28 Ekim 2012 Pazar

BATI GÖKTÜRKLERİN BAŞKENTİ: MİÑ BULAK Prof. Dr. Bekir DENİZ*

BATI GÖKTÜRKLERİN BAŞKENTİ: MİÑ BULAK
Prof. Dr. Bekir DENİZ*


ÖZET

Bugün Orta Asya’da bulunan ve yeri bilinen eski Türk şehirlerinin
sayısı oldukça azdır. Batı Göktürkler döneminden kaldığını bildiğimiz şehir
de yok gibidir.

Tarihi kaynaklarda Batı Göktürklerin başkenti Miñ Bulak’ın adı ve
yeri bilinmekle beraber, bugüne kadar nerede olduğu tespit edilebilmiş
değildi. E. Chavannes haricindeki Batılı tarihçilerin hemen hepsi de Miñ
Bulak’ın Altay Bölgesinde olduğunu iddia etmekteydi.

2004 yılında Kazakistan’da araştırmalar yaptığımız bir yıl içinde
Miñ Bulak’ın bugünkü Kazakistan topraklarında olduğunu düşünerek
araştırmalar yaptık. O dönemde Çimkent ve Jambul (Taraz) Oblusu
sınırlarında adı Miñ Bulak olan üç yer tespit ettik. Ancak, anılan yerlerin hiç
biri de tarihçilerin söz ettiği Miñ Bulak’a benzemiyordu ve Türk şehri
kavramlarına da (sulak, otlak ve korunaklı) uymuyordu.

2006 yılında merkezi Almatı’da bulunan A. H. Margulan Adındaki
Arkeoloji Enstitüsü’nde görevli Dr. Ayman Dosimbayeva ile tanıştık.
Kendisine bu düşüncemden söz ettim ve Miñ Bulak’ı aradığımı söyledim.
Kendisi 1985 yılından buyana hem Merke sınırında bulunan Miñ Bulak’da,
hem de Çu Avdanı’nda, Batı Göktürklerin yerleşim alanı içinde kalan Caysan
Bölgesi’nde 1987 yılından beri araştırma ve kazı yaptığını ifade etti.
Bizi çok heyecanlandıran bu haberin ardından 2007 yılında Sayın
Dosimbayeva’nın davetiyle 2007 yılı Ağustos ayında, bir aylığına tekrar
Kazakistan’a gittim. Her iki kazıyı da yerinde görme ve inceleme fırsatı
buldum. Kendisinin ifadesiyle, “Miñ Bulak’ı Türkiye’den ilk defa gören Türk
bizdik”. Bu bildiride Miñ Bulak’ı, yerinde yaptığımız araştırmada elde
ettiğimiz bilgilerle, Türkiye’de ilk kez tanıtmaya çalışacağız.


I-GİRİŞ :

Güney Kazakistan’da, merkezi Taraz olan Jambıl Oblusu’nda
(eyalet), Taraz ile Merke arasında, Batı Göktürk, Karluk, Türgiş, Oğuz
ve Karahanlı döneminden kalma günümüze töbe (tepe-höyük) halinde
gelebilmiş çok sayıda eski şehir (kala) kalıntısı, türbe, kurgan denilen
oda mezarlar ve bunların üzerine dikilmiş taş heykeller (tas müsün =
balbal) mevcuttur.

Taraz ile Merke arasında kalan topraklar, İlkçağdan buyana,
Talas ve Çu Nehri tarafından sulanmaktadır. Tüm bu alanlar tarihte
Çu Havzası diye anılır. Bu bölge İlk ve Ortaçağda Türklerin en yoğun

yaşadığı yerleşim yeri ve tarım alanıydı1. Daha doğuda bulunan
Almatı Oblusu sınılarındaki İli Nehri ve Lepsi Çayı’nın döküldüğü
Balkaş Gölü’nün de bulunduğu tüm bu topraklara tarihte Yedi Su
Bölgesi (Kazakça: Jeti Su) denilmektedir2. Ruslar tarafından
Semireçye (Yedi Su) diye de isimlendirilen ve kimi Türk Tarihçiler ve
Türk Sanat Tarihçileri tarafından da, belki anlamını bilmedikleri için
bazen aynı şekilde adlandırılan bölge bir tarım havzasıdır. Türk
tarihinde, “Batı Türkleri” diye anılan, İlk ve Orta Çağ’da, Orta
Asya’nın Batı ve kuzey taraflarındaki, pek çok Türk Boyu’nun3
yaşadığı bu topraklar günümüzde de Kazakistan nüfusunun en yoğun
olduğu bölgedir. Özellikle Çu Havzası’nın büyük bir bölümünü bugün
de, Kazakların yanı sıra, bölgeye sonradan yerleştirilen Ahıska ve
Azerbaycan Türkleri meydana getirmektedir. Kazak resmi
kayıtlarında ve halk arasında da tüm bu halklara Türk denilmektedir.
Balkaş Gölü civarı ile bu göle dökülen İli Nehri ve Lepsi Çayı
çevresi “Batı Türkleri veya Kuzey Türkleri” diye anılan Karluklar
(Ko-lo-lu) ve Usunlar’ın (Wu-sun), daha Batıda yer alan Talas ve Çu
Nehri civarı da Batı Göktürk, Türgiş ve Oğuz Boylarının vatanıydı4.
Günümüzde de Talas ve Çu Nehri’nin kolları, çöküntüler üzerine inşa
edilmiş, küçük barajları beslemektedir. Bu verimli arazi, Kırgızistan
yönünde, Kazakistan’ı Kırgızistan’dan ayıran Alatavlar (Aladağlar) ile
kesilir. Bölgenin en yüksek dağ sırası olan Alatavlar Merke
yakınlarında yaklaşık 3.500-4000 metre yüksekliğe erişir. Taraz
merkezi ile buna bağlı Merke, Talas ve Çu Avdanları (ilçe) bölgenin
en büyük yerleşim yerleridir5.

Merke İlk ve Ortaçağda Batı Türkleri’nin yaşadığı önemli bir
şehirdi. Bugün şehrin ortasındaki İlkçağ’dan kalan şehir harabesi
(töbe) bunu doğrulamaktadır. Ayrıca şehir, bugün Kırgızların kendi
toprakları üzerinde bulunduğunu söyledikleri Balasağun (Tokmak)
veya Kazakların Balasagun olduğunu iddia ettikleri bugünkü Ak-Töbe
harabeleri6 ile, İli ve Lepsi Nehirleri’nin döküldüğü Balkaş Gölü yol
güzergâhı üzerindeydi; Merke Orta Çağda da Taşkent (Şaş) ve
Türkistan üzerinden Taraz’a, buradan da Kulan yoluyla Merke ve
Aspara’ya, daha sonra da Çin’e ulaşan ana ipek yolu üzerinde yer
almaktaydı7. Ayrıca, Türklerin İslâmiyet’le ilk tanıştığı, Arapların
Türklerin yanında yer aldığı, Türklerle Çinliler arasında meydana
gelen Talas Savaşı da (751), bugün Kırgızistan Topraklarında kalan,
ancak Taraz’a 12 km. mesafedeki, yaklaşık yarım saat uzaklıkta
bulunan ve Taraz’dan çıplak gözle görülebilen Atlah-Juvan Töbe
denilen yerde meydana gelmişti8.

Türkçe’de “merkez” anlamına gelen Merki-Merke bugün bir
ilçe olmasına rağmen eskiden beri, Bişkek-Almata-Taraz yolu

kavşağında yer almaktadır ve Güney Kazakistan’ı Kuzey Kazakistan’a
(buradan da Rusya’ya ve Çin’e bağlamaktadır), Güney ve Kuzey
Kazakistan’ı Kırgızistan’a bağlayan kervan yolları üzerinde
bulunmaktaydı. Arapların bölgeyi istila ettikleri dönemlerde (önce
Abbasiler daha sonra da Samanoğulları), özellikle Balasagun’u Taraz,
İsfîcâb (Sayram), Otrar ve Şaş’a (Taşkent) bağlayan yollar üzerinde
bulunması bakımından çok önemli bir ticaret merkeziydi. Bu nedenle
bölge Türk-İslâm geleneğinin yayıldığı ilk Türk bölgelerinden
birisidir. Hafif engebeli bir arazide kurulan Merke Kırgızistan
sınırında yer aldığı için, bugün de canlı bir ticaret hayatına sahiptir.
Fakat günümüzde Taraz ve Almatı gibi iki büyük şehir arasında
kaldığından eski canlılığını ve önemini yitirmiştir. Sadece Taşkent ve
Türkistan Üzerinden gelen ve Almata’ya ulaşan yol kavşağında
bulunduğu ve Güney Kazakistan’ın Kırgızistan’a giriş kapısı olduğu
için önem arz etmektedir.
Hudûd el-âlem’de verilen bilgilere göre Merke, Batı
Göktürklerden sonra, X. yüzyılda “Karluklara ait bir kasabaydı ve
Mîrkî adıyla anılıyordu. Tüccarların uğradığı bir köydü. Kulan ile
Merke arasında üç Halluh (Karluk) kabilesi bulunmaktaydı. Bunlar
Bistân, Haym ve Barig adını almaktaydı”9.

