Gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2013 Cumartesi

GÖLGENİN GİZEMİNDE-Emine Dilek YALÇIN


Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;
“Kişinin dadısı, Allah Teâlâ’nın gölgesi olursa
onu gölgeden ve hayalden kurtarır.
Allah’a kul olan, Allah Teâlâ’nın gölgesidir.
O bu âlemde ölmüş, Allah Teâlâ ile dirilmiştir.
Fırsatı kaçırmadan ve şüphe etmeksizin onun eteğine sarıl ki,
ahir zamanın sonundaki fitnelerden kurtulasın.”

(Mesnevi c.I, b.423–424)
Geçmişten günümüze kadar gölge konusu ve gölge kavramı, toplumsal yaşamda, çeşitli öğretilerde, inançlarda, bilim ve sanatta çok farklı bakış açıları ile değerlendirilmektedir. Gölgenin insanlar için nasıl anlamlandırıldığı ve aynı zamanda gölgeye yüklenen çağrışımlar ve mecazlar hakkında birçok yorum vardır. Mesela;
IŞIK’ın nimeti gölge ise,
GÖLGE’nin nimeti nedir?
Gölgeler altında serinler, gölgeler içinde saklanır, gizleniriz.

12 Şubat 2013 Salı

Kim kimdir?
Abdurrahman Dilipak


Şevket Eygi soruyor, “Artin kimdir?” 
Sorguladığı kişi Abdullah Öcalan..
İddiası önemli, “bir milyon Yahudi, bir milyon gizli Hıristiyan; Müslüman adı ile aramızda dolaşıyor”.
Eygi, Sabataylara, kripto haçlılara ve Pakradunilere göndermelerde bulunduğu yazısında, bu derin yapı ortaya çıkarılmadan terörün bitmeyeceğini söylüyor..


Tamam Apo kimdir bilmiyoruz da, Mustafa Kemal kim biliyor muyuz?
İsmet İnönü kim?
Çetin Doğan’ın damadı Amerikan yurttaşı bir Yahudi de bu iş kızının kocası seviyesinde sorgulanacaksa, Türkeş’in damadı kimdi?
Mesela Süleyman Demirel, hani şu Morisson mu, Nurlu mu, çoban mı olduğununu tam bilemediğimiz Süleyman kim? Hangi Süleyman bu!
Annesini araştıracak olursanız, Annesi Türk olmayan bir sürü kişi çıkar. MHP’liler arasından da vardır bu tipler..


10 Şubat 2013 Pazar

Velev ki intihar olsun!Bülent Korucu

ASELSAN’da çalışan üç mühendisin peş peşe ölümü üzerindeki sis perdesi aralanmadı. Üzerinden altı yıl geçen ölümlerin dosyası intihar denilerek kapatıldı. 2006 şartlarında şüphelenmek ya da en azından şüphenin üzerine gitmek pek kolay değildi.


Ergenekon soruşturmalarından sonra yapabildiğimiz birçok şeye sanki çok uzun zamandır muktedirmişiz sanıyoruz. Hâlbuki Ergenekon soruşturmaları yakın tarihimizi kendinden önce ve sonrası diye ayıracak kadar önemli. Savunma sanayiinin hayati projelerinde çalışan mühendislerin dosyası da yeni durumdan etkilenerek mercek altına alınıyor. Albay Kazım Çillioğlu’nun mezarı açıldı ve intihar etmeyip öldürüldüğüne dair ciddi bulgular elde edildi. Özel Harekât Daire Başkan Vekili Behçet Oktay için de benzer bir süreç yaşanıyor. Cinayet, daha yüksek bir ihtimal olarak masaya konuyor.

8 Şubat 2013 Cuma

Kripto uzmanlarının şüpheli ölümleri unutuldu!Cem Küçük


Gazeteci yazar Ömer Özkaya'nın harika bir tespiti vardır: 'Çok şey biliyorsanız, rüşvet yemiyor ve vatanınıza bağlıysanız, dosyanız da yoksa ve sizi satın alamıyorlarsa, bilin ki sizi öldürürler.'
Türkiye'de o kadar çok şüpheli ölüm var ki, bu ülkenin kıymetlerini öldüre öldüre bitiremediler. Hele son 30 yılda yüzlerce garip ve es geçilmiş ölümler var. Bunların üzerinde belki en az durulanı kripto uzmanlarının 2004'de ölümü ya da öldürülmeleriydi.
14 Temmuz 2004 akşamı Çanakkale-Gelibolu yolu üzerinde adi bir vakaymış gibi görünen bir trafik kazası meydana geldi. Bu kazada üç kişi hayatını kaybetti. Sezer Soysal yönetimindeki resmi plakalı, TÜBİTAK'a ait minibüs, saman yüklü arka ışıkları yanmayan traktöre arkadan çarpmıştı.

31 Ocak 2013 Perşembe

Fatih'in zehirlenip zehirlenmediği meselesi 529 yıldır çözülemedi- Erhan Afyoncu


Türk tarihinin en büyük devlet başkanlarından Fatih Sultan Mehmed'in zehirlenmesi olayı hâlâ tartışılıyor.
Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal'ın eceliyle mi öldüğü yoksa zehirlendiği mi tartışılıyor. Tarihteki birçok liderin ölümündeki sır da bir türlü aydınlatılamamıştır. Bizim tarihimizdeki en önemli esrarlardan biri de Fatih Sultan Mehmed'in zehirlenip zehirlenmediği meselesidir.

30 Ocak 2013 Çarşamba

Denizde fırtına-ERGÜN DİLER

                     EMEKLİ ALBAY BELGÜTAY VARIMLI: 


Deniz Kuvvetleri'nde Donanma Komutanı Oramiral Nusret Güner sürpriz bir şekilde görevinden ayrıldı. Birkaç gün önce istifa edeceği söylenen Oramiral Güner'in BALYOZ ve İzmir'deki CASUSLUK davasına tepki olarak bu kararı aldığı söyleniyor...

9 Ocak 2013 Çarşamba

Oslo görüşmeleri ve üç garip cinayet -Cem Küçük

Gareth Williams

Herkesin malumu Oslo görüşmesini organize eden, lojistiğini sağlayan Majestelerinin istihbarat servisi MI6'ydı. Ortadoğu'nun sınırlarını çizen İngilizlerin PKK meselesine duyarsız kalması beklenemez. Onlar da kalmıyorlar ve her işe burunlarını sokuyorlar.

İngilizler bugünlerde hem kendi ülkelerinde hem de sınır ötelerinde bayağı hareketliler. Son iki yıl içinde üç cinayet vakası yaşandı ama nedense bizim medyada bunlardan tek satır bahsedilmedi. Birinci olay 2010 yılında yaşandı. Gareth Williams MI6'nın şifre kırıcısıydı (codebreaker). Aynı zamanda bir matematik dehasıydı. Londra'daki evinde uyku tulumunda ölü bulundu.

Olayın intihar vakası olduğu söylendi. Hatta eşcinsel ilişkisi olduğu ve sevgilisi terk edince acıya dayanamayıp ölmeyi tercih ettiği yalanı ortaya atıldı. Halbuki gerçek böyle değildi. İngiliz devletinin İran'nın nükleer çalışmalarıyla ilgili gizli operasyonlarında birçok şifreyi o kırmış, özel virüs programları geliştirmişti. Öğrendiği şeyler boyunu geçince ipi çekildi.

Biraz demokrasi iyidir mantığıyla güya bir savcı olayı soruşturuyor. İngiliz medyasında birkaç kişi dışında olayı takip eden yok. Zaten bir şey de çıkmaz. Çünkü İngiliz devleti için Williams ölmek zorundaydı ve öldü de.

İkinci olay 6 Eylül 2012'de Fransız Alpleri'nde yaşandı. Irak kökenli bir İngiliz olan Saad al Hilli, karısı, kayınvalidesi araçlarının içinde seyahat halindeyken açılan ateş sonucu öldürüldüler. Hilli'nin 7 yaşındaki kızı Zeynep ise yara almadan kurtuldu. Yoldan geçmekte olan Fransız bir bisikletçi de aldığı kurşunlarla hayatını kaybetti. İngiliz medyası hemen olay olur olmaz aile içi kavga diyerek meselenin miras ve para olduğuna dair yayınlar yaptı. Elbette olayın böyle olmadığı belliydi ama MI6 ya da MOSSAD -aile fertleri cinayeti bu iki servisin işlemiş olabileceğini ileri sürüyor-tehlikeli gördüğü al Hilli'yi ortadan kaldırmıştı. Kimdi al Hilli? Irak doğumlu bir İngiliz vatandaşı. İran'ın nükleer programına destek verdiği biliniyordu. Ayrıca Wiltshire'da hava keşif uçaklarında uzman biriydi. Wiltshire İngiliz ordusunun gizli faaliyetlerini yürüttüğü yerlerden biri. Al Hilli'nin AMS 87 olarak bilinen insansız hava araçlarının fotoğraflama yöntemini en iyi bilen kişi olduğu söyleniyor. Bir yandan İran'ın nükleer çalışmalarına destek verirken, öte yandan elde ettiği bilgileri de sızdırıyordu. Tabii bunlar iddia ama yabana atmamak lazım. Söylenenlere göre MOSSAD al Hilli'nin İran'a çalıştığını öğrenmişti. Yani bir nevi çifte ajandı (double agent). Bu olayın üstü de olduğu gibi kapatıldı. Katiller ortada yok. Görgü şahidi yok.

Üçüncü olay 6 Kasım 2012'de Çin'de meydana geldi. Neil Haywood Çin'de iş yapan üst düzey bir işadamıydı. Çin'in önde gelen siyasilerinden Bo Kailai'ye yakın biriydi. Bo Kailia'nin karısı Gu Kailia, Haywood'u kaldığı otel odasında öldürmüştü. Gu, mahkemede suçlu bulundu ama eşi Bo'nun bir sorumluluğu olmadığı söylendi.

Haywood'un Çin-İran arasında elde ettiği bilgileri ve Çin'in askeri alanda yaptığı çalışmaları MI6'ya bildirdiği iddia edildi. İngiliz Dış İşleri Bakanı William Hague, Haywod'ın MI6 ya da İngiliz devletiyle bir ilişkisi olmadığını açıkladı. Bu cinayeti İngiliz medyası şimdilik kurcalıyor ve Çin devletini suçluyor. Başka iddialara göre Haywood çifte ajandı (double agent) ve MI6 tarafından öldürülmüştü. Cinayetlerin sayısı yakında daha da artar. İran'ın nükleer programına dahil olan ve Türkiye'ye sığınan bazı isimler sağ kalabilse ama zor. Oslo görüşmelerini sızdıranlar bize sığınanların isimlerini ilgili yerlere bildirirse zaten şanları yok. Ayrıca aynı servisler sürmekte olan MİT-Öcalan görüşmelerini baltalamak ve dikkatleri dağıtmak için içerideki adamlarıyla her türlü senaryoyu devreye sokabilirler. Twitter.com/cemkucuk55

23 Aralık 2012 Pazar

ÖCALAN'IN MİT İLİŞKİLERİNİ DEŞİFRE ETTİ


ÖCALAN'IN MİT İLİŞKİLERİNİ DEŞİFRE ETTİ

Bir dönem PKK'nın 2 numaralı ismi olan Şemdin Sakık, yeni kitabında Öcalan-MİT ilişkilerini deşifre etti.

PKK’nın iki numaralı ismiyken yakalanarak ömür boyu hapse mahkum edilen Parmaksız Zeki kod adlı Şemdin Sakık, Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde ilginç bir kitap kaleme aldı.

Sakık’ın “İmralı’da Bir Tiran Abdullah Öcalan” adlı kitabı “Bu kitap; yalan, entrika ve cinayetlere yenik düşen iki kuşağın dramatik öyküsüdür” önsözüyle başlıyor.

Örgüt içi hesaplaşmalar ve Öcalan’ın özel hayatının bilinmeyen yönlerine de değinilen kitapta PKK’nın suikast planları da anlatılıyor.

