçhesi olacak meselenin.
Saadetin şartını tarif ederken, Zamanın Bedii hem muhteşem, muhteşem olduğu kadar da merhametli ve şefkatli bir ölçüt ortaya koyar: “Saadet odur ki, külle, ya eksere saadet ola.’’ Yani saadet ya toplumun tümüne şamil olacak ya da en azından ekserisine. Ekser insanlara saadet sunamayan şey, saadet veriyor olarak kabul edilemez. Toplumun sadece bir kısmının, bir zümresinin, bir tebaanın, veya sadece bir cinsiyetin saadeti, saadet sayılmaz.

2 Şubat 2013 Cumartesi

Her şey yavaşça akıyor ebediyete-Mustafa Ulusoy


Dehirler boyunca yaşanan nice dert toza toprağa karışmış da, bir seninki mi ebediyen mesken tutacak dünyayı? Başını kaldır ve bak.Bir bak yüzüne hayatın.
Ensende değen soğuk rüzgar değil, ölümün soluğu.
“Geceyle ölümdür asıl sevgili/Bu ikiz aynada toplanır yollar,”
diye boşuna dememiş şair (Ahmet Hamdi Tanpınar).
Her an her şey olabilir.
Her an her şey oluyor.
An be an her şey ölümü tadarken.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Dünya döner, insan yürür-Mustafa Ulusoy


Dünya döner, insan yürür
Yürümeyen adamın zihni durur,’’ dedi.“Yüksek makama geçenlerin fikri verimsizliklerinde biraz da arabayla otomobilin tesirini aramalıyız. Bunlar yayan dolaşmayı bırakınca hem lüzumluyu göremez oluyorlar, hem de dimağ işlekliklerini kaybediyorlar. Karın yapmaları da bundan.’’Refik Halid Karay- Bu Bizim Hayatımız

Bir yol, bir de sen varsındır.

Halin dünyaya benzer durmaksızın zaman içinde ilerleyen; bir ayağı gündüz bir ayağı gece olan dünyaya.

 Yürürsün, yürüdükçe, şehir bir vitrin gibi serilir önüne.

Anlarsın ki, ev dediğin iki göz odadan ibaret değildir.

Evin basbayağı kainattır.

Evinin lambası güneş, kandili aydır.

Gözünün gördüğü her ağaç bahçendir.

 Yürüdükçe ne yalnızlığına hayıflanırsın ne gam kederine.

Onlar yol azığındır artık.

 Sen adım attıkça, zihnin bir ileri bir geri sarar.

Bebekliğini düşünürsün. Bin bir çabayla, düşe kalka iki ayak üstünde durduğunu hatırlarsın.

Yürümek, iki ayak üstünde durmanın en yalın halidir.

 Kucaklar seni rüzgâr. Bir an bile yalnız bırakmaz. Yürüyene dost bağrını açar.

Ağaçlar da yalnız bırakmaz seni.  Yapraklarla bezeli kollarını sana uzattıklarını görürsün eğer gerçekten bakarsan.

Bir köpek takılır peşine.

Veya bir kediye takılır gözlerin.

Ağaç dalına tünemiş bir karganın komik sesi ile dolar kulakların.

Oysa düşen bir yaprağı bile idrak edemezsin son sürat bir arabanın içinde.

 Yürürsün.

Bir sağ ayağın öne çıkar bir sol.

Dünya senin tepende değildir, dünya ayaklarının altında sana hizmetkârdır.

Uzağı yakın edersin.

Yakını uzak.

Varırken uzaklaşırsın.

Uzaklaştığını sanırken bir de bakmışsın, varmışsın.

 Yürüyorsan eğer, yol yordam biliyorsun demektir.

Ben de şairin (Oğuz Tansel) yalancısıyım: ‘’Yürümek yol yordam öğretir.’’

 Ancak yürüdükçe ilerlediğini hissedersin. Bedenin rahatlar, zihnin safralarını atar.

Yorulursun belki, ama yenilenirsin.

 Tökezlersin.

Ama yine de en ufak bir hayıflanma yoktur dudaklarında.

Yürüyenlere mahsustur tökezlemek çünkü.

Kalkarsın gene ayaklarının üstüne.

Vardır bir hayır, dersin, üstündeki tozu silkeler yola devam edersin.

Devam ettikçe umut depolarsın.

Bilirsin ki, yürümeyenler devam edebildiklerini anlayamazlar.

 Nöroloji doktorları, bir insanın dengesini yürüterek anlarlar.

Yürüyebiliyorsan dengen iyidir.

Hele bir de yanında bir dostun, arkadaşın, yoldaşın varsa.

Biraz daha kısmetlisindir.

Sanırsınız ki dünyaya meydan okuyacaksınızdır.

Aşılmayacak dere tepe yoktur.

 Yürüyorsun.

Bir sağ bir sol ayağını atıyorsun ileri doğru.

Bir ritim tutturmuşsun bir şarkı tutturur gibi.

Bir adımı gece bir adımı gündüz olan Dünya gibi.

Dünyanın ritmine salarsın kendini.

 Yürüyorsun.

Otobüsten, minibüsten, metrodan, servis aracından birkaç durak önce inmişsin.

Düşünebiliyor musun, yürümüş, yürümüş ve terlemişsin.

Bu topuklu ayakkabılarla ya da iş ayakkabılarıyla da yürünmüyor ki bahanesine sığınmazsın.

Topuklu ayakkabıları işyerinin kapısında giymek için çantanda taşırsın.