Merke ve çevresi Ortaçağda Batı Göktürklerin yerleşim
alanıydı: Batı Göktürklerin başkenti Miñ Bulak da bugünkü Merke
sınırlarında bulunmaktaydı. Bugüne kadar Miñ Bulak’ın yeri
bilinmiyordu. Ancak, merkezi Almatı’da bulunan A. H. Margulan
Adındaki Arkeoloji Enstitüsü’nde görevli Dr. Ayman Dosimbayeva
1985 yılından buyana hem Merke sınırında bulunan Miñ Bulak’da,
hem de Çu Avdanı’nda, Batı Göktürklerin yerleşim alanı içinde kalan
Caysan Bölgesi’nde 1987 yılından beri araştırma ve kazı
yapmaktadır10: Her iki kazı da Kazakistan’da belki sadece bilim
çevrelerinde anılan yıllardan beri bilinmesine karşılık, Türkiye’de
tanınmıyordu11. Sayın Dosimbayeva’nın davetiyle 2007 yılı Ağustos
ayında her iki kazıyı da yerinde inceleme fırsatı bulduk; kendisinin
ifadesiyle, “Miñ Bulak’ı Türkiye’den ilk defa gören Türk bizdik”. Bu
bildiride Batı Göktürklerin Çu Havzası’nda yerleştikleri Caysan
Bölgesini ve burada bulunan Batı Göltürk dönemi eserlerini bir başka
makalede tanıtmak üzere12, konu dışında tutarak, sadece Miñ Bulak’ı,
yerinde yaptığımız araştırmada elde ettiğimiz bilgilerle, Türkiye’de ilk
kez tanıtmaya çalışacağız13.


II- BATI GÖKTÜRK DÖNEMİ’NİN KISA TARİHÇESİ 14:

Batı Göktürkler bugünkü Güney Kazakistan’da Aral Gölü
çevresi, Sirderya Boyları ve Çu Havzası’nda hüküm sürmüşlerdi.
Daha sonrasında aynı topraklar Türgişler, Karluklar, Oğuzlar ve
Karahanlıların vatanı haline gelmiştir. Moğolların bölgeyi yakıpyıktığı
XIII. yy.’a kadar da bu özelliğini devam ettirmiştir.

Tarihçilerin verdiği bilgilere göre Çu havzası tarihin ilk
çağlarında Türk boylarının elindeydi: “Hunlulardan sonra Türk
toplulukları Tabgaçların etrafında birleşmişti. Onların peşinden de,
Hunluların neslinden gelen ve Aşina ailesine mensup Gök Türkler
(Kök Türkler) Türk birliğini sağlamıştı”15.

Yine tarihçilerin ifadesine göre, “Tarihte, teşkilatsız ve
dağınık haldeki Türk topluluklarına Tölesler denilmektedir16: 460
Yıllarında Juan-Juanların hakimiyetinde bulunan ve Altay Dağları
çevresinde yaşayan Göktürklerin başında Bumın Kağan (542-552)
bulunuyordu. Göktürkler 545 Yıllarında demircilikle ve ticaretle
uğraşıyorlardı. 546 Senelerinde Batı-Tabgaçlarla (Kuzey-Tabgaçlar)
kız alıp-vermek suretiyle akrabalık kurmuşlar ve 552 yılında Juan–
Juanları yenen Bumın Kağan İl-Kağan unvanını alıp Ötüken’i
merkez yapmıştı. Oguzlar, Uygurlar, Töles boyları, Altaylarda
yaşayan Karluklar, Sayan Bölgesi’ndeki Kırgızlar ve batıdaki
Türgişler bu birliğe katılmıştı. Bir süre sonrasında Bumın Kağan
ülkesinin batı kanadının yönetimini yani On-Oklar’ın idaresini kardeşi
İstemi Kağan’a (552-576) vermiş ve 552 Senesinde de ölmüştü.
Yerine, devletin Batı kanadının yönetimini verdiği İstemi Kağan, daha
sonra da Kara Kağan (552-553), Mo-kan (Mukan) (553-572) ve
Taspar (Tapar) Kağan (572-581) geçti. Bundan sonrasında başa geçen
Işbara Kağan (582-587) döneminden itibaren devlet zayıflamaya
başladı” 17.

“Kutlug (İlteriş) (öl. 691), 645-650 arasında doğduğu kabul
edilen Tonyukuk ve Kapgan Kağan döneminde Göktürkler yeniden
toparlandılar ve İkinci Göktürk Devleti için verdikleri mücadelelerde
büyük başarılar elde ettiler: İlteriş Kağan’ın oğulları Bilge Kağan
(683-734) ve Köl Tigin Kağan (684-731) zamanında ise altın çağını
yaşadılar. Bilge Kağan’ın ölümünden sonra da oğulları devlet
yönetiminde başarı sağlayamadı ve 735-741 tarihlerinden sonra
Göktürk Devleti dağılmaya başladı”18.

Tarihi kaynaklarda Batı Göktürk Devleti’nin sınırları çok açık
bir şekilde belli değildir; “....başkentten, kuzey batıya doğru 7 bin il
mesafede” ve Yen-ch’i (Karaşar)’ den 7 gün kuzeybatıya gidildiğinde,
o’nun güney merkezine varılır. Oradan tam kuzeye doğru

yüründüğünde kuzey merkezine ulaşılır” şeklinde tarif edilmektedir19.
Bazı tarihçiler bunu “...Bumin Avarları yendikten sonra, bu
imparatorluğun yerine sahip olur, Kağan unvanı alır ve hemen (552)
Kuzey Moğolistan’da nehirler bölgesine, tam olarak Ötüken Dağı’nın
kutsal ormanına yerleşir. Bu yer değiştirme Tu-kiu’lerin (Türklerin)
bozkır imparatorlukları geleneğini kabul etme, Hiong-nu’ların ve
Avarların ardılı olma, bunların yerleştikleri topraklara yerleşme
isteklerinin göstergesidir” şeklinde açıklar20.

Batı Göktürk Kağanı İstemi Kağan (552-576) 568 yılında
“Bizans elçisi Zemarkhos’u Göktürkçe’de Altındağ anlamına gelen
Ek-Tag’daki (Altın Dağ)21 merkezinde kabul etmişti”22. “Bu
görüşmede Türk Yabgusu İstemi Kağan ile Bizans elçisi arasında
Sasanilere karşı bir ittifak tesis edilmiş ve 571 yılında, 20 yıl kadar
sürecek olan Sasani-Bizans çatışması (571-590) başlamıştı23. Bunun
ardından da Zemarkhos (Zémarque) beraberindeki Türk elçisi Tamga-
Tarkan ile birlikte Bizans’ı ziyaret etmişti. Bunu, sekiz yıl sonrasında,
İstemi Kağan’ın 576 yılında ölümünden sonra”24, başa geçen oğlu
“Tardu (Ta-tu) zamanında, Valentinos başkanlığındaki Bizans
elçilerinin gelişi takip etmişti. Tardu’da babası gibi, elçileri yine Ektağ’da
(Ek-Tag=Ak Dağ) kabul etmişti”25.

Macar tarihçi L. Lıgetı’nin anlattıklarına göre26, “Maniakh
(Maniaş) adındaki bir Sogd’lunun başında bulunduğu Göktürk elçileri
Bizanas’a elçi olarak gönderilmiş ve Bizanslılar tarafından hoş
karşılanmıştı. 568 yılında II. Jüstinus’un seçtiği Çukurovalı
Zemarkhos başkanlığındaki Bizans elçisini Maniakh’ın rehberliğinde
Batı Göktürk hakanına elçi olarak gönderilmişti: Bizans elçisi Batı
Göktürk topraklarına geldiğinde Ektağ’daki (Altındağ) Yabgu’nun
huzuruna götürüldü: İlk kabul töreni öyle taştan yapılmış bir sarayda
değil, kocaman bir çadır içinde geçmişti.