"Öcalan MİT'e sızdığını söylemiş"

Sakık, PKK'nın kuruluş aşamasında Öcalan'ın ilk örgütlenme faaliyetilerini MİT ajanı Pilot Necati'nin evinde yaptığına değinerek bu ilişkiyi şöyle anlatıyor: "İnsan sormadan edemiyor; Bir ajan unsur olduğu bilindiği halde, o kişinin evinde ve bizatihi onun yanında böylesine illegal bir faaliyet, nasıl bu kadar açık ve rahat yapılır ve o kişinin bilgisine sunulur? Anlamak mümkün değildir. Bu acayip olay ancak başka bir paradigmadan bakıldığında 'Ha! Demek öyleymiş' dedirtecek kadar açıklık kazanır. Zaten kendisi de 1975 yılından itibaren MİT'in kendisiyle yakından ilgilendiğini, örgüt içine sızdığını ve kendisinin bu durumdan yararlanarak devletin imkanlarını kullandığını konuşmalarında sıkça vurgular."

"Pilot Necati'yle ilişkisini derinlemesine bilen militanı öldürttü"

Sakık, kitapta örgütün kurucularından Mehmet Turan'ın Öcalan-Pilot Necati ilişkisini derinlemesine bildiği için örgüt tarafından öldürüldüğünü de anlatıyor: "Mehmet Turan; 27 Kasım 1978 de, Diyarbakır'ın Lice İlçesi'ne bağlı Fis Köyü'nde gerçekleşen, PKK'nın 1. Kuruluş Kongresi'ne katılan kadrolardan ve ilk oluşum safhasında örgütün önde gelen eylem adamlarından biridir. Birçok eyleme katılmış, MİT ajanı olarak bilinen Pilot Necati ile Öcalan'ın ilişkisini derinlemesine bilen, derin devletle olan ilişkisine ve birçok karanlık olaya şahit olan Mehmet Turan, Ajan-provokatörlükle suçlanır. 1979 yılında Mardin'de infaz edilir. İnfaz edilen ilk PKK-MK yedek üyesi olarak tarihe geçer."

Sakık'ın örgüt içi hesaplaşmada öldürülen PKK'lılar isimlerini de yayınladı

Sakık kitabında bölücü örgüt içindeki hesaplaşmaya da sıkça yer veriyor. PKK'nın infaz ettiği örgüt üyelerinin isimlerini açıklıyor: "Ali Doğan Yıldırım, Mehmet Turan, Mehmet Uzun, Ali Yaylacık, Ahmet Ballı, Baki Karer (Süleyman), Abdullah Kumral (Yusuf Hoca), Şükrü Karakuş (Soreş), Cemile Merkit (Seher), Murat Bayraklı, Enver Ata, Resul Altınok (Davut), İzzettin Evcil (Serdar), Zülfü Gök, Çetin Güngör (Semir), Lamia Baksi (Dr. Jiyan), Mustafa Ömürcan (Sarı Ömer), Mahmut Bilgili, Mehmet Tunç, Dilaver Yıldırım (Haydar), Halil Kaya (Kör Cemal), Mustafa Çimen (Teyfik), Metin Değer, Şahin Dönmez, Şahin Biliç (Metin), Zeki Yılmaz, Mehmet Şener (Ahmet), Cemil Işık (Hogir), Ali Ömürcan (Terzi Cemal), Osman Tim, Mehmet Çimen (Ali Rıza), Yıldırım Merkit, Hidayet Bozyiğit, Nazime Aktürk, Faruk Bozkurt (Dr. Nasır), Faysal Dumlayıcı (Kani Yılmaz), Ramazan Topbaş (Sarı İbrahim), Suriyeli Çekdar."

Kesire Yıldırım'la zorla evlendi"

Sakık, Öcalan'ın eski eşi Fatma kod adlı Kesire Yıldırım'ın öldürülme korkusu yaşadığı için Avrupa'da saklandığını ve konuşmadığını belirtiyor. Öcalan'ın Kesire Yıldırım'la evlenmesini ise şöyle anlatıyor: "Artık şu tespiti yapmakta zorlanmıyoruz, Kesire ile evlenmesinin tek nedeni cinsel güdülerini tatmin etme isremi iken, ondan ayrılmasının tek nedeni ise hovardaca yaşamanın ortamını oluşturmaktır. Bu evliliği zor kullanarak gerçekleştirdi. Zorla elde ettiği kadını şiddet kullanarak boşadı. Evliliğine olduğu gibi boşanmasına da 'zor' bulaştırdı. Ne medenice evliliği ne de medenice boşanmayı başarabildi."

"Kameraya alınma zaafı vardı"

Sakık, bölücü örgüt liderinin kamera ve fotoğraf merakının zaaf boyuntunda olduğunu şöyle anlatıyor: "Kendini kameraya aldırma hastasıydı. Ona göre her hareketi sanatsal bir duruş kadar değerli ve ağzından çıkan her kelime tarihe altın harflerle yazılacak bir vecizeydi. Hiçbir hareketi ve hiçbir sözü havaya karışıp uzayın derinliklerinde kaybolmamalı, bu tarihsel kişiliğin görüntü ve tarihi konuşmaları kayıt altına alınmalıydı. Peşinde dolaştırdığı fotoğrafçıların yanı sıra, iki de kameramanı vardı."

"Masraftan kaçınılmıyordu"

Sakık, "İmralı'da Bir Tiran Abdullah Öcalan" ismini taşıyan kitabında bölücü örgüt lideri Öcalan'ın Suriye yıllarında lüks içinde yaşadığını belirtiyor: "Şam'ın geniş meyve bahçeleri içinde Suriye Ordusu'nun Merkez Karargahı'nın yanı başında bir Suriye sosyetesinin merkezi Halep şehrinin lüks bir semtide ve Akdeniz kıyısındaki Suriye'nin turizm merkezi Lazkiye'de de birer tane olmak üzere iki yalı, Lübnan'ın Bar Elias Şehri'nde yılda bir-iki kez hava hava değişikliği bahanesiyle uğradığı bir çiftlik; Lübnan ve Suriye sınırındaki iki ayrı tatil köyünde birer tane villa, Şam da ve Suriye'nin başka şehirlerinde daha birçok daire vardı. Bunların hepsi gördüğüm bizzat bildiğim evlerdir. Avrupa'dan getirtilen lüks malzemeyle donatılan bu evleri kullanma hakkı sadece ona aitti. Hiçbirimiz tam olarak nerede ve nasıl yaşadığını bilmiyorduk. Onun için yapılan masraflar hesap dışıydı, bir nevi örtülü ödenekti. Derin yaşamın masrafları örtülü ödenekten yapılıyordu.

vatan

18 Aralık 2012 Salı

Liberty'nin Öyküsü - haysiyet.com









Dostlar arasında bir geminin lafı mı olur?

 Mâlûm, başlıca konumuz terörizm. Herkes terör uzmanı. En birinci uzman "Türkiye". Medyamızın tepesinden buyuruluyor ki, bu mevzuda sakın ola ki çatlak ses çıkmasın.

E, bütün bunlar azıcık onuru olan herkesi kışkırtıyor haliyle. Ben de şimdiye kadar başarıyla uzak durduğum casusluk masusluk bölgelerine dalarak, sizi şöyle ağzınıza layık bir terör eyleminden haberdar edeyim istedim. Bilenler cehaletime versin, ben yeni öğrendim.

Amacım, hem "terörizm" kavramını öyle uluorta kullanmanın pek mâkûl bir davranış olmadığını hem de vatandaşlarının canı ve malı konusunda dünyanın en hassas devleti olduğuna inandığımız ABD'nin, her zaman her durumda böyle davranmadığını göstermek. Yani uğradığı bir saldırıdan sonra ABD'nin ille de bütün dünyayı savaşa sürüklemesi Allah'ın (ya da İsa'nın, ner neyse) emri değil.

Ahkâmı bırakıp konuya geliyorum:

1982'de, ABD'nin meşhur istihbarat servislerinden NSA'yı (National Security Agency) konu alan The Puzzle Palace kitabıyla "bestseller yazarı" sıfatı kazanmış Amerikalı araştırmacı gazeteci James Bamford, "dünyanın en büyük, en gizli ve en modern casusluk örgütü" ile uğraşmayı bırakmadı ve 2001 Nisan'ında, ABD'nin büyük istihbarat başarılarını ve skandallarını birarada konu aldığı Body of Secrets adlı ikinci kitabını çıkardı. (Kitap hakkında kabaca bilgi edinmek için tanıtım yazıları BU ADRESTE - TIKLAYABİLİRSİNİZ.) Der Spiegel dergisinde Siegesmund von Ilsemann, Bamford'un kitabındaki en çarpıcı bölümlerden birini özetledi (Der Spiegel 17/2001; meraklısıysanız, BURAYA TIKLAYABİLİRSİNİZ.). Bendenizin bu dizinin bu ilk bölümünde aktaracakları esas olarak Der Spiegel'deki bu yazıya dayanıyor. Önce bunları sunup bir giriş yapayım konuya, yarın, öbür gün, birinci elden kaynaklardan faydalanarak arkasını da getireceğim.

Kimin yaptığı ilk andan biliniyor

Yazı, USS Liberty gemisinin telsizcisi Joe Ward'un imdat mesajıyla başlıyor:

"Uçaklar ve hücumbotlar bize saldırıyor!"

Bir saat onbeş dakika sonrası şöyle:

USS Liberty, napalm bombasını yemiş, yanmaktadır. Bir torpil, geminin gövdesinde "balinanın geçebileceği büyüklükte" bir delik açmıştır. Hücumbotların, Mirage ve Super Mystère bombardıman uçaklarının makinelileri, geminin güvertesine 850'den fazla isabet kaydetmiştir.

Bu manzara ortaya çıktığında, şu işe bakın ki, sadece Akdeniz'deki 6. Filo'nun kumanda merkezi değil, 9500 kilometre ötedeki Washington'da bulunan yetkililer de, bu işi kimin yaptığını bilmektedirler. 34 "ABD vatandaşı"nın can verdiği, 171'inin (Der Spiegel 170 diyor, ama USS Liberty'nin sağ kalan mürettebatına göre 171) yaralandığı, milyonlarca dolar değerindeki bir özel geminin harap olduğu saldırının sorumlusu kimmiş dersiniz?

Geleceğiz. Az sonra.

Tuhaflık, dünyanın herhangi bir yerinde bir vatandaşı öldüğünde yeri göğü birbirine katan ABD'nin bu işin tantanasını yapmamasından belli. Olay örtbas ediliyor. (Örtbas etme konusunda yarın öbür gün sunacağım ayrıntılar dudak uçuklatacak cinsten, bildiriyorum.) O sıradaki ABD Başkanı Lyndon Johnson, USS Liberty'nin "bir yanlışlığın kurbanı olduğunu" yemiş görünmüş, özürleri de kabul etmiş, bitmiş.

Johnson adından da anlamış olmalısınız ki, olayın tarihi eski. 8 Haziran 1967. İsrail ile Araplar "Altı Gün Savaşı"na tutuşmuş durumda.

Bu bilgileri bize veren Amerikalı araştırmacı James Bamford, USS Liberty'ye saldıran devletin "yanlışlık oldu" açıklamasını ve özürünü hiç de inandırıcı bulmuyor. Çünkü Lockheed EC-121 tipi bir casus uçağı o sırada USS Liberty'nin üstünde dolaşıyormuş ve İsrailli askerî yetkililerin bütün telsiz muhaberatını dinlemiş. Niye mi İsrailliler? E, gemiye saldıran onlar da ondan!

Yanlışlık değil, kasıtlı saldırı

Bamford'un yazdığına, Der Spiegel'in de aktardığına göre, Amerikalı subaylar ve gizli servis elemanları, ortada bir yanlışlığın filan olmadığından, İsrail'in hangi gemiyi batırmak istediğini çok iyi bildiğinden emin. Hattâ, "gemideki bütün mürettebatı farelerle birlikte denizin dibine göndermek istedikleri" o kadar belli ki, diyormuş uzmanlar, kurtarma botlarına bile ateş ettiler, kasten.

Siz sormadan ben sorayım: Peki niye?