 Dünya döne döne yürüyor.

Bir adımı gece diğer adımı gündüz.

Yüreğimizin ipek rengi eprimiş olsa da, biz neden duralım ki?

Ne de olsa her adımda yeniden dokunur ruhumuzun zarif kumaşı.

Yollar sana bir dokuma tezgâhı olur.

 Mesele illaki bir yere ulaşmak değildir.

Mesele illa da yolda olmaktır.

 Yoksa, yürümüyor, neredeyse iki adımlık bakkala bile arabayla gidiyor, sonra da mutsuzum mu diyorsunuz?

Şerdeki hayır, çekteki mühür-Mustafa Ulusoy


Şerdeki hayır, çekteki mühür

Dünya bütün imkânlarını ona kapatmış da tek başına kalıp büzülmüşçesine oturuyor koltukta. Ağlamaktan mosmor olmuş göz altları ruhunda gezinen ıstırabın ayak izleri sanki.
Uzun bir sessizliğin ardından, ağzından çıkan kelimeler, içinin derinliklerinden kuyunun dibinden ağır ağır çekilen kova misali ağır ağır dökülüyor dilinden.
“Herkes, bu yaşadıklarında vardır bir hayır deyip duruyor kendince.” Sesi de kuyunun çıkrığı gibi gıcırdıyor sanki.
 Transit geçilen istasyonlar gibi, aklındaki bazı düşünceleri sanki atlamak istiyor, diye geçiriyorum içimden. “Allah şer gibi görünen olayların içinde mutlaka bir hayır yaratır diyorlar. Demesi kolay tabii. Ne de olsa, sel hendeği böldükten sonra akıl veren çok olur. Onu diyorlar, bunu diyorlar. Akıl veren çok. Yaşamayan bilemez. Konuşması kolay, yaşaması zor. On yıllık hayat arkadaşım, üç ay içinde mum gibi eridi gitti. Dünyam altüst oldu.”
Üstü açık bir bostan kuyusu gibi bekler durur kader. Göz gözü görmez bir gece yarısı cup diye içine düşeriz. Kül rengi bir boşluk sarar çevremizi. Yüzümüzdeki ifadeler silinir, suretimiz dahil her şey dümdüz olmuş gibi gelir bize. Hayat soğuk taştan ve ifadesiz bir heykeli andırır. Hayatımızda elzem addettiğimiz şey ya da şeyler kader kuyusunun içine düşmüş, kadere teslim olmuştur. Kader aynı teslimiyeti bizden de talep eder. Bizim işimizse o kadar kolay değildir.
“Lambası puf diye sönmüş zifiri karanlık bir oda gibiyim,” diyor cılız, zar zor duyulan bir sesle.
Kocası pankreas kanserinden vefat etmiş. Her şey üç ay içinde olup bitmiş. Geniş bir ovada, alabildiğine geniş  ve uzun bir yolda gittiğini sanırken, önünde bitiveren duvara toslamış birden.
Gaybî bilgi Mutlak Varlığın katında
“Böyle bir şey olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi,” diyor, gücü olsa hayret nidası atacak.
 “Anladığım kadarıyla sana teslimiyeti öğütleyen kişilere biraz kızgınsın.”
 “Kızgınım demek doğru değil. Ama ikna olmak istiyorum.”
 “Sana yaşadığın bu olayın aslında senin için yazılmış bir çek olduğunu söylüyorlar ama sen bu çekin karşılığının ne olduğunu bilmek istiyorsun.”
“Evet, bir nevi bu, buna da hakkım olduğunu sanıyorum. Allah’ın kocamın ölümüyle bana ve çocuklarıma bir hayır murat ettiğine inanmak istiyorum.”
“Bunun için de, bu hayrın ne olduğunu kesin olarak bilmek istiyorsun.”
“Tam tamına bunu istiyorum,” diyor anlaşıldığından memnun olduğunu ele veren bir ifadeyle.
“Ben de birkaç gündür bunu düşünüyordum. İlginç bir tevafuk oldu. Bakara Suresi üçüncü ayette, müminler “Yu’minûne bi’l-gaybi,”, yani gayba, görünmeyene iman ederler diye tarif ediliyor. Dün de Zamanın Bedii’nin İşaratü’l-İ’caz isimli kitabında tam da bu ayetin tefsirine dair şeyler okudum. Mutlak Varlığı, cenneti cehennemi, melekleri gözümüzle görmediğimiz halde varlığından kuşku duymuyoruz. Bundandır ki, bu ayetle müminlerin methedildiğini ifade ediyor yazar. Gayba iman etmenin senin meselenle ilgili bir yönü de şu olabilir. Başımıza gelen ama nefsimizin hoşlanmadığı olayların hayrının ne olduğu da gaybî bir bilgidir ve bu bilgi Mutlak Varlığın katındadır.”
“Bu bilgiyi biz de bilsek ne olur ki?” diye soruyor.
“O zaman teslimiyetin bir kıymeti kalmaz. Her insan başına gelen musibetlerin hayatına katacağı hayrın ne olduğunu bilip görse zorunlu olarak başına gelene ses çıkarmaz. O zaman da kalbini gerçekten Allah’a teslim edenle etmeyen arasındaki fark açığa çıkar mıydı sence?”
Bir cevap gelmiyor ama yüz ifadesinden söylediklerimi içinde tarttığı belli oluyor.
“Çek benzetmesinden devam edersek,” diyorum, “Yaşadığımız musibetlerde mükafat olarak Mutlak Varlık elimize manevi bir çek tutuşturuyor adeta, çekin üzerine bir rakam yazmıyor, ama tabiri caizse, mutlak vadinin mührü var. Görünürde açık bir çek gibi, lakin mükafatın miktarı onun katında belli. Bizden istediği O’na güvenmemiz, yaşadığımız hiçbir şeyin boşa çıkmayacağına inanmamız, yani gayba iman etmemiz.”
 “Çekin üzerindeki rakamı görmeden O’na güvenip teslim olmamızı istiyor diyorsunuz. Peki, rakamı hiç mi göremeyeceğiz?”
 “Bilebildiğim kadarıyla şer gibi görünen olayların içindeki hayrı bazen dünyada da kıyısından köşesinden gösteriyor Mutlak Varlık. Ama esas hayır ahirette açığa çıkıyor.” “Yani, ahireti mi bekleyeceğiz?” diye soruyor sanki sonsuz bir bekleyiş varmışçasına önünde. “Şunun şurasında ne kaldı ki?” diyorum. Gülümsüyor.