“Yabgu süslü ve altın yaldızlı bir taht üzerinde oturuyordu;
tahtın tekerlekleri bile vardı ve icabında önüne at koşulabiliyordu.
Elçiler Sizabulos’u lâzım gelen saygı ile selâmladılar, kendisine
sunulan armağanları bu işe memur ettiği adamlar derhal teslim aldılar.
Bundan sonra Zamarkhos iki memleket arasında samimi dostluğu
belirten kısa bir nutuk söyledi. Kağan buna aynı anlamda sözlerle
cevap verdi. Arkasından elçilerle Kök Türk devlet adamları ziyafet
sofrasına oturdular ve neşe içinde akşama kadar beraber kaldılar. Kök
Türkler ziyafette şarap da vermişlerdi ama bu, bildiğimiz üzüm şarabı
değil, öyle şıra gibi bir çeşit barbar içkisi idi çünkü onların
memleketlerinde üzüm yetişmez. Akşam herkes misafir edildiği yere
döndü. Ertesi gün başka, daha süslü bir çadırda toplandılar, onun içi
de ipek halılarla döşeli, heykelciklerle donanmış idi. Kağan som

altından yapılmış bir kerevet üzerinde oturuyordu; çadırın ortasından
altın güğümler, ibrikler ve başka kaplar yan yana dizilmiş duruyordu.
İçki âlemi yine başladı, arada eski Kök Türk adetine uyarak, devlet
adamlarından kâh biri, kâh öteki kadeh kaldırıyordu. Bu âlem de
akşama kadar sürdü. Üçüncü gün yine başka bir çadırda buluştular; bu
hepsinin en süslüsü idi. Ağaç direkler altınla kaplı olduğu gibi, altın
yaldızlı kerevetin üzerine altın işlemeli dört yastık atılmıştı. Bu çadırsarayın
ön avlusunda gümüş sahanlar, gümüş tepsiler, gümüş
heykelcikler gibi hep gümüş eşya yüklü arabalar duruyordu. Bizans
elçisi, gördüğü bu eşyanın güzelliğinden, Bizans zevkinden hiç bir
zaman geri kalmayan bu ihtişamdan takdirle bahseder. Anlaşılan Kök
Türkler Bizanslıları hazine çadırına tesadüfi olarak götürmemişler ve
bununla gerçekten hedeflerine ulaşmışlardı, çünkü Kök Türk
kağanının gözler kamaştıran servetini gördükleri vakit hayranlıkları
son haddini bulmuştu.

Zemarkhos’un yanında heyet üyelerinden yalnız yirmi kişi
kadar kaldı; ötekiler, kağanın emriyle Kholyatalar memleketinde
beklediler. Kağan Bizanslıların hepsine hediyeler verdi. Zemarkhos
ayrı bir lütuf nişanesi olarak bir Kırgız cariyeye de kondu (Bunu L. N.
Gumiliev’de doğrular27).

Zemarkhos’la Sizabulos belli edilen bir günde Acemistan
yolculuğuna çıktılar. Yolda Talas denilen bir yerde Acem elçisiyle
karşılaştılar ve hemen durup orada görüşmelere başladılar....”28.
Fransız tarihçi E. Chavannes’in anlattıklarına göre29,
“Zémarque Dizabul’un (İstemi) yanına gelince onu otağında
gerektiğinde bir atla çekilebilen iki tekerlekli altın bir tahtta oturur
buldu. Otağ, baştan sona en güzel renklerle sanatkarâne şekilde
alacalanmış ipek kumaşlarla süslenmişti. Elçiler üzümden yapılmamış,
kımız veya Moğollarda âdet olan mayalanmış kısrak sütü olduğu belli
yumuşak bir şarap ikram ettiler. Tarihçi, diğer günlerde Bizanslıların
kabul edildiği diğer iki bölümü de tasvir etmektedir. Birinde
heykeller, kağanın üzerinde uzandığı altın bir divan, sürahiler, ibrikler
ve altın fıçılar, ikincisinde de altınla kaplı ahşap direkler, dört tavus
kuşu üzerine oturan altın süslü bir yatak hayranlıkla seyrediliyordu.
Girişteki arabalar gümüş yemek takımları ve gümüşten yapılmış
hayvan resimleriyle doluydu. Bu resimlerin Bizans’ta bulunan
benzerlerinden aşağı kalır bir yanı yoktu. Gerçek barbar olarak
görmeye alıştığımız bu Türkler aslında zannettiğimiz kadar kaba
değillerdi. Sadece kıymetli maden üzerine yansıtılan sanatları,
değerleri bozulup paraya dönüştürülünceye kadar geçerli olan eşyalar
yaratmıştır. Bu sanatın neredeyse tamamen kaybolmuş olmasının
sebebi de budur. Bununla birlikte, çok kuvvetle muhtemeldir ki, bu

sanatın izleri Sibirya’nın güneyinde gün ışığına çıkarılıp günümüzde
Ermitage Müzesi’nde saklanan birkaç altın kabartma süsleme içinde
bulunabilir.

Dizabul (İstemi), Kırgız bir cariye verdiği Zémarque’ı Pers
İmparatorluğu’na karşı başlattığı sefer sırasında refakatine aldı. Talas
Nehri yakınında aynı ismi taşıyan ve gerek Çinli, gerekse Arap
yazarlarca iyi bilinen şehirde mola verdiler...”.

“İstemi Kağan’ın ölümünden sonra Batı Götürklerin başına
oğlu Tardu geçti (576-603): Bu sırada Doğu Göktürklerin başında da
Çinlilerin Şapo-lio dediği Işbara Kağan (581-587) bulunuyordu.
Ancak Batı Göktürkler (On Oklar) kendisini tanımamışlardı. Bu da
sonuçta iki imparatorluğun ortaya çıkmasını sağlamıştı30. 598 Yılında
Tardu Sasani ülkesi olan İran içlerine kadar yürüdü31. Sogd’ların
bütün krallıkları Tardu’nun emrine girdi. VII. yüzyılda Çinlileri dize
getirdi. Çinlilerden itibar ve saygı gördü. Büyük Göktürk
imparatorluğuna soyunmuştu fakat Çin’in entrikaları sonrasında Töles
boylarına yenildi, 603 yıllarında da T’u-yü-hun’lara sığınmak zorunda
kaldı. Başa C’hu-lo, 600 Senesinde Çinlilerin desteğindeki K’i-min
geçti. 603 yılında Ch’u-lo başa geçtiyse de başarılı olamadı. K’imin’in
609 yılında Çin sarayında ölümünden sonra oğlu Shih-pi (609-
619) geçti32. “611 yılında Ch’u-lo Kağan’ın Çinlilere bağlanması
sonrasında başa Tardu’nun torunlarından She-kui geçti. Kısa zamanda
dağınık boyları bir araya getirdi. Başkentini Kuca’nın kuzeyindeki
San-mi-shan’a kurdu. Dogu Türkistan’dan Hazar Denizine kadar olan
alanları ele geçirdi”33. Bu sırada Dogu Göktürklerin başında İl-Kağan
bulunuyordu. Çin’in başkenti Chang-an’ı birkaç kez kuşatan İl-Kağan
634 yılında esir düştüğü Çin’de öldü”34.

576 Senesinde Valentinos başkanlığındaki Bizans elçiliği
Ektağ’da (altındağ) Batı Göktürk yabgusu Tardu’yu (576-603) ziyaret
etmişti: “Valentinos’un büyük hükümdarın yanında bir iş bitirip
bitirmediği bilinmiyor. Ancak, ellerine fazla bir şeyin geçmediği
tahmin edilmektedir. Bu sırada Kök Türkler tarafından Kırım’da bazı
yerlerin fethedilmesiyle Kök Türklerle Bizanslılar arasında düşmanlık
da başladı”35.

“She-kui’nin ardından Batı Göktürklerin başına T’ong
(T’ung) Yabgu geçti: T’ong Yabgu Talas Nehri Vadisinde
oturuyordu”36. “Kısa zamanda dağınık boyları topladı. Başkentini
Kuca’nın kuzeyindeki San-mi-sahan’dan Taşkent’in kuzeyindeki
Bing-Bulak (Ch’ien-ch’üan)’a nakletti”37. Bazı tarihçilere göre de
“Yazı Yalduz Vadisi’nde, kışı Issık Köl kıyılarında geçiriyordu”38.

Faruk Sümer bunu “T’ong-Şe-Hu Kağan’ın büyük karargâhı Sûyâb
yakınlarında idi; Yazın Talas’ın 75 km. doğusundaki Bin Göl’e

gidiyordu. Selefi olan ağabeyi Şe-Koey Kağan’ın yazlık karargâhı ise
Kuça’nın San-mi Dağı’nda bulunuyordu” diye yazar39.

E. Chavannes’nin ifadesine göre40, “She-kui (Şe-kui) Kağan
döneminde, Batı Türkleri bir bolluk dönem yaşıyordu. 611 yıllarında
Batı Türklerinin başına geçen Şe-kui Kağan, iktidarını oldukça
genişletti. Altaylardaki Sir-Tarduşlar onlara bağlandılar. Kağanın
otağı Kuça’nın kuzeyindeki San-mi Dağı’nda yani büyük bir ihtimalle
Tekis vadisindeydi. Bizans elçilerinin dedesi Tardu ve büyük dedesi
İstemi’yi ziyaret ettiği yer olan Ektağ’ı esasen bu bölgeye yerleştirme
gerektiğini belirtmiştik. T’ung-şe-hu yani Şe-kui’nin kardeşi T’ung
Yabgu 618’den daha önce bir tarihte o’nun yerine geçti. Wu-sunların
eski topraklarını yani Kunje, Tekis ve İli Vadilerini elinde tutuyordu
ama o daha ziyade Evliya Ata’dan 150 li uzaktaki Min Bulak (Ch’iench’ûan)’
da yaşamak hoşuna gidiyordu”41.