Bamford'un açıklaması şöyle: Kıyı şehri Al-Ariş'te İsrail tankları, Hintli askerlerden oluşan bir Birleşmiş Milletler Barışgücü birliğini imha etmiş, sonra da bir BM karargâhını bombalamışlar. Ve USS Liberty'nin, bu devlet suçlarına ilişkin kanıt toplamaya çalıştığı endişesine kapılmışlar.

NSA'nın o sıradaki başkan yardımcısı Louis Tordella, saldırıdan iki hafta sonra, şöyle demiş: "Emri, muhtemelen USS Liberty tarafından kendi faaliyetlerinin gözetlendiğini sanan bir üst düzey komutan verdi, Sina yarımadasından."

Bu olay bugüne kadar Amerikan gizli servislerinin en sıkı sakladığı sırlar arasında bulunuyor, Amerikalı yazar James Bamford'un dikkati çektiği üzre. Konuşma yasaklarıyla filan...

Ancak, USS Liberty'de 75 dakika boyunca o dehşeti yaşayan, suya attıkları kurtarma botlarının bile özel olarak sistemli şekilde tarandığını gören ve her şeye rağmen sağ kalan insanlar, o gün bugündür olayın peşini bırakmamış durumda. Yarından itibaren, onların olay hakkında bulup buluşturduğu verileri, görüşlerini, kendi değerlendirmemizi oluşturmaya yarayacak her şeyi aktarmaya çalışacağım. Herhalde ilgiyle okuyacaksınız. Önümüzdeki günlerde hayatımıza yön verecek olan Asil Kartal'ın asaleti hakkında fikir sahibi olmak isterseniz bunlar çok işinize yarayacak sanıyorum.

İtirazı olan da, önce James Bamford'a başvursun - tabiî adamın NSA üzerine iki kitap yazmış olduğunu, kitaplarında bu tür olayları anlattığını, ancak ABD devletinin kendisine yönelik tekzip veya taciz cinsinden girişimlerde bulunmadığını, aksine, Bamford'un mesleğini yürütmeye güzel güzel devam edebildiğini, ABC televizyonunda Peter Jennings ile birlikte "World News Tonight" programını yaptığını, pek çok yazısının New York Times Magazine, Washington Post Magazine ve Los Angeles Times Magazine'e kapaktan girdiğini hesaba katarak. Veya Der Spiegel'e gitsin, niye bunları aktarıyorsunuz, kardeşim, siz aktarmasaydınız, bu herif (ben yani - ük) NSA üstüne bir kitabı hayatta okumazdı, sizden alıp çevirip buraya koymazdı, gidip USS Liberty'nin hak ve adalet arayan elemanlarının web sitesini bulmazdı, Türkiye'de de şimdi bir sürü insan bunu öğrenmezdi, desin.


Başkanın Seçimi - sıkı bir film

NBC televizyonu, 1992'nin 27 Ocak'ında, Liberty'nin hikâyesine ilişkin bir program yayımlamış. Bu programda verilen bilgilerden biz de eksik kalmayalım. (Kaynak tabiî ki yine USS Liberty'nin sağ kalan elemanlarının web sitesi.)

USS Liberty saldırıya uğradığında 6. Filo 300 mil kadar uzaklıktaydı. ("400 mil uzaklıktaydı" diyenler de var - ük.) USS Liberty'ye, yardıma ihtiyacı olduğunda 10 dakika içinde hava desteğinin geleceği bildirilmişti. Talihsiz gemi, İsrail jetleri ve hücumbotlarıyla tam 2 saat 32 dakika karşı karşıya kaldı, bir saat 15 dakika boyunca da ateş altındaydı. Liberty'nin yanına, USS America gemisinden kalkan ilk Amerikan helikopteri ertesi sabah, saldırıdan 16 saat sonra geldi.

Liberty'nin Araştırma Departmanı'nda görevli Ön Yüzbaşı David Lewis, kendilerine yardımı göndermekle görevli olan 6. Filo amirali Lawrence Geis ile olaydan kısa süre sonra görüşmüştü. Geis'ın anlattıkları dehşet vericiydi.

Amiral, olayı haber alır almaz bir uçağa USS Liberty'nin üstüne uçma emri vermiş, ama Washington ile görüştüğünde, dönemin Savunma Bakanı McNamara telefonu alıp uçağı derhal geri çağırmasını emretmişti. Amiral Geis, USS Liberty'de nükleer silah bulunabileceği ihtimalinden şüphelenip telâşlanmış, bir başka uçağa kalk emri vermiş, ama neler olup bittiğinden Washington'u haberdar etmek için telefona sarıldığında, McNamara bu uçağın da geri dönmesini istemişti. Amiral Geis, anlam veremediği bu emrin teyit edilmesini talep etmişti. Ve emir büyük yerden teyit edilmişti; Başkan Johnson tarafından. Amirale söylenen şuydu: Kimin öldüğü veya gemiye ne olduğu önemli değildi, başkan müttefiklerinin (İsrail'in) canını sıkmak istemiyordu. Uçak geri dönecekti. O kadar!

Amiral Geis, Liberty'deki felâketi yaşayan meslektaşından, kendisi ölene kadar bunları kimseye anlatmaması sözünü almıştı. Amiral 1980'de hayata gözlerini kapadığından, biz de bunları öğrenebiliyoruz şimdi.

 Kongre nedense soruşturmuyor

The Washington Report on Middle East Affairs'de (Haziran/Temmuz 1997) yayımlanan bir yazıya göz atalım şimdi de. "30 Yılık Bir Soruşturmanın Anatomisi" başlıklı yazının lejandı, "USS Liberty: Periskop Fotoğrafı Sonunda Gerçeği Ortaya Çıkarabilir". Yazarı, James M. Ennes, Jr. USS Liberty saldırıya uğradığı sırada onun güvertesinde bulunan bir teğmen. Gemisinin başına gelenler üstüne yazdığı kitap (Assault on the Liberty), ABD Denizcilik Enstitüsü tarafından "dikkate değer" bulunmuş, Washington Post'ta da "editörün seçtikleri" arasına girmiş, 1980 yılında yayımlandığında. Olayın hem kurbanlarından hem de birinci elden tanığı M. Ennes Jr.'un yazdıklarını toparlayarak aktarıyorum.

Olgular çok iyi biliniyor: Amerikan istihbarat gemisi USS Liberty, 294 personeliyle uluslararası sularda seyrederken, İsrail uçaklarının ve hücumbotlarının saldırısına uğramış, 34 kişi ölmüş, 171 kişi yaralanmıştı. Gemi öylesine hasar görmüştü ki, hurda olarak satıldı. (Başka kaynaklarda, Malta'da onarılarak tekrar yüzebilecek hale getirildiği, ABD'ye döndüğünde gemiye herhangi bir karşılama töreni yapılmadığı söyleniyor. Oysa benzer durumlarda hep yapılırmış. -ük.) İsrail bunu "trajik bir kaza" olarak niteleyip özür dilemişti. İsrailli yetkililer, gemiyi yarı boyundaki bir Mısır gemisiyle karıştırdıklarını öne sürmüşlerdi. Gemi mürettebatından sağ kalanlar ve pek çok Amerikalı yetkili, İsrail'in anlattığı hikâye için "uydurulmuş, inanılmaz ve gerçek-dışı" demişlerdi.

USS Liberty'de o facia gününü yaşayıp da sağ kalanlar, İsrail'in açıklamalarındaki pek çok unsurun gerçeğe uymadığını ısrarla belirtiyorlar.

Meselâ, İsrailliler, jetlerinin ateş açmadan önce geminin etrafında üç tur dönüp bayrak aradığını, Amerikan bayrağı görmediklerini belirtiyorlar. Oysa bayrak vardı, zaten İsrailli pilotlar ateşe başlamadan önce üç tur atmamıştı.

İsrailliler, hücumbotlarının bir torpil attıktan sonra Amerikan bayrağını görüp ateşi kestiğini ve hemen yardıma giriştiğini söylüyorlar. Bu da doğru değil. Torpil patladıktan sonra İsrail hücumbotları 40 dakika daha ateşe devam ettiler, suya atılmış kurtarma botlarını bile vurdular. Yardım teklifleri torpilin patlamasından iki saat sonra geldi.

Olayın İsrailliler ve Amerikalılar tarafından anlatılan öyküleri arasında bunlara benzer pek çok çelişki var.

Kongre'nin anlaşılmaz tutumu

En büyük tuhaflıklardan biri de, Liberty olayının, Amerikan deniz kuvvetleri tarihinde Kongre tarafından soruşturulmamış bu tür tek olay oluşu. Oysa meselâ Arap Körfezi'nde USS Stark'ı vuran tek bir Irak füzesiyle ilgili olarak 300 kişinin katıldığı, yedi ay süren bir soruşturma yapılmıştı. Liberty'nin sağ kalan 250 mürettebatı, İsrail'in, 75 dakika boyunca gemilerine saldırdığı olay hakkında yalan söylediğini iddia ediyor, ama hiçbir Kongre üyesi hakikati bulmak için parmağını kıpırdatmıyor. Sorduğunuz zaman, Kongre üyeleri, 1967'den bu yana çok zaman geçti, İsrail'den de tazminat talep edilemez, diyorlar.

Saldırıdan birkaç dakika sonra, Liberty'de bulunanlardan birkaçı, geminin çok yakınında bir periskop gördüklerini bildirmişler. Periskop, bir gözükmüş ve kaybolmuş.

Birkaç hafta sonra, Liberty'nin sağ kalan mürettebatından Joe Lentini, Portsmuth Deniz Hastanesi'nin kafeteryasında bir başka denizci ile karşılaşmış. Lentini'nin üniforması üstündeymiş, gemisinin adı, "USS Liberty" de üniformasının üstünde okunuyormuş haliyle. Öbür denizci, "Sen de orada mıydın?" diye sormuş ve şunları anlatmış: "Ben de denizaltıdaydım. Her şeyi gördük. Fotoğraflar çektik. Bunları bir subay Pentagon'a götürdü."

Lentini öylesine şaşkına dönmüş ki, ne denizcinin ne de denizaltının adını almayı akıl etmiş. Sonra bakındığında da adamı tekrar bulamamış.

Liberty'den arkadaşım Jim O'Connor'a, bizim civarımızda seyreden bir denizaltıyla ilgili birşeyler bilip bilmediğini sordum. Jim'in Liberty'deki görevi bu tür şeyleri en iyi bilen insanlardan olmasını sağlıyordu. Jim, "Bunu nereden öğrendin, bilmiyorum," dedi. "Evet, yakınımızda bir denizaltı vardı. Ama bunu başka yerde tekrarlarsan yalan söylediğini söylerim." Bu andan, 25 yıl sonraki ölümüne kadar Jim o denizaltıdan bir daha hiç bahsetmedi. Ben üstelediğimde de, ilk konuşmamızda söylediğini inkâr etti.

Sonraki birkaç yıl boyunca, kilit konumlardaki üç başka deniz subayı, o sırada yakınımızda o denizaltının bulunduğunu doğruladı: "Üç taneydiler. Saldırı sırasında genellikle dipteydiler, sonra çarçabuk harekete geçtiler."

Çabuk yok et o sinyali!

Liberty'nin telsizcilerinden Charles Rowley bana, saldırıdan hemen önce çok kısa bir sinyal yakaladığını, bunu Washington'a ilettiğini, ancak Washington'dan çok garip bir karşılık aldığını anlattı. Ona, bu sinyalin her türlü kopyasını derhal yok etmesini ve gelecekte bu sinyalin benzerlerini alırsa kesinlikle kaydetmemesini söylemişler.

Rowley, bir denizaltı sinyalini yakaladığını düşünmüş ve bu düşüncesini birkaç teknisyene açmış. Onlar "Siyanür Projesi"nden bahsetmişler ama pek fazla bir şey söylemek istememişler. Daha önce haritada gördüğümüz ve olsa olsa bir denizaltı rotasıdır diye düşündüğümüz hat, o sinyal ve "Siyanür", bütün bunlar muhtemelen bir denizaltı operasyonuyla ilişkiliydi, bundan pek az kişi haberdardı ve bunların çoğu da Liberty'nin uğradığı saldırıda öldüler.