En büyük hile-Mustafa Ulusoy


En büyük hile

En tefessüh etmiş insanın dahi hoşlanmayacağı bir şey vardır. Başından atamayacağı, kaçamayacağı bir şey: Aldatıldığında aşağılanmış hissetmek. Aldatılmak, yıkımların en büyüğüdür. Hiç kimse bu yıkıntının altında kalmak istemez.
Yalana dolana tahammülümüz yoktur, çünkü güvenmek isteriz.
Güvenmek yani teslim olabilmek.
Kendini bir başkasına bırakıvermek. Ondan zarar gelmeyeceğine inanabilmek.
Hatta ve hatta ondan zarar gelmeyeceğinden emin olabilmek, sadece hayır umabilmek.
Güvenebilmek bizim en büyük zenginliğimiz, bu dünyadaki en büyük konforumuzdur.
Yalanla dolanla aldatılmak zenginliğimizi elimizden çekip alır. İzzetimizi rencide eder. Yaşamanın büyüsünü bozar.
 Yalan, sinsice yaklaşan bir yılan gibi zehrini ilişkinin içine boşaltır.
Büyü bozulur, safiyet ölür.
Güven yerle yeksan olmuştur.
Aldatan artık teslim olunacak, bel bağlanılacak kişi değildir.
Bu aslında bir insanın başına gelebilecek en büyük felakettir.
“Bu işaret dahi, kizbin (yalanın) ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sadıktır (doğru bir şahittir).”
İlişkiler en çok yalanla zehirlenir, yalanla altüst olur, yalanla yıkılır.
Dünya ayakta duruyorsa güven ve itimadın sayesindedir.
Yalan, yalan söyleyeni zillete düşmüş fakir yapar. Ne kadar sahici “ilişkimiz” varsa o kadar zenginizdir çünkü. Bu ister anlık bir karşılaşma olsun, ister ömürlük bir ilişki olsun, hiç fark etmez.
Yalan, ilişkinin sahiciliğini en öldürücü zehirden daha çabuk ve daha tesirli biçimde öldürür.
Yalan söyleyen önce kendini zehirler sonra ilişkiyi.
Öldürdüğü ilişkilerle dünyanın en zalim ve en zavallı insanına dönüşür, yalanı hayat tarzı haline getiren.
“Kizb nifakın birinci alâmetidir.”
Yalanın dolanın bulaştığı ilişki artık nifak bulaşmış ilişkidir.
Yalan söylemeyi huy edinmiş olan ikiyüzlüdür çünkü.
Bir öyledir, bir böyle. Öyledir de böyledir de.
Şahsiyetinin kimyasını bozmuştur yalanlarıyla.
İlişkilerini yalan dolan üzerine kuran, baştan kaybetmiştir. Yalanın olduğu bir ilişki insanı besleyemez, büyütemez, geliştiremez.
Yalanın hakim olduğu bir ilişki yok hükmündedir.
Çünkü yalan ilişkiyi çürüyüp kokmuş bir ete dönüştürür. Kokmuş etten kim medet umabilir?
Arası açılan sayısız arkadaşın, eşin dostun, boşanan sayısız çiftin ilişkisi yalanla dolanla çatırdamaya başlamıştır ilkin.
Hiçbir ilişki ikiyüzlülüğü kaldırmaz, kaldıramaz.
Ahlâk-ı âliyeyi tahrib eden kizbdir.”
Her ilişkinin bir hukuku vardır. Hukuku olmayan ilişki örümcek ağından daha zayıf bir ilişkidir. Hafif bir rüzgârda darmadağın olmaya mahkûm bir haldedir.
Ahlaksa bir ilişkinin zeminidir.
Ahlaktan yoksun ilişki boşluktan aşağı düşmektedir ha bire.
Yalanla yüksek ahlak bir arada bulunamaz. Birisi varsa diğeri yoktur.
Yalanla ilişkiyi götürmeye çalışan, ilişkinin ahlaki zeminini yok etmiş, ilişkiyi aşağıların aşağısına itmiştir.
“Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz.”
Bırakalım eften püften dünyevi menfaatler için yalana tenezzül etmeyi, bir hayat için, şu dünya hayatını kurtarmak için yalana tenezzül etmeyen insanlar da vardır.
Onlar bizim onurumuzdur.
“Biz ki hakîki Müslüman’ız; aldanırız, fakat aldatmayız,’’ der Zamanın Bedii ve ekler: “En büyük hile hilesizliktir.’’