“Ünlü Çinli seyyah Hsüan-Tsang 629-630 yıllarında
Turfan’dan İndus Nehri kıyısına kadar T’ong-Yabgu’nun himayesinde
seyahat etmişti. Yine bir görüşe göre de “Yabgu O’nu Tokmak
şehrinde kabul etmişti”42. “T’ong Yabgu 630 yılında amcası Bagatur
tarafından öldürüldü. Batı Göktürkler bundan sonra birdaha
toparlanamadılar. Çinlilerin T’ang Hanedanına bağlı halde varlıklarını
sürdürdüler”43.

Bazı tarihçilerin verdiği bilgilere göre de, “Çin’de Han
Sülalesi döneminde (618-917) yayılmaya başlayan Budizmi daha da
yaymak amacıyla yola çıkan ve Orta Asya’yı baştan başa geçip
Hindistan’a ulaşan Çinli seyyah Hsüan-Tsang, muhtemelen 630
yıllarında ulaştığı44 Göktürk ülkesinde büyük bir saygı gördü: Cinğ
isimli gölün (muhtemelen Issık Göl) kenarındaki Suyab şehrine ulaştı
ve orada Cabgu (mutemelen Yabgu) dediği Batı Kök Türk kağanı ile
görüştü”45.

“Hsüan-Tsang, Tokmak’ın 400 li batısında ve Talas’a 15 li
mesafede, biri Çince, diğeri Türkçe “Bin Bolak” anlamına gelen
Ch’ien –Ch’üan (Min Bulak) eya Bin-göl topraklarına ulaşmıştı.
Burası Kağa’ın yaz aylarını geçirdiği en gözde yaylak idi. Burada
evcil geyik sürüleri vardı ve onları öldürenlere ölüm cezası
konulmuştu”46.

Kaynakların ifadesine göre, yanındaki bir keşişin O’nun
notlarını birleştirmek suretiyle yazdığı Mémories Sur Les Contrées
d’Occident (Batı Bölgesi Anıları) isimli kitabın da yazarı “Hsüan-
Tsang47 (Hüan-dzanğ) (Xuan Zang) anlata anlata bitiremediği Göktürk
Yabgusunun yanında geçirdiği misafirliğinin ardından batıya doğru
yoluna devam etti ve dört lilik bir yol alarak Kök Türklerin Bing-Yul
dedikleri yere vardı. Bu tuhaf ad onların dilinde “Bin pınar” (Ming

Bulak) demekti. Esasen Binğ-Yul öyle ilçe büyüklüğünde bir arazi
parçasıdır ki, üzerinde pek çok göl ve kaynak vardır ve şaşılacak
zenginlikte, bol yapraklı yüksek ağaçlar yetişmektedir. Serinlik veren
rutubetiyle büyük sıcaklarda pek hoş bir dinlenme yeridir. Bunun için
Kağan da yazları burada geçirmeyi âdet etmiştir.

Binğ-Yul’dan yine yüzelli lilik bir yol aldıktan sonra ilk
konak yeri olarak Talas şehrinde dinlendi. Hüan-dzanğ’ın yolu
Talas’tan güney-batıya sapıyordu. Buradan itibaren anlaşılan nüfusu
daha sık bölgeye geliyordu, çünkü birbiri ardına büyük küçük, fakat
çoğu ehemmiyetsiz şehirlerden geçiliyordu. Talas’dan şöyle tahminen
1600 li ötede bir çöle vardı; bu kum sahrasında yolun istikametini
ancak telef olmuş hayvanların leşleri göstermekteydi. Daha bir beşyüz
li’den sonra Semerkant’a ulaştı.......Bu müddet zarfında ne ot ne de su
gördü ve nihayet İç Asya’nın meşhur Demirkapı’sına vardı.

Demirkapı’nın dar yolu sağdan soldan dik kayalıklarla devam
eder. Yolun öte ucunda iki kaya duvarı arasına yerliler hakiki bir kapı
da yapmışlar ve tabi kaleden içeriye Kök Türkler geçmesinler diye
kapıya çanlar, çıngıraklar takmişlar. Gece gündüz beklemekte idiler.
Fakat anlaşılan Kök Türklerin yayılmalarına bu feth edilemez
istihkam da engel olamamış ki, Hüan-dzanğ Demirkapı’dan öteye
geçip de bugünkü Kuzey-Afganistan’da bulunan Kunduz’a (Huo)
vardığı zaman orada da Kök Türklere rastlamıştı. Cabgu kağanın en
büyük oğlu Tardu Şad (Da-dü-şö) Kunduz’ta oturmaktaydı.....”48.

1099-1165 yılları arasında yaşayan ve Oğuzlar hakkında bilgi
veren El İdrisî’ye göre, “...Batıda Aral Denizi, doğuda Şaş (Taşkent),
kuzeybatıda Mugacar -Murgar Dağları arasındaki bir yerde yerleşen
Oğuzların şehirleri çok sayıda idi ve kuzeyden doğuya doğru yan yana
sıralanıyorlardı. Prensler fethedilmez dağlar ve sağlam kalelerde
yaşıyorlardı ve yiyecek depoloyorlardı. Oğuzların başkentleri Hiam
idi. Bu fethedilmez kale dağın tepesinde idi ve burayı ele geçirmek
çok zordu. Oğuzlar orada sığınaklar yapıyorlar ve kendilerine
giyeceklerini temin ediyorlardı. Kuzeydeki Hiam’a karşılık güneyde
Cacan şehri vardı. Bunlar küçük fakat sağlam şehirlerdi. Bunlar
Mağra Nehri kenarında kurulmuşlardı. Bu nehrin kenarında yüksek
dağlar ve kaynak sular vardı ve bu sular nehre kavuşuyorlardı”49.

Bu dağın tepesinde Nucah ve Bağadah şehirleri yeralıyordu.
Onların arası bir günlük mesafedeydi. Bu dağın aşağısında da yine iki
şehir vardı. Bunlar Daranda ve Darku idi. Bu iki şehir arasında da üç
günlük mesafe vardı. Bu iki küçük şehirde pazarlar, elsantları ve
mükemmel mallar vardı. Bu şehirler fethedilemeyecek kadar sağlam
şehirlerdi. Şehirler her zaman karla kaplıydı. İnsanlar ekinleri

yetişmeden topluyorlar, bir sundurma altında, duman ile
kurutuyorlardı. Çünkü çok yağmur yağıyordu”50.

Gorguz Gölü’nün51 kenarında aynı isimli Gorguz, Cacan ve
Dahlan şehirleri vardı. Dahlan kale gibi bir şehirdi. Şehrin hakanın
büyük ordusu vardı. Arasıra Taraz topraklarına baskın yapıyordu.
Ayrıca bu bölgede Ruzan veya Rudan ve Garbian şehri yer
alıyordu”52.

Günümüzde Kazak arkeologlar, El İdrisi’nin sözünü ettiği
Hiam, Cacan, Daranda, Gorguz, Cacan, Darku, Ruzan-Rudan ve
Garbian şehirlerinin Güney Kazakistan’da, Jambıl Oblusu sınırlarında,
Çu Vadisinde, Han Tavları dedikleri Ekdağ (Altındağ) veya Aladağlar
çevresinde yer aldığını, Han Tavların Batı Göktürk, Peçenek, Türgiş
ve Oğuzların yaşadığı bir bölge olduğunu, Hanların bu dağın
eteğindeki Hiam şehrinde tahta oturduğunu ve elçilerini de bu dağda
veya Hiam’da kabul ettiklerini, bu nedenle Han Tav’ın Türkler
arasında Kutsal sayılan dağlardan biri olduğunu iddia etmektedir53. E.
Chavannes54, “Batı T’u-kûe (Türk) Kağanı Ç’u-lo T’ie-le (Töles)
reislerini öldürünce, onlara bağlı olan insanlar isyan ederek,
birbirlerine koşulup çekip gittiler. K’i-pi Ko-leng, İ-wu-çen mo-ho
(baga) Kağan seviyesine kotarılarak otağını T’an-han dağına kurdu;
Sie-yen-t’o İ-şi-po’ye ise Ye-tie Kağan unvanı verildi. O da otağını
Yen-mo dağına kurdu” diyerek Tölesleri yenen (Bağa) Kağan’ın
otağını “T’an-han dağına” kurduğunu belirtmektedir.