  M. Ennes Jr., 1988'de, Lyndon Johnson arşivi düzenlenirken USS Liberty ile ilgili belgelerin arasına konan bir tutanağın da ("Frontlet 615") Mısır sularında bir denizaltı operasyonuyla ilişkisi olduğunu düşünüyor. Bu bir "hassas" operasyon. USS Liberty'nin sağ kalan ve işin peşine düşen elemanları olarak, olabilecek her mercie başvurduklarını ve Siyanür Projesi veya sözkonusu tutanağa ilişkin hiçbir belgeye ulaşamadıklarını anlatıyor. Hükümetin elinde, Liberty yakınlarında bir operasyon yürüten denizaltılara dair de hiçbir kayıt yokmuş, öyle demişler onlara. Şimdi yine M. Ennes Jr.'ı dinleyelim.
1997 Şubat'ında, bir adamla ilişkiye geçtik. Kafeteryadaki o ilk denizci gibi o da bize şunları söyledi: "Oradaydım. Saldırıyı periskoptan izledik ve fotoğraflar çektik. Haberlerde Liberty'nin sadece beş dakikalığına saldırıya uğradığı söylendi, ama saldırı bir saatten fazla sürmüştü."

Bu kişi, denizaltı mürettebatının önemli elemanlarından biri olduğunu söyledi, ama ismini vermeyi ve başkalarının önünde olayı anlatmayı istemedi. Anlatırsa cezalandırılmaktan korkuyordu. Hiç değilse bize denizaltının adını verdi: USS Amberjack BB522. Görevlerinin Mısır sularında keşif yapmak olduğunu da söyledi.

Savunma Bakanlığı'ndan, geminin tarihini araştırdığımızda, sahiden de o tarihte orada olduğunu doğruladık.

İnternette denizcilikle ilgili siteleri dolaşa dolaşa, Amberjack'in dört üst düzey denizcisiyle daha ilişkiye geçmeyi başardık. Onlar da bize saldırı sırasında USS Liberty'nin çok yakınında bulunduklarını, saldırıyı izlediklerini anlattılar. Hattâ o kadar yakındaymışlar ki, patlama sesleri o kadar güçlü işitiliyormuş ki, Amberjack mürettebatından bazıları kendilerinin dipten saldırıya uğradıklarını sanmışlar.

Hepsi denizaltı subayı olan ve olay sırasında üst düzey görevlerde bulunan bu kişiler bugüne kadar hiç kimseye bu olayla ilgili hiçbir şey anlatmamışlar. Liberty saldırıya uğradığı sırada onun çok yakınında, "hattâ neredeyse tam altında" bulunduklarını söylüyorlar.

Aynı zamanda, Amberjack'in periskoptan fotoğraf çekebilmek için gerekli donanıma sahip olduğunu, ama o sırada fotoğraf çekilip çekilmediğini hatırlamadıklarını ileri sürüyorlar. Ancak, Gazze açıklarında bulunan USS Trutta SS421, USS Requin SS481 ve bir Fransız, bir de İtalyan denizaltısının da fotoğraflar çekmiş olabileceğini belirtiyorlar.

Amberjack'in kaptanıysa her şeyi inkâr ediyor. Liberty'de ölen iki subayla yakından tanışan August Hubal, telefon görüşmemizde, denizaltısının saldırı sırasında Liberty'ye 100 mil mesafede bulunduğunu ileri sürüyor. Kendi mürettebatından dört kişinin anlattıklarını ona ilettiğimizde, "Yanılmış olmalılar," dedi. Muhtemelen o zamanın güvenlikle ilgili kısıtlamalarından fazla etkilenmiş olmalı.

Fotoğraflar kanıtlayacaktır

Bütün bunlar niye önemli?

30 yıl önce İsrailliler, Liberty'nin sağ kalan denizcilerini yalancılıkla, anti-semitizmle suçladılar. Kongre, bu denizcilerin öykülerini dinlemek bile istemedi. Bu insanlar adalet istiyorlar.

Denizaltıdan çekilmiş fotoğraflar bulunsa, gemideki Amerikan bayrağı apaçık gözükürken jetlerin gemiyi bombaladığı, gemideki bütün kimlik belirtici işaretler ortadayken İsraillilerin torpil attıktan sonra yakına gelerek ateşe devam ettikleri, suya atılmış kurtarma botlarına sistemli bir şekilde ateş edildiği belki de açıkça görülecek.


"Pearl Harbor kadar kaza"!

 International Journal of Intelligence and Counterintelligence dergisinin sonbahar 1995 sayısında (cilt 8/sayı 3), Reverdy S. Fishel, bir kitap eleştirisinden hareketle, USS Liberty'ye İsrail saldırısının bir kaza olmadığına ilişkin kanıtlar sunuyor. Fishel'in "The Attack on the Liberty: an 'Accident'?" ("Liberty'ye saldırı: bir 'kaza' mıydı?") başlıklı yazısından da birtakım ayrıntılar öğrenelim. Başka kaynaklardan edindiklerimizi de aralara katalım. (Kaynağımız, USS Liberty'nin sağ kalan elemanlarının web sitesi.)

"Gerçekte," diyor Reverdy S. Fishel, "Japonların Pearl Harbor'daki saldırısı ne kadar kazaysa, İsrail'in Liberty'ye saldırısı da o kadar kazaydı." Sonra anlatmaya koyuluyor:

ABD hükümeti Liberty'yi Gazze açıklarına yollarken amacı, Altı Gün Savaşı'nda olan biteni izlemekti. İsrail uçakları bu geminin üzerinden yedi saatlik bir süre içinde sekiz defa geçtiler. Sabah 06.00 ile öğlen 12.15 arasında. Amerikan telsizcileri, iki ayrı görüşmede, İsrailli pilotların geminin Amerikan gemisi olduğuna ilişkin anonslarını kaydettiler. Hava çok güzel, görüş müthiş açıktı. Gemideki Amerikan bayrağı apaçık seçilebiliyordu.

Ancak saat 14.00'te jetler ve hücumbotlar saldırıya geçti. Jetler görünüşe göre silahsız olan gemiye füzeler ve napalm bombası attılar. Gerçekte geminin baş kısmında makineliler vardı, ama bunlar daha ilk saldırıda devre dışı kaldı.

(Biraz açıklama yapayım, bir sürü ayrıntı öğrendim ya... "Görünüşe göre silahsız" sözünün anlamı şu: USS Liberty dev antenlerle, dinleme cihazlarıyla donatılmış bir istihbarat gemisi. Acil durumda kendini savunabilsin diye birtakım silahları var. Ama asıl işi çatışmaya girmek olmadığından, ilk bakışta toplu tüfekli bir savaş gemisi olarak görünmüyor. Liberty'nin silahları, İsrail saldırısı sırasında ilk anda ya bizzat vurulmuş ya da civarlarına düşen yangın bombalarının yolaçtığı alevler, duman ve aşırı ısı nedeniyle mürettebat bunların yanına bile yaklaşamamış. Dolayısıyla, gemi bütün saldırı boyunca tam anlamıyla savunmasız da kalmış. Liberty'den sağ kalanlar, savunmasızken bir saat onbeş dakika boyunca ateş altında bırakılmalarına ayrıca içerlemişler. -ük.)

Telsiz antenlerinin bir kısmı ilk saldırıyı atlattı. Ama telsize sarılan USS Liberty muhabere görevlileri gördüler ki, gemiden kullanılabilen beş frekanstan dördü bloke edilmişti. Acil durumlar için kullanılan uluslararası frekans da bunlar arasındaydı. İronik, ama Liberty'nin telsiz mesajı yollayabildiği kısacık anlar, jetlerin roketlerini ateşlemesine denk düşüyordu. Böylece Liberty, 400 mil kadar mesafede, Girit açıklarında bulunan 6. Filo'ya yardım çığlığını ulaştırabildi.

Uçakların saldırısının hemen ardından hücumbotlar geldi ve saldırıyı sürdürdü. Beş torpil attılar. Bunlardan biri 25 insanı öldürdü. Sonra gemiyi sardılar, 40 dakika boyunca, güvertedeki yaralılara, yangın söndürücülere ateş ettiler. Liberty personeli, geminin batacağını düşünüp kurtarma botlarını suya attığında, bunları da makinelilerle taradılar.

6. Filo çevresinde buna karşılık ne yapılacağına dair telsiz haberleşmesi ("flaş" koduyla geçilen mesajlarla) yoğunlaştığında, İsrailliler birden ABD büyükelçiliğiyle irtibata geçip "kazaya" ilişkin haberi verdiler. S. Fishel şöyle diyor: "Bu, herhalde dünya deniz savaşları tarihinin en uzun 'kaza' saldırısıydı - bir saat onbeş dakika sürmüştü."

America ve Saratoga uçak gemilerinden olay yerine doğru kalkan iki uçak da Savunma Bakanı Robert McNamara tarafından geri çağırıldı. (Dizinin ikinci bölümünde, uçakların geri çağırılışını, "kalk" emrini veren subayın ağzından okuyabilirsiniz. -ük) İlki, muhtemelen Washington henüz saldırganların kimliğinden emin olmadığından ve eğer saldıranlar Ruslarsa bunun onlarla savaşa tutuşmaya yolaçabileceğinden. İkincisiyse, İsrail "kaza" haberini verdikten sonra.

O iki gemi nasıl karıştırılır?

S. Fishel'e göre, dikkatle hazırlanıp ustalıkla gerçekleştirilmiş saldırı, dikkat edilen ayrıntılar, telsizin bloke edilmiş oluşu... bu işin bir kaza olmadığını gösteren yeterli kanıtlar. Ayrıca, İsrail'in Liberty'yi Al Kuseyr adlı Mısır gemisiyle karıştırdığını iddia etmesi de hiç inandırıcı değildi, çünkü El Kuseyr Liberty'nin yarısından daha ufaktı. Biri 4000 grostonluktu, öteki 10.400! Al Kuseyr eski, her tarafı paslanmış bir gemiydi ve Liberty'nin yanında, paslı bir eski vosvos pırıl pırıl Cadillac'ın yanında nasıl durursa öyle kalırdı.

(Başka kaynaklarda, gemiler arasındaki farklılığa ilişkin değişik veriler var. Al Kuseyr'in boyu yaklaşık 90 metre, Liberty'ninki 152 metre olarak geçiyor. Tonajları da, 2.640 groston -Al Kuseyr- ve 10.860 -Liberty- olarak veriliyor. Farka bakın! Ayrıca Al Kuseyr, Liberty'den 6,5 metre kadar daha dar. Zaten, daha sonra, İsrail uçakları ve hücumbotları USS Liberty'yi delik deşik ederken Al Kuseyr'in İskenderiye limanında bağlı olmakla kalmayıp, "hareket edemez halde" olduğu da anlaşılmış! -ük)

Liberty'nin üstünde özel antenler vardı, hele bunlardan biri, sadece bu gemide ve onun kardeşi Belmont'ta bulunan, 1967 yılı için ultramodern sayılabilecek bir özel cihazdı. (Sözkonusu olan, bugün "uydu anteni" dediğimiz antenlere benzeyen ve gözümüzün artık alışmış olduğu, ama o dönem için hayli ilginç ve özgün görünüşlü bir nesne. Liberty'nin kıç tarafında ayrıca yaklaşık 6,5 metre eninde, 11,5 metre yüksekliğinde, 10.000 vatlık bir TRESSCOMM mikrodalga anteni varmış. -ük) Liberty, Amerikan donanmasının bütün standart işaretlerini taşıyordu, numarası, adı yazılıydı üstünde.

İsrail'in kendini savunurken ileri sürdüğü tezlerden birini daha aktarayım burada. Çünkü bu Al Kuseyr meselesini şimdi aktaracağım konuyla birlikte ele alınca tam da suçlunun kendini ele vermesi durumuyla karşı karşıya bulunduğumuzu anlayacağız.