28 Aralık 2012 Cuma

‘Benim sayemde’ demeye hakkımız yok- Benliğin iki yüzünü birbirine karıştırmak- Mustafa Ulusoy


Birbirlerini seviyorlar mı, yoksa ölene dek geçecek vakti mi dolduruyorlar, bilemiyorum.

İnsan, hikaye kahramanlarının her şeyini bilmek zorunda değil ya. Ama şundan eminim. Ruhları öylesine birbirinden uzak düşmüş ki, seslerini duyurmak için bağırmak zorundalar. Ses duvarını aşan çığırışlarından camlar çatlayacak sanırsınız. Evlerinin camları şimdilik sağlam ama kalplerinin sırçası çoktandır kırık dökük. Meleksiz kalmış ıssız bir odada kavga ettiklerinden bihaber, melekleri ürkütüp kaçırmışlar çoktan. Birbirlerine alaycı, yabancı, hınç dolu iki insanın arasında meleklerin ne işi olsun?

Alıp veremedikleri ne? Neyi paylaşamıyor bu iki insan? Kendi biricik haklılıklarına öylesine sarılmışlar ki, gözleri adeta kör olmuş.

 Adamın gözlerinden kızgınlık akıyor. İnsan içinde ne hissediyorsa çevresine de onu bulaştırır. “Be kadın,” diye bas bas bağırıyor adam, “Benim sayemde rahat rahat yaşıyorsun, bir elin yağda bir elin balda. Akşama kadar eşek gibi çalışmasam altındaki arabaya zor binerdin sen.”

“Sayemde” derken adamın nefsi hazla dolup taşıyor ama bu hazzı hissedemiyor çünkü öfkenin altında yok olup gidiyor bu haz. Bir zehir başka bir zehre karışıyor.

Kadın, adam konuşurken dudak büküyor, ardından histerik bir kahkaha atıp o da oyuna katılıyor. “Hadi canım sen de, gerçekten çok komiksin. Benim sayemdeymiş. Esas sen benim sayemde kazandın o paraları. Ben destek olmasaydım buralara nasıl gelirdin? Benimle evlenene kadar çulsuzun tekiydin. Sayemde giyinip kuşanmayı, yemeyi içmeyi, adab-ı muaşereti öğrendin. Ailemden bir şey öğrenemedim ben, diye itiraf eden sen değil miydin, ha söyle. Ama dürüstlük kim sen kim?’’

“Sayemde” derken kadının nefsi de hazla dolup taşıyor ama o da bunu hissedemiyor.  Onun da öfkesi bu hazzı yanardağdan fışkıran kızgın lav gibi hiç ediyor. Her gayrimeşru hazzın sonu bu değil mi?

Adamın kan beynine sıçrıyor. Kadının canını daha da acıtacak cümleyi arıyor belleğinin kıvrımlarında. Aynı oyunu sahnelemekten bıkmadılar, yılmadılar.

Bir aralık öğlesinde, pastırma yazlarından kalma bir günde yürüyorum, bir yandan da bu hikayeyi zihnimde tasarlıyorum. Aklımda gezinen sorular bir adım önde gidiyor benden. Her ikisinin de sesleri kafamda çınlıyor. Bu karı kocanın derdi ne? Aralarında baş gösteren sadece bir evlilik sorunu mu hakikaten? Karı koca arasındaki sorunlar aslında başka bir meselenin, başka bir sorunun, başkaca bir kördüğümün semptomu olamaz mı, en azından bazıları? Benim sayemde, yok hayır benim sayemde, diye kör dövüşüne dönen çekişmelerinde aslında neyin kavgasını veriyorlar?

Benlik ve enaniyet çatışması

Bedenim kadar zihnim de ağırlaşmıştı. Bir kafeye girip boş bir masaya çöktüm. Bulutların arasından sıyrılan güneşle cadde baştan başa ışıkla yıkandı. Yan masada bir kadın çantasından çıkardığı makyaj aynasıyla makyajını tazeliyordu ki, bir an aynadan yansıyan güneş ışığı yüzüme çarpıp gözümü almış, zihnim aynaya takılı kalmıştı. Adamın ve kadının asıl derdinin ne olduğuna dair bir düşünce uyandı kalbimde o an.

Kadının elindeki ayna, “Benim sayemde ısınıyor ve aydınlanıyorsunuz.” diyebilir mi? Bunu iddia edecek bir ayna narsisizmden mustariptir, kendini yüceltmekte ve işin aslına bakılırsa komik duruma düşmektedir. “Benim sayemde” diyen adamın ve kadının esas sorunu işte bu haddini bilmeme sorunu olduğunu idrak etmiştim o an. Aralarındaki meselenin evlilik sorunu olduğuna aldanmamalı. Bu bir benlik ve enaniyet çatışması.

 Adam ve kadın, güneşi unutup aynaya minnettarlık talep etmekteler. Benlikleri, yaratılmış gerçekliğini unutmuş, hiçlikten müteşekkil varoluşsal gerçekliğinden uzaklaşıp övülme derdine düşmüştür. Hak ettiklerini iddia ettikleri övgüyü ve minnettarlığı karşıdakinde bulamadıklarında da hırçınlaşmaktadır.