Aynı yazarın farklı bir isimle Türkçe’ye çevrilen aynı eserinde
konudan şu şekilde bahsedilmektedir55, “..40 li Batıda Soei-chei (Süjâb)
şehrine gelinir. “Bu şehir Tokmak’ın yerinde veya hemen yanında
bulunmaktadır”. Şehrin kuzeyinde Soei-che Nehri vardır (Tchou
nehri). Nehirden 40 li kuzeyde Kie-tan dağı bulunur. Burası 10 Boy56
Kağanlarının (yani Batı Türk Kağanlarının) başbuğlarını atama
geleneğinde adı geçen yerdir. ...Tokmak’ın batısında başlarında Toukiue’lere
(Türklere) bağlı başbuğların bulunduğu pek çok şehir
vardır”.

III- MİÑ BULAK

Türkiye’de yaklaşık 2004 yılına kadar Miñ Bulak’ın yeri tam
bilinmiyordu: Tarihi kaynaklarda verilen tanımlar da yetersiz
kalmaktaydı: 2003-2004 Yılında Kazakistan’da Uluslararası Ahmed
Yesevî Üniversitesi’nde görev yaptığımız dönemde, Miñ Bulak’ın
Kazakistan sınırlarında bulunduğunu düşünerek, araştırma yapmaya
karar verdik; işe tarih kitaplarını tarayarak başladık. Ancak yeterli bir
tanım göremeyince, araştırma yaptığımız alanlarda, köy köy dolaşıp,
halkla konuşarak sonuca ulaşmaya çalıştık.


Güney Kazakistan topraklarında Çimkent ve Canbıl Oblusu
(eyalet) sınırlarında Miñ Bulak adıyla anılan dört yerleşim yeri tesbit
ettik: Bunlardan ikisi Çimkent, ikisi de Canbıl Oblusu sınırlarındaydı.
Birinci Miñ Bulak Çimkent Oblusu’nda, Türkistan’a 120 km.
uzaklıkta, Baydibek Avdanı ortalığı (merkezi) olan Şayan merkezine
(Çimkent) yaklaşık üç km. mesafede bulunan bir köydür (Miñ Bulak):
Engebeli bir arazide, düz bir alanda kurulan köy sulak ve yeşillik bir
görünüşe sahiptir. Tarıma elverişli ama Türklerin çoğalma yeri
olabilecek, korunaklı bir yer değildir.

İkincisi yine Çimkent Oblusu’nda, Türkistan Şehri
topraklarında, Türkistan’a 60 km. uzaklıkta, Şayan’a bağlı, Şayan-
Türkistan arasında, ana yolun dışındaki tali bir yolla ulaşılan bir
köydür (Miñbulak). Düz bir arazide kurulan köy münbit bir araziye
sahip ancak başkent olabilecek korunaklı bir konuma sahip değildir.

Üçüncüsü Canbıl Oblusu merkezi (eyalet merkezi) olan Taraz
şehri’nin güney batısında, Taraz’a 70 km. uzaklıktadır: Taraz’a bağlı
Juvalı Avdanı’ında (ilçe), eski adı Burniya Silo (Burniya Köyü) olan
bugünkü Mamoşılı Avulu sınırlarındadır: Taraz’dan Çimkent’e
giderken, Çimkent-Taraz yolunda, Koşkar Ata Avulu (köyü) yolu
kavşağına gelinmekte, bu yolun karşısındaki, Çimkent-Taraz yoluna
paralel uzanan tali bir yolla, yaklaşık 10 km. sonrasında Mamoşılı
Avulu’na varılmakta, buradan da tarlalar arasından, batı yönüne üç
kilometre ilerledikten sonra Miñ Bulak denilen yere ulaşılmaktadır.

Franasız tarihçi Eduard Chavannes, “Arap coğrafyacılarından
Ibn Hordadbeh’in İsficab (bugünkü Sayram) ile Talas arasında
(Muhtemelen Taraz olmalı) bin kaynaklı bir bölgeden bahsettiğini;
fakat burada sözü edilen yerin Min Bulak olmadığını, bahsi geçen Min
Bulak’ın Talas ile Tokmak arasında olduğunu” söyler ki57 bize göre,
çok doğru bir tesbittir. Sözünü ettiğimiz ve Juvalı Avdanı’ında
olduğunu söylediğimiz Miñ Bulak muhtemelen Chavannes’nin
bahsettiği Miñ Bulak ile aynı yer olmalıdır.

Adıgeçen yer halk arasında bugün de Miñbulak (Miñ Bulak)
diye anılmaktadır. Günümüzde bir töbe (tepe-höyük) halindedir:
Tiyenşan Dağları’nın başlangıcında, dağın eteklerindeki engebeli ama
düz bir alanda kurulmuştur: Çevrede bol sayıda su kaynağı
bulunmaktadır. Dağdan inen ve tüm ovayı suladıktan sonra
aşağılardaki tarlalara akıp giden bir de büyük bir çay vardır. Höyüğün
batı ucunda, tepeler üzerine kurulmuş bir mezarlık mevcuttur. Eski ve
yeni mezarlarla, türbelerin yer aldığı bu mezarlık çok geniş bir alana
yayılmaktadır. İrili ufaklı dere yataklarının böldüğü bu alanın hemen
gerisinde, dağın eteğinde devam eden düz bir ova ilerlemektedir. Çok
sayıda hayvanın otladığı bu alan ile, mezarlık ve höyük çevresinde bol



sayıda, parçalanmış ve çevreye dağılmış vaziyette, seramik ve çini
parçaları bulduk. M. S. V-VI. yüzyıldan başlayarak XIII. yy.’a kadar
çeşitli dönemlere ait bu seramik ve çini parçaları burada, toprak
altında, büyük bir yerleşimin olduğuna işaret etmektedir. Ancak kazı
yapıldıktan sonra bir sonuca varmak mümkündür.

Dördüncü Miñ Bulak ise makalemize konu olan ve
muhtemelen kaynakların “Talas-ile Tokmak arasında”58 diye işaret
ettikleri Miñ Bulak’tır: Janbıl Oblusu merkezi (eyalet merkezi) olan
Taraz şehrine bağlı Merke (Rus. Merki) Avdanı’nda (ilçe) yer
almaktadır: Güney Kazakistan’da, eskiden Türklerin en yoğun olduğu,
Çu ve Talas Nehirlerinin suladığı Çu Havzası’nda, Kazakistan ile
Kırgızistan arasında sınır meydana getiren, denizden yaklaşık 3.500-
4000 m. yükseklikteki Alatavların (Aladağlar)’nın üzerinde, Akkuduk
ve Alaman Tepeleri çevresinde, iki ülkeyi birbirinden ayıran
Karakıstak Çayı’nın iki yakasındadır. Alatavlardan inen Merki Çayı
kıyısında kurulan Merki şehri Almatı’ya 350, Taraz’a 160,
Kırgızistan’a 100 km. uzaklıktadır. Miñ Bulak ise Merki’ye 60 km.
mesafededir. Ancak, yolunun çok bozuk olması nedeniyle araziye
uygun bir araçla bile dört saatte ancak varılabilmektedir (Şek.1)
(Foto.1-5).

Sn Dosinbayeva’nın da içinde bulunduğu bir ekiple, bir öğle
sonu, saat 15-16.00 sıralarında Merke’den Alatavlar yönünde yola
çıktık. Bazen ekili tarlalar, bazen de boş arazide yarım saatlik bir
yolculuğun ardından Alatav’ların eteklerine ulaştık. Yolda İlkçağ
Kurganları arasında dizilen taşlara benzeyen ki muhtemelen öyleydi,
taş dizileri arasında ilerledik: Dağdan inen sol yandaki çayın
kenarından dağa doğru tırmanırken sular kâh yolun üzerinden, kâh sağ
yanından kıvrılarak dağa çıkan yolun güzergâhını tayin ediyordu.
Daha tırmanışın ilk 10. km’sinden sonra, bu çevrede yaşayan
insanların genişlettiği yol birdenbire patikaya dönüştü, bir süre
sonrasında da dağların arasındaki eğri-büğrü dar yollara girdik (Foto.
1-3).

Döneminde muhtemelen bir atlının ancak yürüyebileceği yol
Sayın Dosimbayeva’nın söylediğine göre, “yol kazıya başladıktan
sonra, 1987 yıllarında ancak bir otomobilin geçebileceği büyüklükte
genişletilmişti. O tarihten bu yana da kazı başlangıcında her yıl
düzeltiliyormuş”. Ancak, bizim gittiğimiz dönemde yağmurlar ve
dağdan inen sularla yol oldukça bozulmuş vaziyetteydi. Bazen iş
makineleri tarafından traşlanmış yol üzerinden çıkan kaynak sularının
meydana getirdiği çamur birikintileri, bazen de dağdan yuvarlanıp
inen taşların üzerinde hoplaya zıplaya arabayla üç saat sonrasında
dağın dik yamaçlarına ancak ulaşabildik (Foto. 1-5).