İsrail, saldırdığı geminin 28 knot süratle seyrettiğini, deniz savaşları kurallarına göre 20 knot'un üstünde seyreden her teknenin düşman sayılmasının meşru olduğunu öne sürmüş. Öncelikle, USS Liberty'nin azami sürati 18 knot, yani 28 knot hızla gitmesi imkânsız. Sağ kalan mürettebat, saldırıya uğradıkları sırada 5 knot hızla seyretmekte olduklarını söylüyor. Bunlar bir yana bırakılsa bile tuhaflık bitmiyor. Al Kuseyr'in azami hızı 14 knot! Yani, normal olarak, 28 knot ile giden bir gemi görüldüğünde otomatikman, bunun Al Kuseyr olamayacağının düşünülmesi gerekiyor. İsrail, bir yandan "Al Kuseyr sanıp vurduk" diyor, öbür yandan da vurduğu geminin, Al Kuseyr'in hiçbir zaman ulaşamayacağı bir hızda seyrettiğini, bu yüzden vurduğunu söylüyor. Aynı anda ikisi birden nasıl olabiliyor? Bu arada, USS Liberty'nin, saldırıya uğradığı sırada uluslararası sularda bulunması da, İsrail'in sığındığı savaş kuralının uygulanmasını zaten imkânsızlaştırıyor!

Telsizin bloke edilmesi

Hele telsizin bloke edilmesi, saldırganların kime saldırdıklarını gayet iyi bildikleri konusunda şüpheye yer bırakmıyordu. Çünkü bunun için, hedefinizin haberleşmesini bir süre izlemiş olmanız şarttı. Blokaj, sadece Liberty'nin frekanslarını iptal edecek şekilde yapılmıştı.

İsrailliler, geminin kimliğini Liberty'nin bir ara verebildiği imdat mesajından öğrendiklerini de söylediler. Ama bu mesajdan sonra saldırı tam 66 dakika daha devam etti. İsraillilerin bu söylediği doğru olsaydı, torpilleri atan hücumbotlarını geri çağırmış olmaları gerekirdi.

Bayrak konusundaki çelişkiler

İsrailliler, rüzgâr olmadığından bayrağın dalgalanmadığını, seçilemediğini iddia ettiler. Ama her şeye rağmen bayrağın apaçık seçilebildiği ortaya konunca, bu sefer de, Liberty'yi Amerikan bayrağı takmış bir düşman gemisi sandıklarını söylediler. Ancak aralarındaki haberleşmede böyle bir lafın geçmemiş olduğu da biliniyor.

İsrailli yetkililerin bir iddiası da, gemi kimliğini bildirmeyi reddettiği için hücumbotların jetleri çağırmış olduğu. Oysa daha Liberty onların radarlarına girebileceği mesafeye gelmeden önce jetler saldırı için harekete geçmişti bile. Zaten İsrailliler de sonradan kendi dediklerini inkâr ederek, jetlerin hücumbotları çağırdığını açıkladılar.

O olduğunu biliyorlardı

İsrailli yetkililer şöyle bir hikâye anlatıyorlar, saldırı öncesine dair: Jane's Fighting Ships kataloğundan Liberty'nin fotoğraflarına bakmışlar. Tel Aviv'deki ABD Deniz Ataşesi'ni iki defa telefonla arayarak o geminin Liberty olup olmadığını sormuşlar. Ama o bölgede Amerikan gemisi bulunmadığı cevabını almışlar. Ve geminin Al Kuseyr olduğuna hükmetmişler. Ama hem Tel Aviv'deki Amerikan elçiliği hem de deniz ataşesi, böyle bir görüşmenin hiç yapılmadığını söyledi. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, İsrailliler geminin kime ait olduğunu ve cinsini bilmekle kalmıyor, bizzat Liberty olduğunu da biliyorlardı.

İsrailli pilotlardan biri geminin Amerikan gemisi olduğunu merkeze bildirmiş, buna rağmen saldırıya geçmesi emrini almıştı. Bu telsiz görüşmesi, ABD Beyrut Büyükelçiliği tarafından kaydedilmişti. ABD'nin eski Lübnan Büyükelçisi Dwight Porter 1991'de bu kaydın varlığını ortaya çıkardı.

Önce tepki sonra örtbas

Liberty'ye saldırıdan sonra Dışişleri Bakanı Dean Rusk sert tepki gösterdi. Başka yetkililer de, böyle bir şeyi Ruslar veya Araplar yapsa nasıl tepki göstereceksek öyle yapalım, dediler. Fakat Başkan Johnson İsrail'in özürünü kabul etti. Deniz Kuvvetleri'nin kurduğu mahkeme de, saldırının planlı olduğunu reddetti, hattâ bu yönde konuşanları susturmaya çalıştı ve daha çok, Liberty personelinin neleri nasıl yaptığıyla uğraştı. Dışişleri Bakanlığının hukuk danışmanı Carl Salans, İsrail'in resmî açıklaması üzerine tepki gösterdi ve İsrail'in masumane bir yanlışlık yaptığına inanmadığını bildirdi. Mantıken, bir sonraki adımda, elindeki kanıtlarla İsrail'in karşısına dikilmesi gerekirdi, ama böyle olmadı.

Gelelim "niye?"sine...

Reverdy S. Fishel'in International Journal of Intelligence and Counterintelligence'deki yazısından son olarak, İsrail'in bu işi niye yaptığına ilişkin kısmı aktarayım. Bu olayla ilgilenmeye başladığımızda, ilk gün, araştırmacı gazeteci James Bamford'un saldırının nedeni konusundaki açıklamasına yer vermiştim. Fishel'in açıklaması bundan farklı. O, bombalanmış Birleşmiş Milletler Barışgücü birliğinden ve kampından sözetmiyor. İsrail'in ateşkes öncesinde Golan Tepeleri'ni ele geçirme planından sözediyor:

İsrail'in Golan Tepeleri'ne yönelik saldırısı ile Liberty'ye saldırı arasında bir bağlantı bulunduğu belli. Golan'a saldırının 8 Haziran günü saat 11.30'da başlaması öngörülmüştü. Liberty'nin yeri ilk olarak saat 06.00'da tesbit edildi. Son dakika emirleri Golan saldırısını geciktirdi. Liberty devre dışı bırakıldı. Ve bunun ardından Golan saldırısı başladı.

Birleşmiş Milletler bütün gücüyle savaşı durdurmaya çabalıyordu ve 9 Haziran'da ateşkes ilân edilmesi öngörülmüştü. ABD hükümeti de bu yönde baskı yapıyordu. İsrail, ateşkesten önce Golan'ı ele geçirmek istiyordu. Fakat bir an önce Suriye'ye saldırmak için telâşla hazırlık yapan İsrail, Golan saldırısını, başlamasına birkaç saat kala erteledi. Niye? Çünkü muhtemelen, İsrail'in harekâtına dair birtakım telsiz görüşmelerini Liberty'nin yakalayıp kaydettiğinden endişe duydular. Böyle bir durumda, onlar Golan'ı ele geçirmeden önce ateşkes ilân edilebilirdi.

Bu pürüzü giderdikten sonra saldırıya geçtiler...

Fishel, "İsrail Savunma Bakanlığı bu savaşta pek az hata yaptı," diyor.


Sesimizi kimse duymuyor!

Şimdi yine, saldırıya uğradığı sırada genç bir teğmen olarak USS Liberty'de bulunan, Amerikan Deniz Kuvvetleri'nde 27 yıl hizmet ettikten sonra 1978'de emekliye ayrılan ve 1980'de, Assault on the Liberty adlı kitabında USS Liberty'nin öyküsünü anlatan James M. Ennes Jr.'a kulak vereceğiz. Toparlayıp aktaracağım bu yazı da, The Washington Report on Middle East Affairs dergisinde (Mayıs/Haziran 1996) yayımlanmış.

Ennes, bu zamana kadar ortaya konan gerçeklerden, İsrail'in USS Liberty'ye yanlışlık sonucu değil kasten saldırdığının zaten ortaya çıktığını veri kabul ediyor ve işin "niye"siyle uğraşıyor. Onun anlattıklarına geçmeden, şu ana kadar bu soruya verilen iki cevabı öğrendik, onları hatırlayalım.

İlki, İsraillilerin Al Ariş kentinde BM Barışgücü'nün Hintli askerlerden oluşan bir birliğini imha ettiği, ayrıca bir BM barışgücü karargâhını bombaladığı, USS Liberty'nin bu olaylara ilişkin bilgi topladığından şüphelendiği için böyle bir saldırıya kalkıştığıydı.

İkinci açıklamaysa şuydu: İsrail, 9 Haziran 1967'de ilân edilecek ateşkesten önce, kimseye fark ettirmeden Golan Tepeleri'ni almak için harekete geçmeyi planlıyordu. O sırada BM ile birlikte ateşkes sağlamaya çalışan ABD USS Liberty aracılığıyla bu harekâttan çok çabuk haberdar olabilir, ateşkesi öne çekerek İsrail'in Golan'ı almasını engelleyebilirdi. (USS Liberty'ye saldırı, 8 Haziran'da olmuştu.)

Şimdi Ennes'in yazdıklarını toparlayalım.

O dehşet dakikalarını yaşamış bir insan olarak James M. Ennes Jr., bir defa daha, bizzat Dışişleri Bakanlığı'nın araştırması İsrail yetkililerinin yalan söylediğini ortaya çıkardığı halde ABD Kongresi'nin bu olayı örtbas etmeyi yeğlediğini hatırlatarak, sitemle başlıyor yazısına. Şöyle de sürdürüyor:

Savaş esirlerini öldürüyorlardı

İsrail sözcüleri, bu konuda kendilerini savunurken, hep şu soruyu ortaya atarlar: İsrail niye böyle bir şey yapıp Amerikalı dostlarıyla ittifakını rizikoya soksun ki?

Evet, niye saldırmış olabilir İsrail? İstihbarat analizcileri veya başkaları, genellikle, İsrail'in ateşkesten önce Golan'ı ele geçirmeye çalıştığı, geminin, elde edeceği bilgilerle bunun engellenmesine yolaçabileceği öyküsünü anlatırlar. İsrail'i savunanlar da bunu reddeder.

Oysa İsrail ve Mısır basınında yeralan bazı bilgiler, çok güçlü bir başka ihtimalin daha varlığına işaret ediyor.

İsrailli subayların ve gazetecilerin görgü tanıklıklarına göre, ahlâken bütün öbür ordulardan daha yüksek düzeyde olduğunu iddia eden İsrail ordusu, 1967 savaşında 1000'den fazla Arap esiri katletmiştir. Tarihçi Gabby Bron, 8 Haziran 1967 sabahı İsrail askerlerinin Sina'daki Al Ariş şehrinde Mısırlı esirleri öldürdüklerini bizzat gördüğünü yazmıştır. Bron, Al Ariş havaalanında 150 kadar Mısırlı savaş esirinin elleri enselerinde, yerde oturduğunu görmüş. Birkaç dakikada bir, askerler gelip, Mısırlı esirlerden birini İsrail ordusu üniforması giymiş iki kişinin önüne götürüyor, esir sorgulanıyormuş. Sonra adama bir kazma veriliyor ve kendi mezarı kazdırılıyormuş. Bron anlatıyor: "Bir adamın onbeş dakika boyunca mezarını kazışını izledim. Sonra (İsrail askeri) polis küreği bir kenara atmasını istedi, Uzi'sini ona doğrulttu ve iki defa tetiğe bastı, her defasında üçer dörder mermi attı." Bron, bu tür on infazı izlediğini, sonra bir İsrailli albayın kendisine tabanca doğrultarak oradan uzaklaşmasını istediğini belirtiyor.

USS Liberty civardaydı

USS Liberty bu sırada Al Ariş'e 13 mil mesafedeydi. Şehrin camiini çıplak gözle görebiliyorduk. Dürbünle, bazı binaları seçebiliyorduk ve eğer doğru yöne bakmış olsak, infazları da görebilecektik.

Acaba telsizcilerimiz bu cinayetlerden haberdar olmamızı sağlayacak birtakım görüşmeleri dinlemişler miydi? Üst düzey İsrail subayları katilleri cezalandıracak mıydı? USS Liberty'nin civarda olduğu ve bu kirli işlere dair haberleşmeyi dinlediği bilgisine nasıl tepki göstermişlerdir? Bir Amerikan gemisine saldırmayı düşünecek kadar deliye dönmüşler miydi?