Peki, adam ve kadının birbirlerine katkılarını yok mu saymalarını bekleyelim? Elbette hayır. Zamanın Bedii’nin ifadesiyle “Âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır.” Ayna, evet ısı ve ışığın kaynağı değildir ama bir işlevi de vardır, onları yansıtmaktadır. Karı koca da birbirlerinin hayatına katkıda bulunmuşlardır ama bu katkının kaynağı değillerdir, Mutlak Varlığın onların hayatlarına katkılarına ‘mazhar ve mak’es’ olmuşlardır. Birbirlerinin hayatlarına katkıları Mutlak Varlığın ikramı ve ihsanıdır, onlar bu ihsana vesile olmuşlardır.

“Benim sayemde” ya da “Senin sayende” iddiaları elbette sadece karı koca arasındaki ilişkiye özel bir durum değil. Karı-koca, ebeveyn-çocuk, öğretmen-öğrenci, yönetici-yönetilen, doktor-hasta, gibi her türlü ilişkide karşımıza çıkar. Hatta, “Bahçem sayesinde bu kadar ürünü aldım” ya da “Sayemde bahçe bu hale geldi” şeklinde insan kainat ilişkisinde bile söz konusu olabilir.

Ne başkasına “Sayemde” diyerek tahakküm kurmaya hakkımız var, ne de başkasının “sayemde” diyerek bizim üzerimizde tahakküm kurmasına. Ne kimsenin kölesiyiz, ne kimse bizim kölemiz. Her türlü güzel şeyi bize bahşeden Mutlak Varlığa sonsuz minnettarlık duymak gibi varoluşsal bir vazifemiz var sadece. Vesile olan aynalara da teşekkür etmeye.


Benliğin iki yüzünü birbirine karıştırmak
Zihnim gelip şu konuda takılıp kalırdı hep: Tümüyle kendi irademiz dışında ve hiçbir etkimiz olmadan geldiğimiz şu kısacık dünya hayatının ölümle son bulmasına da hiçbir şekilde mani olamadığımız halde; benliklerimiz nasıl oluyor da kendinde bir güç ve kudret vehmedebiliyor; “ben yaptım”, “benim sayemde” oldu diye trajikomik iddialarda bulunabiliyor; kendini yüceltip narsistleşebiliyor ve övülmek için çırpınıp durabiliyor?

Benlik, kendiyle kalmıyor. Kendinden yola çıkarak, kendi iradesinin taalluk etmediği olayları da sebep sonuç ilişkisi çerçevesinde izah ederek, asıl cevabı vermeden paçayı kurtarmaya çalışıyor. Güneş dünyamızı ısıtıyor, gökyüzündeki ısı değişimleriyle bulutlar dünyamıza kar tanelerini yolluyor, fay hatlarının hareketiyle yer sallanıyor, vb.

Anlayabildiğim kadarıyla, benliğin (enenin) narsist bir tutum takınması, olayları izah ederken Mutlak Varlık’la ilişkiyi koparması, benliğin iki ayrı yüzüne ait hükümleri birbirine karıştırmasıyla alakalı.

Zamanın Bedii, Ene bahsinde, benliğin iki yüzü olduğundan bahseder.

“Biri hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kâbildir. Vereni kabul eder; kendi icad edemez. O yüzde fâil değil; icaddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir.”

Ademî bir şey, madum bir şeye illet olmuş

Bir domates fidesi düşünelim, bu fidenin yetişmesi için belli aralıklarla sulanması, gübrelenmesi, güneşten istifadesi ve daha birçok (hatta sonsuz) şart gerekli. Bahçenin sahibi domates fidesini sulamaktan vazgeçtiğinde fidenin kuruması kaçınılmaz bir sonuçtur. Bahçenin kurumasında (şer işlemede) bahçe sahibi faildir, etkendir. Yani, “Ademî bir şey, madum bir şeye illet” olmuştur. Bahçe sahibi bir şeyi “yapmayarak” bir şeyin “olmamasına” sebebiyet vermiştir ve “Sayemde kurudu,” çıkarımı da doğrudur. Yalnız tam burada dikkat etmemiz gereken nokta kanaatimce şu: Bu çıkarım bahçe sahibinin şerleri işlemekte fail ve fiil sahibi olmasına dair bir çıkarımdır ve sadece benliğinin şerre bakan yüzüne aittir.

Bahçe sahibi narsist bir tutum takınarak, kendini yüceltmek istediğinde bu ikinci yüze ait hükmü, birinci yüze de uygulamaya kalkar: “Bahçeyi sulamadığımda bahçe kuruyorsa, demek ki domatesler benim sayemde büyüyor. Onları büyüten benim!”

Oysa bir domatesin büyüyüp gelişmesi için, belli derecede ısı ve ışığa, belli derecede sıcaklığa, belli derecede yağışa, belli derecede rüzgara, belli derecede nem oranına, dünyanın dönüşüne, ve daha bunun gibi sonsuz derece koşulun bir araya gelmesine ihtiyaç vardır. Bu da mutlak bir ilmi ve kudreti gerektirir. Bahçedeki domateslerin kuruması içinse, zahiri  sebepler yekününden tek birinin yokluğu yeterlidir.

Bu gerçekliği görmezlikten gelen bahçe sahibi, şer işlemekte (domates fidelerini kurutmak) fail ve etken olma durumunu, benliğin hayra ve vücuda bakan, yani bahçede domateslerin büyümesi eylemine de uygular. Halbuki sebzelerin kurumasından sorumlu olan benlik iş büyümelerine gelince sadece “..vereni kabul eder; kendi icad edemez. O yüzde fail değil; icaddan eli kısa” konumundadır. Sınırsız sayıda sebepten sadece bir sebeptir bahçe sahibi.