Dağın başlangıcında derin vadiler halinde uzanan dağlar
yükseldikçe düz ovalara dönüşmeye başladı: Önceleri, adeta taş
molozlarıyla doldurulmuş dar yolların yerini kurumuş çimenlerin
üzerinde ilerleyen araba tekerlek izlerine bıraktı. Bir süre sonrasında
ise gerçekten pınarlarla sulanan dağın sırtındaki düz ovalara ulaştık.
Kâh masa şeklinde görünen, kâh derin su yollarıyla bölünen dağın
üzeri uçsuz bucaksız bir ova şekline büründü. Yazın ortasında kar
kaplı tepelerden inen suların arasında, birbirinden 50-100 m.
mesafelerle yerleşmiş kurganlar ve üzerlerindeki taş heykeller (balbal)
bütün güzelliğiyle görünmeye başladı (Foto. 6-10).

Yolculuğumuzun son bir saat öncesinde; Alatavların tam orta
yerinde iki parçaya bölündüğü, Kazakistan ile Kırgızistanı birbirinden
ayıran Karakıstak Çayı’nın üstten göründüğü en üst noktaya eriştik:
Miñ Bulak Vadisi’ni üstten seyrettik. Düz ova halindeki dağların
tepesine karşılık Miñ Bulak dört bir yandan dağlarla çevrilmiş geniş
bir vadi halindeydi. Uzun ve geniş vadinin kuş bakışıyla seyrediliyor
sayılabilecek bu noktasından bile vadinin tamamını göremedik. Bu
nedenle de ancak fotoğraf makinesinin görebildiği alanı
fotoğraflayabildik. Havanın çok soğuk olduğu bu noktada yanımızda
hazır bulundurduğumuz kışlık elbiselerimizi giydik. Vadiye indiğimiz
zaman da, karanlık basmasına ve akşam soğu çıkmasına rağmen, bu
giysileri tekrar çıkartıp, daha ince elbiseler giymek zorunda kaldık
(Foto. 4).

Yaklaşık saat 20.00 sularında dağın üzerinden, dört bir yanı
dağlarla çevrili vadiye, kıvrımlar yaparak uzanan, dar toprak bir yolla
indik. Tahminimize göre 30-40 km.’den daha uzun ve 5-10 km.
enindeki vadi boş bir alan halinde uzanmaktaydı. Tarihi kaynaklarda59
“200 li uzunluğunda” diye tanımlanan vadide ki her adım başında
önümüzde yürüyen (uçmayan) keklik sürüleri, sağa sola kaçışan
tavşanlar, avladığı tavşanı yiyen kartallarla karşılaştık. Vadinin
başlangıcından kazı alanının bulunduğu yere, Karakıstak Çayı
boyundaki yolda arabayla yaklaşık 45 dakikada ulaşabildik. İnişli
çıkışlı yol kamp alanından sonra da dağların bitimine doğru uzanıp
gitmekteydi. Burada kaldığımız iki gün içinde maalesef bu alanların
tamamını gezme imkanı bulamadık (Şek.1-b) (Foto.1-4).

Ertesi gün ilk işimiz çevreyi gezmek oldu: Vadinin ortasından
akan Karakıstak Çayı mevsim yaz sonu olmasına rağmen dolu bir
şekilde akıyordu. Kıyıdaki izlerinden bahar aylarında ne kadar
dolulukta aktığı anlaşılıyordu. Buz gibi akan su vadiye serinlik ve
canlılık veriyordu. Çayın Kırgızistan tarafında Kırgız malcılar (hayvan
besleyenler), Kazakistan tarafında da Kazak malcılar hayvan
besliyordu. Kazak arkeologlar ise her iki yanda da kazı yapıyordu.


Atlar sürüler halinde ama başıboş dolaşıyor, küçük baş hayvanlar da
kendi halinde otluyordu. Birbirlerine çok uzakta yapılmış “malcılara”
(hayvan besleyenler) ait birkaç ev dışında yerleşim yoktu. Bunlar da
yaz kış burada kalan ve “malcılık” yapan insanlara aitti. Akşamları
kazı kampında toplanıyor, sohbetlerin ardından herkes kendi evine
veya çadırına dönüyordu. Kazakistan tarafında en yakın yerleşim yeri
Merke olduğu için Kazak ya da Kırgızlar gerektiğinde Kırgızistan
tarafındaki daha yakın olan köylere gidip ihtiyaçlarını görüyorlardı
(Foto. 5-8).

Vadi içinde, eskiden yerleşim yeri olduğu anlaşılan töbeler
(tepe) ile kurganlar dışında kalıntı göremedik. Nitekim, 1960
yıllarında bölgede Yeki Aşa (İki-Aşa) ve Ak-Saray denilen alanlarda
Kazak arkeologlar tarafından kazı yapıldığı ve Yeki-Aşa ve Ak-Saray
Kervansarayları’nın ortaya çıkartıldığını kaynaklardan öğrendik60.
Ancak, adı geçen kervansaraylar kazı ekiplerince, “Karahanlılar
döneminin Orta Asya’daki kervansaraylarına hiç benzemediğini ve
kervansaraydan çok eve benzediklerini” ifade etmelerine rağmen,
Göktürk dönemine değil de, XI-XIII. yy.’a Karahanlılar dönemine
tarihlemekteydi. Ayrıca, yer yer hayvan besleyenlere ait “koyma”lara
(ağıl) rastladık (Şek.1-b). Koyma denilen ağıllar az sayıda da olsa,
Miñ Bulak’ın üst tarafında, dağın sırtında yer alan düz alanlarda da
vardı.

İlgimizi çeken enteresan yerlerden biri nevruz yapılan yerdi:
Burada, geriden bakıldığında koç’a benzeyen doğal bir kaya yer
almaktaydı. İnsanlar bu kayayı kutsal saydıkları için, çevrede yaşayan
göçebeler ve hayvan besleyiciler Nevruz’da buraya geliyor, Nevruz’u
burada kutluyorlarmış. Görünüş bakımından koç-koyuna benzeyen taş
burada yaşayanlar arasında kiyeli (kutsal-ıduk) sayılmaktaydı (Foto.
9).

Miñ Bulak’da vadi dışında ve içinde çok sayıda kurgan
mevcuttur. Sayın Dosimbayeva’nın “yılda ancak birkaç tanesini
kazabildiklerini” söylediği kurganları yine aynı titizlikle tekrar
kapattığını gördük. Yapılan kazılarda da çürümüş insan kemiği
kalıntıları ve seramik dışında fazla bir şey bulamadıklarını ifade etti.
Biz de o andaki kazılarda ortaya çıkan birkaç kurganı ve daha önceden
çıkartılmış seramik parçalarını görüntüledik ve ölçülerini aldık (Foto.
5-7).

Kazısı yapılan kurganların vadi dışında bulunanları daha
büyük çaplıdır. Yine vadi dışındaki kurganlar üzerinde bulunan taş
heykel (balbal) sayısı daha fazladır. Her nedense vadi içindeki
kurganlarda günümüzde fazla taş heykel yoktu. Yine vadi dışındaki
kurganlarda heykel sayısı da çoktur. Her kurganda bazen iki, bazen de





daha fazla heykel yer almaktadır. Sayın Dosimbayeva kendince
bunları “karı-koca, anne-kız”, bazen de “karı-koca ve çocuğu”
şeklinde “bir aile” olarak nitelemektedir (Foto. 10-11)

Kurganlardan çıkartılan örneklerine göre Göktürk dönemi
seramikleri arındırılmış kilden yapılmıştır. Sırsız yayvan kaplar ve
küçük kâse (kese) şeklindedir. İçlerinde yayvan ve derin karınlı tabak
şekilli olanlar da vardır. Ama diğerlerine oranla sayıca daha azdır. Her
iki grup seramiklerin de kenarları (fisto) düzdür. Eğri büğrü dış
hatlarından el ile yapıldıkları, çark kullanılmadığı görülmektedir.
Sadece tabanlarının düzgün oluşundan, kesiminde ip veya tel gibi bir
alet kullanıldığı anlaşılmaktadır61.

Kurganlar dışında, özellikle dağların üzerinde kutsal kayalar
da yer almaktadır: “Adak tasdarı” (adak taşları) diye isimlendirilen bu
kayalardan biri üzerinde Runik alfabeli Göktürk yazısı, bir diğerinde
de Sayın Dosimbayeva’nın “dağ, göl” vb. kozmolojik anlamlar
yüklediği bir takım şekiller bulunmaktadır (Foto: 12).

Miñ Bulak’da, dağların üzerindeki ova ve vadilerde
petroğlifler (kaya resmi) de mevcuttur: Masa Tav ve Miñ Bulak
Vadisi girişinde bulunan petroğlifler sayı açısından oldukça fazladır.
Koyun, keçi, dağ keçisi, geyik, avlanan insanlar ve damgalardan
(tamga) meydana gelen resimler Türklerin İlk Çağlardan beri bu
bölgede yerleşik bulunduklarının en iyi göstergesidir. Damgalar ise bu
bölgede hangi Türk boylarının ne zamandan beri yaşadığını
göstermesi bakımından da çok önemlidir62.