Liberty'ye saldırı başlıbaşına suçtu

ABD Donanması Komutanlarından Walter Jacobsen, George Washington Üniversitesi'nde akademik çalışmalar yaptı ve Liberty'ye İsrail saldırısını hukukî bakımdan tahlil etti. 1986 kışında, vardığı sonucu açıkladı. Naval Law Review dergisinde. Jacobsen'e göre bu saldırı pek çok bakımdan Cenevre Konvansiyonu'na aykırıydı ve savaş suçuydu. Üstünde işaret bulunmayan uçakların kullanılması, suya atılmış kurtarma botlarının taranması, uluslararası acil yardım (telsiz) frekansının bloke edilmesi ve torpilleri atan hücumbot komutanlarının, tamamen hareketsiz bırakılmış ve savunmasız kalmış düşmana hemen yardım teklifi yapmaması, ayrı ayrı, uluslararası hukuk ihlalleriydi.

Kongre ve hükümetin meseleyi örtbas edişi

USS Liberty'nin sağ kalan personeli, yıllar boyunca kaç defa, saldırıyı soruştursunlar diye Kongre üyelerine başvurdu. ABD yetkilileri, 29 yıldır bu konuda parmaklarını oynatmadıkları gibi, olayın nasıl cereyan ettiğine dair bilgileri duymak bile istemiyorlar. Oysa ortada bir savaş suçu var ve bir savaş suçunu soruşturmamak da kendi başına suç. 1949 tarihli Cenevre Konvansiyonu, bunu imzalamış olan ABD hükümetini, hükümet yetkililerine ihbar edilen savaş suçlarını soruşturma yükümlülüğü altına sokuyor. Bunun istisnası yoktur. USS Liberty'nin sağ kalan personeli olarak, yıllardır o sırada bize yapılanları ayrıntılarıyla anlatıyor ve bu savaş suçunu hükümet yetkililerine ihbar ediyoruz. Ama şimdiye kadar en küçük bir girişimde bulunmadılar.

Yakın zamanda, USS Liberty'nin sağ kalan mürettebatından Joe Meadors, Kongre ve Senato'nun etik komisyonlarına, başvurularımızı dikkate almayan üyeleri hakkında şikâyette bulundu. Sürpriz değil tabiî, bu şikâyetler de geri çevrildi.

Deniz Kuvvetleri'nin meseleyi örtbas edişi

USS Saratoga uçak gemisinin kaptanı Joseph Tully, gemimizin imdat çağrılarını alınca bir uçak göndermiş, ama uçak Washington'un emriyle geri çağırılmıştı. Bunun sonucu olarak jetler yanımıza ancak bir buçuk saat sonra, 34 arkadaşımız öldükten sonra veya ölmekteyken ulaştı. (Daha önce başvurduğumuz bir kaynakta, USS Liberty'ye ilk Amerikan askerî aracının -bir helikopter- saldırıdan 16 saat sonra ulaştığı belirtilmişti. Herhalde buradaki versiyon daha doğrudur. -ük) Eğer hemen uçak gönderilmiş olsaydı, en azından o torpilin atılması engellenebilir ve 25 kişinin hayatı kurtarılabilirdi.

Biz sağ kalanlar, 29 yıl boyunca, başımız sıkışırsa geleceğine söz verilmiş olan hava desteğinin niye gönderilmediğini öğrenmeye çalıştık. Hiçbir cevap alamadık. Deniz Kuvvetleri, yardımın gönderilmediğini olgu olarak bile kabul etmiyor. Oysa uçak gemisi komutanlarından biri, bize yardım etmesinin emirle engellendiğini söyledi.

Oysa askerî yargıda geçerli yasalar, savaşta başka askerlere, araçlara, uçaklara veya silahlı kuvvetlere yardım etmeyenlerin yargılanmasını öngörüyor. Liberty'ye yardım gönderilmemesi emredildiğinde bu yasalar açıkça çiğnenmiştir. Ve Deniz Kuvvetleri, bize yardım edilmediğini kabul etmek bile istemiyor.

George Orwell 1945'te bütün hayvanların eşit, ama bazılarının daha eşit olduğunu söylemişti. Bu herhalde ülkeler için de geçerli.


Sağ kalanlara "Sus!" emri verildi

USS Liberty "davası" ile ilgilendiğimi gören bir okur -kendisine danışmadığım için adını vermiyorum, teşekkürlerimi sunuyorum-, Washington Report On Middle East Affairs'deki bir yazıya dikkatimi çekti. Derginin aralık 1999 sayısında yeralan yazı, 1976'da emekli olmadan önce ABD'nin Suudi Arabistan büyükelçisi olarak da görev yapan James E. Akins imzasını taşıyor. Yazı aslında Akins'in Washington Filistin Politikası Araştırma Merkezi'nde yaptığı bir konuşmanın derlenmiş metni.

(Washington Report'un internet sitesinde yazının tamamı yeralıyor: TIKLAYIN.) Yazının önemi, "32 yıllık bir gözden geçirme" niteliği taşımasında. Ve tabiî bize yeni bilgiler vermesinde. Yine toparlayarak aktaracağım.

Saldırıya ilişkin ayrıntılar

1967 Mayıs'ında, İsrail ile Mısır arasındaki gerilim tırmandığında, o sırada Abican'da bulunan Liberty, Doğu Akdeniz'e gitme emrini alır. 5 Haziran'da, İsrail Mısır'a saldırıp bu devletin hava gücünü büyük ölçüde tahrip ettiğinde, Liberty bölgeye varmıştır. Geminin komutanı William McGonagle, 6. Filo komuta merkezinden Amiral Martin'den, Liberty'nin yanına bir destroyer göndermesini istemiştir. Çünkü asıl görevi istihbarat olan Liberty, saldırıya uğrarsa kendini savunabilecek şekilde donatılmamıştır.

6 Haziran günü, Amiral Martin şöyle cevap verir: "Liberty, uluslararası sularda seyreden, kimliği açıkça belirli bir Amerikan gemisidir, çatışmaya herhangi bir şekilde katılmamaktadır ve herhangi bir ulusun ona saldırması için herhangi bir mâkûl sebep yoktur. İsteğiniz reddedilmiştir." Amiral yine de, her şeye rağmen hiç beklenmedik bir durum olur ve gemi saldırıya uğrarsa, 6. Filo uçaklarının 10 dakika içinde Liberty'nin üzerine ulaşacağını belirtir.

7 Haziran akşamı, Liberty Gazze'nin 13 mil açığındayken, Washington, 6. Filo komutanlığına bir mesaj gönderir ve Liberty'nin fazla göze batmış olabileceğini belirtip geminin kıyıdan 20 mil açığa çekilmesini emreder. Mesajın bir kopyası da Liberty'ye gönderilecektir, fakat bu kopya yanlışlıkla Filipinler'e gider, Liberty'ye ulaşmaz. Hemen ardından, Washington 20 mili de az bularak geminin 100 mil açığa çekilmesini emreder. Ama bu mesajın Liberty'ye ulaşması gereken kopyası da Liberty yerine Filipinler'e gider. Gemi önceki mesajları aldığını teyit etmediği için, bu sefer doğrudan Liberty'ye mesaj gönderilir. Ne yazık ki, bu da "çok gizli" koduyla yollanmıştır, gemi onu da alamaz. Böylece gemi Gazze yakınındaki rotasında kalır. Ama her zaman uluslararası sularda bulunmuştur.

Sabah saat 09.00'da bir uçak geminin üstünde uçar. Ama üzerinde hiçbir işaret yoktur. Geçer ve Gazze kıyısına döner. Saat 10.00'da, delta kanatlı iki jet daha gelir. Geminin o kadar yakınından geçerler ki, Liberty'deki subaylar dürbünlerle, uçaklardaki roketleri sayabilir, pilotları görebilirler. Geminin etrafında üç tur atan uçakların pilotlarının gemideki işaretleri ve Amerikan bayrağını görmeleri tabiî ki hiç zor değildir. 10.30'da bir nakliye uçağı ağır ağır geminin üstünden bir tur atar. Geminin kimliğinin tesbit edildiğine dair bir işaret sayılır bu. Aynı uçak 11.00 ve 11.30'da turlarını tekrarlar.

Saat 14.00'te iki Mirage birden saldırıya geçtiğinde, gemi ağır ağır seyretmektedir. Hiçbir işaret taşımadıkları halde jetlerin İsrail'e ait olduğu kabul edilir, çünkü Araplarda Mirage yoktur. Gemidekiler savunmaya geçmeyi düşünmezler haliyle. Belki de geminin silahları zaten çok yetersiz olduğundan böyle davranmaları daha isabetli olmuştur. İki jet de gemiye saldırır, hasar verir.

Komutan McGonagle, deniz harekât komutanlığına hemen mesaj gönderir: "Kimliği tesbit edilemeyen jetlerin saldırısına uğradık, acil yardım istiyoruz." Bu ilk saldırıda kötü bir yara alan James Ennis, (size yazılarını daha önce aktardığım, Liberty saldırısı konusunda kitap da yazan, o sırada genç bir teğmen olan istihbaratçı subay - ük) bu sırada bir denizaltının kendilerini izlediğini, saldırıyı görüntülediğini söylemektedir. O da bunu sözkonusu denizaltı personelinden bir denizciden öğrenmiş ve hakikati bilebilecek konumdaki üç ayrı kişiye doğrulatmıştır. (Dizinin önceki bölümlerini okuduysanız bu ayrıntıyı ve öyküyü hatırlıyorsunuzdur. -ük)

Jetlerin saldırısı beş dakika sürer ve sona erer. Birkaç dakika sonra, yine hiçbir işaret taşımayan üç Super-Mystere uçağı belirir ve gelip gemiye napalm ve düzinelerce roket atarlar. Yine kısa bir ara olur ve sonra yine iki Mirage gelip saldırırlar. Bunların hepsi 22 dakika sürer.

Gemidekiler 6. Filo ile irtibat kurmak için uğraşırlar bu sırada. Ancak jet pilotları Liberty'nin kullandığı telsiz frekanslarını bilmektedir ve bunları bloke ederler. Sadece roketlerini ateşledikleri sırada frekans açılır. Bu birkaç saniye içinde telsizci bağlantı kurmayı başarır. Liberty'nin imdat çağrısını ilk alan, uçak gemisi Saratoga'dır. On iki F-14 Phantom uçağı ve dört tanker uçağına Liberty'yi savunmak için kalk emri verilir. 6. Filo amiral gemisi Little Rock'a da mesajlar ulaşmıştır ve gönderilecek yardımdan Liberty de haberdar edilir.

Yardım hiçbir zaman gelmez. Yardıma giden on iki uçak henüz gönderilmiştir ki, Washington ile temas kurulur. Savunma Bakanı McNamara bizzat telsiz başına gelir ve, "6. Filo'ya söyleyin, o uçakları derhal geri çağırsın," der. Mesaj yerine ulaşır, uçaklar geri çağırılır. Daha sonra Beyaz Saray, Pentagon aracılığıyla, İsraillilerin yaptıkları "yanlış"ın farkında olduklarını, saldırıyı durdurduklarını, gemiye yardım edeceklerini bildirir.

(Daha önce, iki ayrı seferde birer uçağa kalk emri verildiğini öğrenmiştik, galiba buradaki versiyon daha mantıklı. Ancak önce keşif için bir uçak göndermeye mi kalktılar, sonra, saldırıdan emin olunca mı işi büyüttüler, bunları bilemiyoruz. Ama burada bizi ilgilendiren, tabiî, yardımın gönderilmeyişi. -ük)

Dokuz kişi ölmüş, 60 kişi yaralanmıştır. Ama iş bununla kalmaz.

Kurtarma botlarının çoğu önceki saldırıda harap olmuştur, ancak gemide üç de kurtarma salı vardır. İsrail hücumbotları doğrudan bunlara da saldırır ve ikisini tahrip eder -bu başlıbaşına bir savaş suçudur-, üçüncüsünü ele geçirir. İsrailliler geminin su kesimi hizasına torpil de atar, gemiyi batırma niyetlerini açıkça gösterir şekilde toplarını da ateşler, katliam devam eder. 34 Amerikalı ölür, 171'i yaralanır.