Hepimize yaptırılan bir deney

Benliğin iki yüzüne ait hükümlerin karıştırılması bize erken yaşta öğretilir. Hemen hepimize yaptırılan bir deneydir. Benden otuz küsur yıl sonra kızlarıma bile yaptırıldı bu deney. İki bitkiden birini güneş ışığına maruz bırakırız. Diğerini mesela alüminyum folyo ile kapatıp güneş ışınlarının ulaşmasına engel oluruz. Her ikisinin diğer tüm bakımlarını eksiksiz sürdürürüz. Sularız, toprağına gübre koyarız. Bir süre sonra alüminyum folyo ile kapattığımız bitkinin solmaya yüz tuttuğunu müşahede ederiz.

 Bu deneyden çıkarmamız beklenen sonuç şu oluyor: Bitkiler “güneş sayesinde” büyümektedir. Güneş bitkilerin büyümesinde “etken”dir. Güneş, adeta güç ve kudret sahibi bir konuma yerleştirilir bu bakış açısında. Halbuki, şöyle dense sorun yoktur: “Bitkiyi güneşten mahrum bırakmak onu soldurur. Solan bitki, ‘güneşten mahrum bırakılma sayesinde’ kurumuştur.” Bir şeyin olmamasını açıklama biçimini olmasına uyarlayarak, bitkileri büyüten güneştir sonucuna varmaksa tam bir akıl dışılıktır, irrasyonelliktir. Bitkinin büyümesi için sayısız sebep gerekir ki bu sayısız sebepleri sonuçlarıyla birlikte yaratan Mutlak Varlık’tır.

Şerleri işlemek için bir sebep kâfidir ki bu çoğunlukla bir şeyi yapmamaktır. Toprağı sulamazsınız olur biter. Silahla bir insanın kalbine zarar vermeniz bir insanın ölmesi için yeterlidir. Ama bir insanın bir parmağını oynatmak için sonsuz sebep gerekir. Ölümün sebebi birse hayatın sebebi sonsuzdur.

Hayırların, iyiliklerin vücut bulmasının sebepleri de sonsuzdur. Sonsuz sebepleri, sonuçlarıyla birlikte her daim yaratan da Mutlak Varlık’tır.

 İşte böyle, ey nefsim...

 Sen bir gemide dümenci neferisin yalnızca.

 Geminin dümenini elinden bırakırsın, gemi karaya oturur. Ama gemiyi hareket ettirmek için sınırsız koşula ihtiyaç vardır.

18 Aralık 2012 Salı

Ne kadar özgüven o kadar başarı mı? -Mustafa Ulusoy


Bugün artık, “egosu çok güçlü olmak” övünülecek bir tıynet olarak kabul görüyor. İnsanlar şişik bir egonun, yüksek düzeyde bir özgüvenin hayatta başarılı olmakla güçlü biçimde bağlantılı olduğu sanısına kapılmış görünüyorlar. İşin aslı ise hiç de öyle zannedildiği gibi değil.

Kendilerini olduklarından daha iyi sanıp abartılı fikirlere kapılmış aşırı özgüven sahibi üniversite öğrencilerinin notlarının eğitim sürecinin ilerleyen aşamalarında düştüğü gözlenmektedir. Ayrıca okulu bırakma oranları daha yüksektir. Bir çalışmada psikolojiye giriş dersi sınavında yüksek puan alan öğrencilerin narsisizm puanlarının düşük, düşük puan alanlarınsa şişik egoya sahip oldukları bildirildi. Kendilerini yücelten şişik egoları önlerinde bir engele dönüşmekte, fantastik hayallerle meşgul olup kendilerini olduklarından yüce gördüklerinden bir zahmet emek harcayıp çalışmamaktadırlar.

Kötü performansa yol açar

Aşırı özgüven ters tepmekte, çünkü şişik ego eleştirileri kabullenemez, hatalarından ders çıkaramaz. Kusurları için nefisleri haricinde herkesi rahatlıkla suçlayabilirler, sütten çıkmış ak kaşıktırlar onlar. Kendilerini geliştirmek için gerekli şevk ve enerjiden mahrumdurlar çünkü zaten yetenekli, akıllı, zeki doğmuşlarsa buna ne gerek vardır ki? Tek başına aşırı özgüven kötü performansa yol açar. Bütün cevapları bildiğinizi sanıyorsanız çalışıp çabalamanın âlemi yoktur.

Bir çalışmada, insanlardan otuzu uydurma yüz elli soruya cevap vermeleri istenmiş. Narsistler öyle akıllılardı ki, var olmayan şeyleri bile biliyorlardı! Aşırı özgüvenlerinin altında kalmışlardı.

Aşırı özgüven sahibi narsistlerin borsa yatırımlarında çok başarılı oldukları söylenir. Temsilî bir borsa piyasası kullanılan bir çalışmada, piyasa tırmanışa geçtiğinde herkesten başarılı olan narsistler piyasa inişe geçince o üstün performanslarını yitiriverdiler. İhtiyatı elden kaçırıp büyük risklere girdiklerinden bütün paralarını kaybettiler.

Amerika’da 2000’li yılların sonlarında mortgage piyasasının altüst oluşuna yine aşırı özgüvenin sebebiyet verdiği ifade edilmektedir. Hem kredi kullananlar, hem de kredi verenler, narsizme uygun şekilde aşırı özgüvenli yüksek risk almışlar.