IV-DEĞERLENDİRME VE SONUÇ:

Göktürkler döneminden bugüne gelebilen fazla şehir yoktur.
II. Göktürk imparatorluğu’nu kuran Kutluğ Kağan (İlteriş Kağan)’ın
oğlu Bilge Kağan ve küçük kardeşi Köl-Tigin Kağan zamanında,
Bilge Kağan etrafı surla çevrili bir şehir kurmak istediğinde Vezir
Tonyukuk kendisini uyarmış ve şu öğüdü vermişti “Eger surla çevrili
bir şehirde yerleşir ve bir kere yenilirsen esir olursun. İçinde Buda’ya
ve Lao-tse’ye mabed yaptırırsan, onlar insanlara uysallığı ve
miskinliği telkin ederler. Bu savaşçılara uymayan bilimdir”. Bunun
üzerine hakan projesinden vazgeçmiştir63.

Tarihçilerin verdiği bilgilere göre Batı Göktürklerin (M. S. VVIII.
yy.) başkenti Binğ-Yul adıyla da tanınan64 Miñ Bulak’tı65. Daha
sonrasında bölge Karluklar, Türgişler, Oğuzlar ve Karahanlıların
toprakları haline gelmiştir. Bu nedenle bölgenin Türk tarihi İlk
Çağlardan itibaren başlamaktadır. XIII. yüzyılda Moğollar bölgeyi ele
geçirdiğinde her yeri yakıp yıkmıştır


Yine tarihçilerin verdiği bilgilere göre, Miñ Bulak Şaş
(Taşkent)’in kuzeyinde yer almaktaydı66; Kaynaklara göre, “Batı
Göktürkler “Mukan’ın oğlu Ta-lo-pien başkanlığında birleşmiş, Töles
Boyları, Kui-tsu (Kuca) ve bütün Batı bölgeleri ona itaat etmişlerdi”67.

Ayrıca, Wu-sun’ların eski topraklarını tamamen ele geçirmişlerdi.
Merkezlerini de Shih-kuo (Taşkent)’nun kuzeyindeki Ch’ien-ch’üan’e
(Ming-bulak / Bin pınar) nakletmişti. Onun Batı bölgelerinin bütün
prensleri, ilteber ve tudunların emrine girmişlerdi. Üstelik bir tudunu
onları teftiş yoluyla idare için göndermişti ve bu şekilde onların
vergilerini kontrol ediyordu. Batı Jung’larının zenginliği (Batıdan
Çin’e giden vergi miktarı azalmıştır) kalmamıştı68.

Fransız tarihçi Edouard Chavannes Miñ Bulak’ı şöyle tarif
etmektedir, “...Tokmak şehrinin batısına doğru dört yüz li gidilince
Ch’ien-ch’üan’a (Min Bulak) varılır. Uzunluğu 200 li’den fazladır.
Güneyinde karlı dağlar vardır (İskender Dağları). Diğer üç tarafı
birbirine ulanıp giden vadilerle kaplıdır. Orada pek çok bulak ve
kaynak vardır. Min Bulak denmesinin sebebi de budur. Tu-küe (Türk)
hakanı her yıl buraya yaylaya gelir. Küçük çan ve halkacıklarla süslü,
insanlara alışık geyik sürüleri vardır. Batıya doğru yüz li daha
gidilince Ta-lo-se (Talas) şehrine varılır....”.

Tarihçiler Min Bulak’ın yer aldığı Ektağ’ın (Altındağ) neresi
olduğu konusunda çelişkili bilgiler vermektedir: Orta Asya tarihçileri
bugüne dek daha çok araştırma yaptıkları bölgelere göre bilgiler
sunmuşlardır. “Avrupalıların XX. yüzyıl başlarında, Türk tarihinden
önce Moğol tarihini öğrendiklerinden Orta Asya’da yaşayan tüm
kavimlerin tarihlerini, âdetlerini, oturdukları yerleri buna göre tayin
etmeye çalıştıkları, bu nedenle de Ektağ’ın Moğol-Altay Bölgesi’nde
olduğunu savunan” tarihçilerin bu yanlışlığını dile getiren L. Ligeti
bile69, yanlışlığa düşerek, belki de kendisi de aynı yöreyi
araştırdığından, Çin kaynaklarının verdiği bilgilere de güvenerek,
Kuça’nın kuzeyinde olduğunu” iddia etmektedir70. Halbuki uzun uzun
anlatımına yer verdiği Zemarkhos’un hatıralarını naklederken O’nun
Kök Türk yabgusu ile Elektağ’daki başkentinde görüşmesinin
ardından Talas yakınlarında İran elçisi ile görüştüğünü71, bir başka
anlatımında da Zemarkhos’un Talas yönünde yoluna devam ettiğini”
anlatır72. Dolayısıyla L. Ligeti’nin Talas’ın nerede olduğunu
bilmediği, Doğu Türkistan’da, Kuça yakınlarında olduğunu iddia
etmesinden anlaşılmaktadır73. Aynı hatayı son yıllarda kitapları
Türkçe’ye çevrilen ve Orta Asya ilgili görüşlerine çok önem verilen
Jean-Paul Roux’da tekrarlar; “567’de Maniaş Kafkasya’ya geçer ve
Konstantinopolis’e gelir. “İskit alfabesiyle” yazılan bir mektup
taşımaktadır. Bizans kralını selamlar ve ona armağanlar sunar, dört

hükümdarlığa bölünmüş Tu-ki’lerin (Türklerin) elinden kurtulan ve
Avrupa’ya sığınan Avarlardan da söz eder. Maniaş 568 Ağustosuna
kadar İmparatorun yanında kalır sonra Zemark’ın yönetiminde pek
çok Yunanlı elçi eşliğinde ülkesine geri döner. Türklerin ülkesine
gelince Bizanslı iki ateş arasından geçerek arındırılır, daha sonra
İstemi’nin bulunduğu “Altın Dağı’na” götürülür, bu dağın adından
anlaşıldığı üzere Altay Dağı zinciri içindeki Altay Dağı olması
gerekir.” diye anlatır74.

Aynı konuda Fransız tarihçi Edouard Chavannes en doğru
teşhisi koyar ve “...İstemi ve Tardu Kağanların otağlarının Altaylarda
bulunması fazlasıyla ihtimal dışıdır. Çünkü Batı Türkleri en kudretli
oldukları dönemde doğuda Altaylara kadar yayılabilmişlerse, bu ancak
Kata İrtiş ve Altaylar arasında yaşayan Karluklar ile daha önce
Altaylarda yaşayan Sir-Tarduşları hakimiyeti altına almakla mümkün
olabilirdi ama Batı Türkleri başka yerlerde yaşıyorlardı. ...ve nihayet
Bizanslı elçilerin İstemi Kağanı, bilahare Tardu’yu ziyeret ettikleri
dağ Ektağ değil miydi? Bu bakış şekli benimsenirse, Kuça’nın
kuzeyindeki dağların ötesinde yer alan Tekis Nehri vadisinin Batı
Türklerinin ilk kağanlarının ikametgâhı olduğu sonucu ortaya çıkar”
der75.

Bizans elçisi Valentin’in Tardu’yu ziyaretiyle ilgili olarak
bilgi verdiği bir başka bölümde de, “...Valentin ve beraberindekiler
derhal yanaklarını çizdiler ve arkasından Dilzibul’un (İstemi Kağan)
cenaze törenini izlediler. Türksant, tören sırasında babasının ruhuna
sağlığında bindiği atları ve ayrıca merhumu taşımakla görevlendirdiği
dört esiri kurban etti. Valentin daha sonra Türksant’ın Ektel dağında
oturan öz kardeşi Tardu’nun yanına gitti. Bu dağ daha önce sözü
edilen Zémarque’nin Dilzibul’u ziyaret ettiği dağ ile aynıdır.
Görünüşe göre bu dağ, Yalduz Vadisi’nden kuzeybatıya çıkarken
Kuça’nın kuzeyinde kalan Akadağ’dır” der76.

Tüm bu bilgilerden Altay Bölgesindeki, altın anlamına gelen
Ekdağ (Altay) ile Miñg Bulak’ın yer aldığı bölgedeki Ektag’ın
(Akdağ) birbirinden farklı yerler olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır ki,
Ektağ (Akdağ) büyük bir ihtimalle, bugün Kazakistan ile Kırgızistan’ı
birbirinden ayıran ve Alatavlar (Aladağ) diye anılan dağ sırası
olmalıdır. Makalemize konu olan Miñ Bulak da bugünkü Aladağ sırası
üzerinde yer almaktadır.