İki saati aşkın süren saldırı sonunda (daha önce bilgiler aktardığım bütün kaynaklar saldırının bir saat onbeş dakika sürdüğünde birleşiyordu -ük) geminin batmayacağını anlayan İsrailliler, sağ kalanlara yardım önerirler, ama onlar bunu kabul etmez.

Liberty Malta'ya çekilir. Geminin gövdesinde 821 roket ve 3.000 mermi izi tesbit edilir.

Al Kuseyr, bayrak ve telsiz frekansları meseleleri

İsrailliler gemiyi Mısır gemisi Al Kuseyr ile karıştırdıklarını öne sürerler, fakat iki gemi birbirine hiç benzememektedir. (Al Kuseyr -Liberty karşılaştırmasının ayrıntılarını daha önce aktarmıştım, burada tekrarlamıyorum. -ük) Amerikan gemisinin 1,5 x 2,5 metrelik bayrağı ilk saldırıda tahrip olmuştur, ama yerine hemen 3 x 5 metre boyundaki tören bayrağı çekilmiş ve saldırı boyunca yerinde kalmıştır. İsrailliler geminin kullandığı telsiz frekanslarını nereden bildiklerini ve niçin bloke ettiklerini hiçbir zaman açıklayamamışlardır. Mısırlıların kullandığı frekanslar tabiî ki farklıdır. İsrailliler uçaklarında niçin hiçbir işaret bulunmadığına dair de herhangi bir açıklama yapamamışlardır.

"Bana anlatın, kimseye tek laf etmeyin!"

Amiral Isaac Kidd, Malta'da, Liberty'nin sağ kalan personelini gruplar halinde karşısına alıp hepsiyle görüşmüştür. Her defasında üniformasındaki yıldızları çıkarmış ve, "Şimdi erkek erkeğe konuşuyoruz, olan bitenin hepsini anlatın," demiştir. Ama onlara olayı anlattırdıktan sonra yıldızlarını tekrar takmış ve, "Şimdi resmî olarak konuşuyorum; bunlar hakkında, hiçbir zaman, tekrar ediyorum, hiçbir zaman hiç kimseyle, eşlerinizle bile konuşmayacaksınız. Konuşursanız, askerî mahkemeye çıkar ve ömrünüzün gerikalanını hapiste geçirirsiniz - daha kötüsü de olabilir," diye konuşmuştur.

Yıllar boyunca, sağ kalanların çoğu sahiden susmuştur. Şimdi, ulaşabileceklerinizin çoğu konuşmaktadır.

George Ball'un ileri sürdükleri

George Ball, John F. Kennedy ve Lyndon Johnson dönemlerinde dışişleri bakan yardımcısı olarak görev yapmıştır. Ball'un, ABD'nin Vietnam'da yaptığı hataları açıkça gördüğü ve bir an önce oradan çekilmeyi önerdiği bilinmektedir. Bundan daha az bilinen bir şey, onun, ABD'nin Ortadoğu'da İsrail'in bütün eylemlerini desteklemesinin Amerikan çıkarlarına ve dış politika hedeflerine zarar verdiğine ilişkin görüşüdür. Ball, eğer İsrailliler kendisini veto etmese Jimmy Carter tarafından dışişleri bakanı yapılacağından emindir.

Ball, 1992'de yazdığı kitabın daha adında, ABD'nin İsrail'e "tutkulu bağlılığından" sözetmiştir. ABD'nin İsrail ile ilişkilerini konu alan kitap, büyük medya tarafından yok sayılmış, kitap değerlendirme ve eleştiri yazılarında sözü edilmemiş, Ball ile kitabı üstüne hiçbir görüşme yapılmamıştır.

1967'de dışişleri bakanlığında üst düzey görevli olan Ball bu kitapta, ateşkesten önce Golan'ı ele geçirmek isteyen İsrail'in, Liberty'nin edineceği istihbaratın bu planına engel olmasından korkup vahşice ve kesin bir çözüme gittiğini ileri sürmüştür. Ball, Liberty'nin varlığından ve işlevinden İsrail yöneticileri haberdardı, demektedir. Ayrıca, ABD hükümetinin olayı nasıl örtbas etmeye çalıştığından, mürettebatı nasıl susturduğundan sözetmektedir.

Herhangi bir üst düzey ABD yöneticisinin, İsraillilerin Liberty'ye ne yaptığını bilmemesine ya da bunun sahiden masumane bir yanlış olduğuna inanması mümkün müdür? O sırada ABD yönetiminde yeralıp da gerçekleri bilmeyen tek kişi yoktur.

Pilot gemiyi tanıdı, yine de "Saldır!" emri aldı

İsrail Golan'a saldırdığı sırada Lübnan büyükelçisi olan Dwight Porter, 1991'ın sonlarına doğru, gazeteci Rowland Ewans'a, saldırıdan hemen sonra CIA istasyon şefinin kendisine deşifre edilmiş İsrail mesajlarını gösterdiğini anlatmıştır. Bunlara göre İsrailli pilotlara Liberty'ye saldırma emri İsrail Savunma Bakanlığı tarafından verilmiş, pilotlardan biri, geminin Amerikan gemisi olduğunu bildirmiş, buna karşılık kendisine şu emir tekrarlanmıştır: "Gemiye saldırın!" Pilot mevzuu hâlâ kavramamış bulunduğundan, Amerikan bayrağını gördüğünü bildirmiş, bu sefer "Saldır!" emrine ilâveten bir de azar işitmiştir. Ve bugün bildiğimiz gibi, emri yerine getirmiştir. Bu gerçekler 6 Kasım 1991'de yayımlanmıştır.

Gazeteci Evans, ayrıca Amerika doğumlu bir İsrailli albaydan da çeşitli bilgiler almıştır. Albay Seth Mintz, saldırı sırasında Tel Aviv'deki savaş merkezindedir. Şöyle demiştir Mintz: "Herkes onun bir Amerikan gemisi olduğunu ve Liberty olduğunu hissediyordu... geminin üstündeki işaretlere, bayrağına dair yorumlar yapılıyordu. Odadaki herkes onun Amerikan gemisi olduğuna inanıyordu." Mintz, İsrail'in "zulüm yaptığını, suçlu olduğunu" söylemişti gazeteciye. ABD'nin olayı örtbas etmesi de şüphesiz buna eşdeğer bir zulümdür. Saldırıyı gerçekleştiren pilotlardan birinin Amerikan vatandaşı olduğuna dair raporlar bile vardır, ancak bunların kaydına rastlanamamıştır.

Akins yazısının uzunca bir bölümünü İsrail'in savaş sırasında çevirdiği çeşitli dolaplara ayırmış, Golan'ın ele geçirilmesinde uygulanan taktikler, söylenen yalanlar, İsrailli yetkililerin ABD'yi nelere nasıl zorladıkları gibi konulara girmiş. İşin siyaset ve diplomasi faslıyla dikkati dağıtmamak için bunları geçiyorum. Liberty meselesine dönüldükten sonraki kısımla devam ediyorum.

Hayatî sorular

Son olarak, hepimizin cevaplarını almaktan çok mutlu olacağı hayatî sorulara gelelim.

Liberty'ye yapılan saldırıdan kimlerin haberi vardı ve ne zaman haberleri oldu?

Gemidekiler saldırıyı hemen bildirdiler ve mesaj 15 dakika sonra başkanın masasındaydı - muhtemelen 15 dakika da sürmemiştir. Yani başkan biliyordu. Yani Beyaz Saray'dan Walt Rostow ve McGeorge Bundy de biliyorlardı. Savunma Bakanı Robert McNamara da biliyordu. Ordunun üst düzey komutanlarından bir bölümü de biliyordu.

Olayla doğrudan ilişkisi olmayan Amiral Thomas Moorer, olaydan haberdar olan ve İsrail'in yaptığı işin nasıl bir skandal olduğundan ve Amerikalıların herhangi bir karşılık vermeyişinin nasıl daha büyük bir skandal olduğundan sözeden insanlarla karşılaşmıştı. Akdeniz'in ortasından, saldırıya uğrayan Liberty'ye yardım için hemen uçaklar gönderilmişti; bunlar niye durduruldu ve geri çağırıldı? Gemi yoğun saldırı altındayken uçakların geri dönmesi emrini kim verdi?

Eğer uçaklar yerine ulaşsaydı, ikinci ve üçüncü İsrail saldırılarında ölen 25 kişi ve yaralanan 110 kişi kurtarılabilirdi. Ve Amerikan tarihindeki en utanç verici olaylardan biri için niye hiçbir zaman doğru dürüst bir Kongre soruşturması açılmadı?

Cevap kısa ve basit: olguları bilenler veya bunlara ulaşabilecek olanlar, soruşturmadan bahsetmekten veya soruşturma talep etmekten korkuyorlar. Bu hem Kongre hem Beyaz Saray için geçerli. Ve olay Amerikan halkı tarafından pek az bilindiğinden, hiçbir zaman, ortadaki soruların cevapları verilsin, sorumlular cezalandırılsın veya en azından kimlerse açıklansın, diye güçlü bir talep gelmedi.

İsrail lobisi

Washington'da biri, önüne arkasına hiçbir sıfat takmadan sadece "lobi"den ("The Lobby") bahsederse, onun AIPAC'ı kastettiği hemen tahmin edilir. AIPAC, American Israel Public Affairs Committee'dir. Belki bazıları AARP'nin daha da güçlü olduğunu söylerler, ama onun etkisi her zaman o kadar belirleyici değildir. NRA'yı, güçlü silah lobisini de bir yana bırakabiliriz. AIPAC ile karşılaştırılabilecek ikinci bir güç yoktur.

Watergate ertesinde, Kongre seçim kampanyalarına ilişkin düzenlemeler yaptı ve politik eylem komitelerinin (PAC) her seçimde bir adaya 5000 dolar aktarabileceğini karara bağladı. Güzel. İyi bir başlangıçtı. Ancak, bunun hemen ardından, birbirinden bağımsız 120 politik eylem komitesi oluştu ülkenin her tarafında. Hepsinin asıl amacı İsrail'i desteklemekti. Bunların isimleri Ortadoğu'yu hiç mi hiç çağrıştırmıyordu. "Connecticut İyi Hükümet Politik Eylem Komitesi" gibi adlar taşıyorlardı. (Bu derginin yayın yönetmeni Richard Curtiss, bu "Hayalet PAC'lar" üzerine bir kitap yazdı.) Peki, yoksa AIPAC bütün bu komitelerin faaliyetlerini koordine mi ediyordu?

Ne hayret verici soru! Böyle bir şey yasadışı olurdu!

AIPAC'ın yaptığı, bu komitelere, adayların Ortadoğu'ya ilişkin tutumları üzerine ve hepsi İsrail yanlısı olan adaylardan hangisinin desteklenmesi gerektiğine dair bilgi vermekti. Komiteler, aday ne kadar İsrail yanlısıysa onu o kadar destekliyorlar, İsrail'e muhalifse oyları onun rakibine gidiyordu.

Tek bir komite sözkonusu olduğunda fazla sorun yoktur; 5000 dolara bir Kongre üyesi satın alabilseniz de şüphesiz iyi bir tane alamazsınız. Fakat her biri 5000 dolar veren 100 komite sözkonusuysa, bu 500.000 dolar eder ki, o zaman bambaşka bir hikâye çıkar ortaya.

Ben şahsen, AIPAC'ın gücü ve alt edilemezliği hakkında söylenenlerin gerçeklikten çok mitos olduğuna inanan az sayıdaki insan arasında yeralıyorum. Ama bu durumu değiştirmiyor ki! Eğer halk ve Kongre üyeleri bu mitosa inanıyorsa, mitos gerçeklik kazanır.

Haklısın, ama ortalıkta söylemem!

20 yıl önce, Senatör J. William Fulbright bir gün beni Senato azınlık grubunun başkanı Senatör Hugh Scott ile birlikte yemek yemeye davet etti. Ortadoğu üzerine konuştuk ve yemeğin sonunda Fulbright meslektaşına vardığı sonucun ne olduğunu sordu. Senatör Scott, "Büyükelçi Akins'in haklı olduğuna şüphe yok," dedi. "Ama kamuoyu önünde bu dediğimi tekrarlarsanız sizin allahın belâsı bir yalancı olduğunuzu söylerim."