Şimdi sıkı duralım. İş dünyasında “Goodto Great (İyiden Harikaya)” kitabının yazarı Jim Collins’in yaptığı bir araştırmada; iyiye doğru giden şirketlerin CEO’ları umduğumuz gibi karizmatik ve aşırı özgüvenli kişiler olmadığını, bilakis mütevazı, ilgi odağı olmaktan kaçınan, şan şöhretlerine asla bel bağlamayan ve devamlı olarak kendilerini kanıtlamaya çalışmayan kişilikte oldukları sonucuna vardı. Yani, en iyi şirket yöneticileri şişik egolara sahip değillerdi, hatta özgüvenleri yerinde bile denemeyecek kişilerdi! Öte yandan, kısa vadeli başarıları olan şirketlerin başında, dikkat çekmeye çalışan, kibirli yöneticiler vardı.

Benzer bir sonuca, iş idaresi öğretim görevlileri Arijit Chattejee ile Donald Hambrick de vardılar. Bir şirketin tepe yöneticisi ne kadar narsistik olursa olsun şirket performansının o kadar değişken olduğunu gördüler. Bunlar şirketi birden parlatıp birden de söndürüyorlardı, saman alevi gibi. Özgüveni daha düşük yöneticiler, daha istikrarlı bir performans sergiliyorlardı.

Çocuklarınızı büyük bir özgüvenle yetiştirin tezi, görüldüğü gibi yapılan birçok çalışmayla doğrulanmıyor maalesef. Yine başka büyük bir araştırmada yüksek öz saygının daha iyi notlara, daha iyi sınav sonuçlarına ya da daha iyi iş performansına neden olmadığı bulundu. Öz saygıyla başarı arasında küçük bir bağıntı vardır ama bu, neredeyse bütünüyle yüksek öz saygıya neden olan daha iyi performansla izah edilir. Unutmamak gerekir ki;  öz saygı başarı temelli olduğundan, başarıdan önce değil, sonra gelir. Bu ister akademik başarı olsun, isterse sadece iyi bir dost olmak olsun.

El-cezâü min cinsi’l-amel

Yine yakın zamanda yapılan  bir çalışmada, Koreli sekizinci sınıf öğrencilerinin yüzde altısı matematik becerilerine güvenirken, sekizinci sınıf Amerikalıların yüzde yirmi dokuzu güveniyordu. Ama Koreliler matematik sınavlarında Amerikalıların performansını fazlasıyla geçtiler. ABD içinde en düşük öz saygı seviyesine sahip etnik grup olan Asyalı Amerikalıların ise en yüksek akademik performansa ulaşan kesim olduğu bilinen bir hakikat. Yani, “endişe verici ölçüde düşük öz saygıları” olan grup, gerçekte okulda en başarılı olanları oluşturuyor aynı zamanda ve potansiyellerini ortaya çıkarmak için çok çalışıyorlar!

Psikolog Don Forsyth ve arkadaşlarının, 2007 yılında “Journal of Socialand Clinical Psychology” dergisinde yayımladıkları bir çalışmada, kendine güven ile başarı arasındaki doğru orantıya dair temel inanışımızı sarsacak sonuçlara ulaşmışlardı. Bir psikoloji dersinin ilk sınavında D ve F alan üniversite öğrencilerinden bir gruba her hafta alıştırma soruları yollandı sadece. Diğer bir grubaysa bunun yanında öz saygılarını artırmayı teşvik edici e-posta yollandı. Birinci grup final sınavında ilk sınav notuna yakın not alırken, öz saygıları artırılmaya çalışılan grubun notlarında gerileme oldu. Öz saygı teşviki başarıya değil, başarısızlığa yol açmıştı.

Çocukların kendilerine güvenini sürekli artırmaya çalışarak başarısızlıktan koruma çabasının maliyeti, çocukların hatalarından ders alamamaları oluyor ne yazık ki. “El-cezâü min cinsi’l-amel” sırrınca, başarısızlık korkusunun cezası yine başarısızlık oluyor.

Zayıflıklarımızı, zaaflarımızı, arızalarımızı bilmek, bunlardan nefret etmek yerine rıza göstermek ve başarısızlıklarımızdan ders almanınsa, gerçek bir kendine güven olduğu kanaatindeyim.

 Not: Bu yazıdaki araştırma sonuçları Jean M. Twenge ve W. Keith Campbell’in yazdığı Narsisizm İlleti-Kaknüs Yayınları kitabından alınmıştır.