Bugün de pek çok Kongre üyesiyle konuştuğunuzda aynı tepkiyi alırsınız. "Tabiî ki meseleyi anlamışsınız; haklı olduğunuz anlaşılıyor. Fakat ben ne yapabilirim? Bakın, Senatör Fulbright'a ne oldu, Senatör (Charles) Percy'ye, Kongre üyesi (Paul) Fidley'in başına neler geldi..." Üçü de AIPAC tarafından safdışı edilmek üzere hedef gösterilmişlerdi. Üçü de bertaraf edildi.

Akins yine Amerikan iç politikasına ilişkin ayrıntılara giriyor ve üç olayda da sözkonusu politikacıların Ortadoğu sorununa ilişkin tavırlarının dışında birtakım etkenler olduğunu anlatıyor. Önemli olan, yeterince İsrail yanlısı olmadıklarına inanan AIPAC'ın bu kişilerin seçilmemesi için yoğun çaba harcamış oluşu.

Akins daha ileride, Amerika'daki Yahudi nüfusun yekpare bir bütün oluşturmadığı, çoğunun Ortadoğu'da sahici bir barıştan yana olduğu, Yahudi lobisinin gücünü asıl olarak paradan aldığı konularına giriyor.

Akins'in anlattıkları arasında, ABD-İsrail ilişkisini ve ABD'deki Yahudilerin Ortadoğu'da olup biten üstündeki etkisini anlamak bakımından önemli, fakat bizim konumuzu saptırabilecek pek çok ayrıntı var. ABD'de yaşayan zengin Yahudilerin, İsrail'in Arap topraklarına zorla İsrailli yerleştirme girişimlerini finanse etmesi gibi... Bunları, yüreğim kan ağlayarak, geçiyorum. Şunu ise belirtmeliyim: Akins'in anlattıklarından, Liberty'ye saldırının örtbas edilmesinin, büyük ölçüde, Yahudi şahinlerin ABD hükümeti ve politikacıları üzerindeki etkisinden kaynaklandığı sonucu çıkıyor. Akins, bu konuda en küçük bir açık vermeme politikasının 1967'den bu yana "dikkat çekici ölçüde başarılı" olduğuna işaret ediyor.

Olayda suçu bulunan bütün tarafların tek yapması gereken, Amerikan tarihinin en büyük trajedilerinden biri hakkında sağladıkları suskunluğu bir süre daha devam ettirmek. Birkaç yıl içinde, olayı hatırlayan ve adalet isteyen insanların hepsi ölmüş olacak.

Şüphesiz tarihçilerin olan biteni bütün ayrıntıları ve açıklığıyla yazacaklarını, Liberty'yi kurtarmaya giden uçakları geri çağırma emrini başkan Johnson'un mu yardımcılarından birinin mi verdiğini açıklayacaklarını düşünerek yüreğimize su serpebiliriz. Bu tarihçiler, İsrail'in bu işi niye yaptığını da gayet iyi bileceklerdir. Golan Tepeleri'ne saldırıya geçeceklerini haber alamasın diye gemiyi batırma ihtiyacı hissetmelerinden miydi? İsrailliler bize Doğu Akdeniz'den uzak kalmamızı buyurmuşlardı ve Liberty -bilerek veya bilmeyerek- bu buyruğa karşı mı gelmişti?

Tarihçiler, İsrail'de yaşayan kaç Amerikan vatandaşının bu saldırıdan haberdar olduğunu veya buna katıldığını ve Amerikan gemisini bombalayan pilotlardan herhangi birinin Amerikan pasaportu taşıyıp taşımadığını da bileceklerdir.

Evet, bir gün hakikat bilinecek ve geniş ölçüde kabul görecek ve bu iyi olacak. Eğer Kongre hakikati bugün ortaya çıkarmak üzere kararlı bir çaba gösterse, İsrail ve Birleşik Devletler'de bu trajediye dair yalanların yayılması için çaba göstermiş kimselerin yakasına yapışsa, çok daha iyi olmaz mı? Adalet isteyen kahramanların hayattayken bunu görmek haklarıdır. Bu saldırıya ve saldırının örtbas edilmesine katılanların, onlar da hayattayken, eğer cezalandırılmayacaklarsa, hiç değilse teşhir edilmesini istemek, aşırı bir talep midir?


Madalyayı bile gizlice verdiler

Evet, sıra geldi şimdi de olayla ilgilenen ve daha fazla bilgilenmek isteyenlere kıyak yapmaya. Olayın peşini bırakmayan ve USS Liberty için bir web sitesi hazırlayanlara BURAYA TIKLAYARAK ulaşabilirsiniz.

"8 Haziran 1967'de, USS Liberty'i İsrail devleti silahlı kuvvetlerinin düzenlediği bir kombine hava-deniz saldırısına karşı savunmaya çalışırken hayatını kaybetmiş 34 genç insanın anısına" bu siteyi hazırlayan insanları pek çok yönden takdir ettiğimi belirtmeliyim. "Sitemiz yeterince objektif mi?" diye link koymuşlar meselâ. "İsrail tarafının görüşlerini yeterince yansıtmıyorsunuz" diyenler olursa bunların taleplerini de karşılamaya çalışıyorlar. Neo-Nazilerin, USS Liberty'nin başına gelenleri İsrail karşıtı, Adolf Hitler yanlısı propaganda malzemesi haline getirdiğini haber almışlar, buna hemen tavır koyuyorlar, Neo-Nazi'lerin bakış açılarıyla hiçbir ortak yönleri bulunmadığını, onlardan gelecek desteği de istemediklerini ilân ediyorlar, meselâ.

Sitenin sunuş yazısından da birkaç şey aktarayım size. Burada da özellikle USS Liberty'nin kaptanına madalyasının sessiz sedasız, âdetâ gizlice verilişiyle ilgili ayrıntı çok çarpıcı.

Şöyle:

USS Liberty'nin süvarisi William Loren McGonagle, saldırı sırasında gösterdiği kahramanlık nedeniyle Kongre Onur Madalyası'na hak kazanır. Bu, ABD'deki en yüksek resmî madalyadır. Ama bu madalya USS Liberty'nin kaptanına alışıldığı üzre Beyaz Saray'da, başkan tarafından verilmez. Washington'da Deniz Kuvvetleri'nde "sessiz bir törenle" takdim edilir madalya. ABD tarihinde bu onura layık görülüp de madalyasını Beyaz Saray'da başkanın elinden almamış tek insandır, USS Liberty'nin komutanı.

Sitede, Liberty'nin sağ kalmış telsizcisi Richard "Rocky" Sturman'in de bir mesajı var, madalya meselesiyle ilgili. ABD hükümetinin, Liberty süvarisine onur madalyası vermeden önce İsrail devletine, "Bu sizi rahatsız eder mi?" diye sorduğunu belirtiyor Sturman. "Böylece bize saldıranların kimliğinden de kimse şüphe duyamaz artık," diyor.

Bu siteye hâkim olan hüzünlü ve onurlu havayı görmelisiniz. "İsrailliler gemimizi hizmet dışı kalmış Mısır gemisi El Kuseyr ile karıştırdıklarını ve savaş alanında bayraksız dolaştığımız için bizim kabahatli olduğumuzu iddia ediyorlar. Böyle değil. Biz uluslararası sulardaydık, her türlü çarpışmadan uzaktık ve büyük, temiz, yeni bir Amerikan bayrağı çekmiştik..." gibi satırları okumalısınız.

Adresi açıkça şuraya da yazayım da teşvik edici olsun:
http://ussliberty.org.
 






Özal’ın ölüm şekli neden önemli! Bülent Korucu


Başlıkta normalde bir soru cümlesi var ama ünlem işaretiyle bitirdim. Zira ifadenin sahipleri soru sormaktan ziyade yasak koymaya çalışıyor.

 Öncelikle şunu kayıtlara geçirmek lazım; her can kıymetli, her ölüm önemli. İntihar ettiği ileri sürülen manken Aslı Baş soruşturması medyanın yakın ilgisi sayesinde cinayet soruşturmasına dönüşmedi mi? Zengin bir işadamının iki oğlu şüpheli sıfatıyla cezaevine konuldu. Bir cumhurbaşkanının ölümü sadece insan hayatının kıymeti ile de ölçülemez. Halk açısından hayati önemi haiz sebep ve sonuçları olabilir. Birileri ‘şehir efsanesi’ dese de kamuoyu, rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümünde olağandışılıklar görüyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla hazırlanan Devlet Denetleme Kurulu raporu söz konusu kaygılara hak verir nitelikteydi. Görevli cumhuriyet savcısı da kuvvetli şüphe ile soruşturmayı sürdürüyor. Normal insanlar hele de gazeteciler bu tür durumlarda şüphenin peşine düşer ve sorgulayıcı davranır. Gazeteciler ve savcılar benzer işleri yapar, kamu adına şüphelerin üzerine gider, hükmü bağımsız yargıçlar verir. Açık şüphenin izini sürmeyen gazetecilerin meslekleriyle ilişkisini gözden geçirmesinde fayda var. Ayrıca Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde en riskli zaman diliminde görev yapıp zekice adımlarla halkın gönlünde yer etmiş bir siyasetçiye vefa borcumuz var.

Zehirlenmesinden ne çıkarınız var diye bir soru olabilir mi? Zehirlenmiş ve örtülürse büyük zarar ihtimali bulunuyor. Cumhurbaşkanını zehirleyen ve bugün bile örtbas edilebilen bir güç varsa; vatandaşa ne yapmaz! Bugün bile demem boşuna değil. Uzun soluklu güçlü bir sivil iktidar ve devlet içindeki hukuk dışı yapılanmalara hesap sorma süreci içindeyiz diye seviniyoruz. Hatta bir miktar rehavet içindeyiz. Özal gerçekten zehirlenmemiş ve başka yollarla da öldürülmemişse rahat nefes alabiliriz. Aksi halde kimse ‘kedidir kedi’ deyip uyumaya devam etmemizi beklemesin. Vatandaşın bütün şüpheleri giderilmeli. Her hafta spor programlarında seyrettiğimiz basit bir ‘top çizgiyi geçti mi’ tartışması değil, bu. Ülkenin en yetkili makamını hedef alan suikast ihtimalini konuşuyoruz.

Ondan sonra dağ başında bir insanın aldığından daha yavaş ve ihmal zincirleriyle malul bir sağlık hizmetiyle ölüme götürülüşünü konuşacağız. Ankara’nın göbeğinde devletin başının ölüme mecbur bırakıldığı izlenimi veren süreci sorgulayacağız. 1988’de uğradığı suikast girişimini masaya yatıracağız. Tetikçi Kartal Demirağ’ı ‘af çıkarmadığı için başbakanı öldürmeye kalkan öfkeli mahkûm’ olarak anlatan masala inanmayacağız. Zaten açık cezaevinde yatan, suçu yaralama olduğu için kısa sürede salıverilecek bir mahkûmun kaçtıktan beş ay sonra başbakanı öldürmeye çalışması size inandırıcı geliyor mu? Şimdiden söyleyeyim, bu şehir efsanesinin de takipçisi olacak, sonuna kadar gideceğiz. Albay Kazım Çillioğlu’nun intihar ettiği; Eşref Bitlis’in pilotun veritgoya düşmesi sonucu öldüğü, şehit silahsız 33 erin Bingöl’de basit bir tesadüf sonucu bulunduğu tezlerine de inanmıyoruz.

 1993’ün ‘adı konulmamış darbe’ olduğuna ve Özal ölmeden başarıya ulaşmayacağına dair düşüncem iyice pekişiyor. Kamuoyu kanaati de bu yönde. Özal’ın zehirlenmediği yönündeki Adli Tıp raporu ölüm sebebini de belirsizleştirdi. Orta Asya gezisinin yorgunluğu üzerine yaptığı spora kalbinin dayanamadığı iddiası da çürüyor. Savcılık, her iddiayı sonuna kadar soruşturup tatmin edici açıklamalar bulmak zorunda. Aksi halde hiç kimse kendini güvende hissetmeyecek.