29 Eylül 2012 Cumartesi

Müslüman depresyona girer mi? - Mustafa Ulusoy


Toplumda, mümin birinin depresyona girmeyeceği, girerse bunun imânî bir eksikliğe delalet ettiği yönde bir kanaat mevcut, görebildiğim kadarıyla.
Bana da sıkça sorulan bu soruya cevabım şu oluyor: Niye girmesin ki, müminin depresyona girme hakkı yok mu?
Sanırım, Müslümanlara depresyonu yakıştırmayanları bu düşünceye iten nedenlerden biri, depresyonu tümüyle psikolojik kaynaklı bir rahatsızlık olarak zannetmek.
Bir defa, depresyonun o kadar çok çeşidi var ki. Mesela, "İki uçlu duygulanım bozukluğu," denilen rahatsızlığın bir parçası olan depresyonu ele alalım. Bu rahatsızlık biyolojiktir, yani beyindeki kimyasal bozulma nedeniyle oluştuğu kesinkes kanıtlanmıştır ve kişinin iradesi dışında seyreder. Kişinin ne kadar imanı yüksek olsa da, beyindeki kimyasal bozukluktan dolayı mani ve depresyon nöbetleri dediğimiz hastalık dönemlerini yaşaması mukadderdir.
Ya da tekrarlayıcı depresyonları düşünelim. Biyolojik altyapısı müsait öyle insanlar var ki, mesela sonbaharda ya da ilkbaharda ya da belli aylarda saat kurmuşçasına bir sabah derin bir depresyonla uyanabilirler. Böylesi bir depresyona girmek kişinin iradesinde değildir, biyolojik temeli ağır basar.
Ya da bazı kadınlar adet görmeden bir hafta kadar önce biyolojik nedenlerle, kendi iradelerine bağlı olmadan, adet gününe kadar ağlamaklı olurlar, kendilerini değersiz hissederler, reddedilmeye aşırı hassasiyet gösterirler, hayat çok ağır gelir. Alın size kişinin iradesi dışında seyreden bir hastalık (adet öncesi depresif ruh hali).
Bazı depresyonlar da kişinin hassas olduğu yaşam olaylarından sonra gelişebilir. Bu tür depresyonlarda bile biyolojik mekanizmalar sürece katılır. Biyolojik faktörlerin işe karışmadığı bir depresyon neredeyse yok gibidir. Bir insanın şeker hastası olduğunda, imânım zayıfmış, demesi kendine haksızlıktır ve yanlış bir yargıdır. Ya da kalp krizi geçirmenin imânî bir mesele olmadığı açıktır. Biyolojik hastalıklar için imân eksikliği yargısı yapılmıyorsa, depresyon ve sair psikiyatrik rahatsızlıklar için yapılması, hem bu hastalıklara hem de bunları yaşayanlara haksızlık.
Depresyonda bir nevi sinir sisteminin strese karşı direnci kırılmıştır. Kuvvetli bir darbeyle insanın kemiğinin çatlaması gibi sinir sisteminin de dayanıklılığı azalır. Bu nedenle depresyonda birçok ağrılar, yoğun halsizlik, hafıza sorunları gibi bedensel belirtiler olur. Psikiyatristlerin ilaç vermesinin nedeni dayanıklılığı artırmaya yöneliktir.
Peki, iman hiç mi devrede olmaz? Olur elbette. Depresyonla ilgili bazı çalışmalar, depresyona rıza göstermemenin depresyonu şiddetlendirdiğini ve kronikleşmesine sebebiyet verdiğini göstermiştir (depression about depression). Kanaatimce, iman tam da burada devreye giriyor.
Mümine yakışmayan depresyona girmek değil, niye depresyona giriyorum diye isyan etmesidir. Ondan beklenen, niye depresyona girdim, hayat zevkini kaybettim, bula bula beni mi buldu, ya da Zamanın Bedii'nin ifadesiyle, "Aman ne yaptım böyle başıma geldi diye Rububiyet-i İlahiye'yi tenkid etmek gibi bir halet"e girmemektir.
Mümin de depresyon yaşar ama onu onurla taşır, dünyanın tüm yüklerini, O'ndan gelen tüm musibetleri, dertleri, tasaları, hüzünleri, acıları onurla taşıdığı gibi. "Hüküm O'nundur," diyerek.
Mümin depresyon ya da başka psikiyatrik rahatsızlıkları; "Hastalıkla geçen bir ömür, Allah'tan şekva etmemek şartıyla, mümin için ibadet sayıldığına rivayat-ı sahiha vardır," inancıyla, "Ey musibet! Eğer O'nun izin ve rızasıyla geldin ise merhaba, safa geldin!" cümlesiyle selamlar. Sonra da sebepler dairesinde yapılacakları yapmaya koyulur.
Depresyonun kıymetini bilmek
Risale-i Nur'dan anlayabildiğim kadarıyla, müminden beklenen hiç depresyona girmemek değil; "Hastalar Risalesi"nde denildiği gibi "İnsan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada bir ticaret ile, ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir," düşüncesine ulaşmaktır. Depresyon kadar bize hayatın hakikatini öğrenmeye vesile hangi hastalık vardır?
Depresyonda olmak bir açıdan gafletten kurtulmanın vesilesidir; dünya aşkının sönüp yüzümüzü ahirete çevirmektir. Depresyon bir akıl zayıflığı değildir, bir kişilik zayıflığı da değildir. Hislerin "dünyadan" zevk alamamasıdır. İnsanı enerjisiz, yorgun mu yorgun, bitkin mi bitkin bırakmasıyla, depresyon bize adeta der ki: "Senin vücudun ve a'zâ ve cihazatın, senin mülkün değildir." Depresyondayken kendi sınırlılığımızı, acziyetimizi idrak ederiz. Bu öyle derin bir idraktir ki, depresyondan çıktıktan sonra bile bize kendimizi öğretmeye devam eder.
Zamanın Bedii yine ne güzel söyler: "O zevki kaybettiğinden hastalık bahanesiyle ağlama; bilakis hastalıktaki manevî ibadet ve uhrevî sevab cihetini düşün, zevk almaya çalış."
Depresyon kıymetini bilenler için, insanın kendisiyle, dünyayla, başkalarıyla ve ahiretiyle, Mutlak Varlık'la daha derin bir ilişki kurabilmesi için tarihi bir fırsattır.
Not: Bu yazıya katkısından ötürü, İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri bölümünden sevgili arkadaşım Prof. Dr. İlhan Yargıç'a müteşekkirim.