Bugünkü Kazakistan topraklarında bulunan Miñg Bulak Batı
Göktürklerin önemli yerleşim yeri ve başkenti idi: Batı Göktürk
dönemi tarihinde Miñ Bulak ve Binğ-Yul şeklinde adlandırılan, bugün
de Kazaklar arasında Miñ Bulak şeklinde isimlendirilen ve günümüz
Türkçesine Bin Bulak-Bin Pınar (Bulak=pınar) şeklinde tercüme

edebileceğimiz bu şehir ismini muhtemelen çevresinin mümbit bir
arazi ile çevrili ve çok sayıda küçük su kaynağı veya ırmaklarla
sulanmasından almaktaydı. Dolayısıyla çoğalmak, yaşamak ve
savunmak için uygun bir alandı. Bir süre sonrasında da Türkler
buradan çıkarak çevrede kendileri için daha uygun yerler bulacaklardı.
Bu nedenle Miñ Bulak en erken tarihli Türk şehirlerinden birisidir.
Miñ Bulak (Ming Yul) hakkında, Macar tarihçi L. Lıgetı’nin
Bizans elçisi Zemarkhos’un anlattıklarına dayanarak bilgi edinebilmek
mümkün değildir77. Jean-Paul Roux ise Zemark’ın “... ipek
kumaşlardan, altın ve gümüş kap kacaktan, muhteşem mobilyalardan”
çok etkilendiğini belirtmekten başka bilgi vermez78. E. Chavannes ise
kısa bilgi verir fakat Ektağ’ın Aladağlar (Alatavlar) olduğuna işaret
eder79. Buna karşılık Çinli rahip Hsüan-Tsang’ın verdiği bilgiler daha
açıklayıcıdır. Merhum Faruk Sümer ise bu konuda çok daha geniş
bilgi verir80.

Faruk Sümer’in yazdıklarına göre, “Hüen-Çanğ Sûyab’dan
ayrılıp batı yönüne giderken çoğunun adlarını vermediği bir çok
şehirler gördü. Bu şehirler reisler tarafından idare ediliyor ve Kağan’a
bağlı bulunuyorlardı. Bu şehirlerin halkı Su-li yani Soğd (=Suğdak)
idiler. Bunların otuz iki harfli bir alfabeleri, dillerine dâir lügat
kitapları ve edebiyatları olduğunu söyleyen Hüen-Çang, Soğdların
çiftçilik ve ticâretle ile geçindiklerini de belirtir.

Yine batıya doğru 200 km. giden Hüen-Çanğ, Ping –Yu (Bin
pınar=Bin Göl) adlı yere geldi. Rahip burada bir çok pınarlar,
gölcükler yüksek ve yaprakları enli ağaçlardan oluşan ormanlar gördü.

O bu münasebetle diyor ki: “baharın, türlü çiçekler bu yöreyi süslü bir
halı haline getirir.” Bin göl (Pınar) Batı Göktürk Kağanlarının
yaylaklarından biri idi”. Rahip Bin Göl’de pek çok geyik olduğunu
bunlardan birçoğunun boynunda çanlar ve halkaların görüldüğünü ve
bunların avlanmalarının Kağan tarafından şiddetle yasaklandığını
bildiriyor. Bu husus, Kaşgarlı’nın bahsettiği bir gelenekle ilgilidir. Bu
müellife göre, bir hayvan sahibi tarafından yünü kırkılmayarak, sütü
sağılmayarak yük vurulmayarak korunur. Bu adak olarak yapılır.
Böyle hayvana “ıduk” denilir. Iduk, mübârek demektir. Anlaşıldığına
göre Bin Göl’deki boyunlarına çan takılmış geyikler de ıduk idiler.
Bin Göl’ün (Miñ Bulak) şimdiki Evliya Ata’nın yetmiş beş kilometre
doğusunda bulunduğu tahmin edilmektedir” der.

Sayın Sümer aynı eserin dipnotunda81, “XI yüzyılın Gazneli
müelliflerinden Gerdizi eski kaynaklara dayanarak aşağı Çu
Irmağı’nın sol kıyısındaki köylerden bahsederken bu köylerin
yanındaki dağı Türkler’in uğurlu saydıklarını, bu dağın üzerine and
içtiklerini ve Ulu Yaradan’ın orada oturduğuna inandıklarını

bildirir82. Minonkiy’in de dediği gibi83 Türgiş hükümdarı Su-lu
Kağan’ın korusu bu dağ veya bu dağın bir kısmı olabilir. Taberî, Su-lu
Kağan’ın 119 (737) yılında Araplara karşı giriştiği meşhur sefer
dolayısı ile şunları yazıyor: “Ali b. Muhâmed yaşlıların şunları
anlattıklarını bildirdi. Onlar şöyle söylediler: (Huttâ Hakimi) İbnü’s-
Sâî’ci Nevâket’te bulunan Hakana (Horasan vâlisi) Esed’in Huttal’a
girdiği ve askerini varlığı anlaşılamayacak bir halde dağıttığını
bildirdi. Mektup Hakan’a ulaşınca askerlerine hazırlanmalarını
emretti. Hakan’ın bir çayırlığı ve bir korusu (dağı) vardı ki, buralara
kimse yaklaşamaz, oralarda kimse avlayamazdı. Bunlar sefer için
korunurdu. Sefer zamanı üç gün çayırlık ve üç gün de dağa
girilmesine izin verilirdi. Böylece hazırlandılar; hayvanlarını otlattılar;
av hayvanlarının derilerini sepileyip ondan yancıklarını (azık torbası)
yaptılar. Hakan gemli ve eğerli soy atını (berd-hûn) isteyip bindi, bir
koyun kestirip terkiye bağlattı ve içinde bir miktar tuz bulunan keseyi
de kemerine soktuktan sonra her askerin böyle yapmasını buyurdu ve
“Hutal’da Arablar ile karşılaşacağınız zamana kadar azığınız budur”
dedi84. Bu dağdan Çin kaynağında da bahsedilmesi oranın yabancı
ülkelerde dahi tanınmış, ünlü bir yer olduğuna şüphe bırakmıyor:
“Kırk Li daha batıda Soey-Çe (Sûyâb) şehrine varılır. Şehrin
kuzeyinde Soey-Çe (Çu) Irmağı vardır. Bu ırmağın 40 Li kuzeyinde
ise Kle-Tan dağı bulunur. On-Ok (Batı Gök Türkler) kağanının
beylerinin tayinini burada yapması bir gelenektir”85. Mamafih
Türkler’in başka tabiat varlıklarını da ıduk saydıklarını biliyoruz.
Mesela Gerdîzî İrtiş boylarında yaşayan Kimekler’in bu ırmağı
ululadıklarını, ona yükündüklerin, yani secde ettiklerini ve hatta onu
kendi rableri (Khuday) tanıdıklarını yazar86”.

Sayın Sümer’in, “Bu dağdan Çin kaynağında da bahsedilmesi
oranın yabancı ülkelerde dahi tanınmış, ünlü bir yer olduğuna şüphe
bırakmıyor: “Kırk Li daha batıda Soey-Çe (Sûyâb) şehrine varılır.
Şehrin kuzeyinde Soey-Çe (Çu) Irmağı vardır. Bu Irmağın 40 Li
kuzeyinde ise Kle-Tan dağı bulunur. On-Ok (Batı Gök Türkler)
kağanının beylerinin tayinini burada yapması bir gelenektir” şeklinde
verdiği bilgi çok önemlidir.

Kaynaklarda, Kazak arkeologların adından sıkça söz ettikleri
Han Dağları ile ilgili fazla bilgi yoksa da konu Fransız Tarihçi
Chavannes’nin eserinden yapılan Türkçe çevirilerde de yer alır87,
“Batı T’u-kûe (Türk) Kağanı Ç’u-lo T’ie-le (Töles) reislerini
öldürünce, onlara bağlı olan insanlar isyan ederek, birbirlerine koşulup
çekip gittiler. K’i-pi Ko-leng, İ-wu-çen mo-ho (baga) Kağan
seviyesine kotarılarak otağını T’an-han dağına kurdu; Sie-yen-t’o İ-şipo’ye
ise Ye-tie Kağan unvanı verildi. O da otağını Yen-mo dağına

kurdu” diyerek Tölesleri yenen (Bağa) Kağan’ın otağını “T’an-han
dağına” (Han Dağı) kurduğunu belirtmektedir.
Aynı yazarın farklı bir isimle Türkçe’ye çevrilen eserinde
konu şu şekilde zikredilmektedir, “..40 li Batıda Soei-chei (Süj-âb)
şehrine gelinir. “Bu şehir Tokmak’ın yerinde veya hemen yanında
bulunmaktadır”. Şehrin kuzeyinde Soei-che Nehri vardır (Tchou
nehri) . Nehirden 40 li kuzeyde Kie-tan dağı88 bulunur. Burası 10
Boy89 Kağanlarının (yani Batı Türk Kağanlarının) başbuğlarını atama
geleneğinde adı geçen yerdir. ...Tokmak’ın batısında başlarında Toukiue’lere
(Türklere) bağlı başbuğların bulunduğu pek çok şehir vardır”
90.

Kazak dostlarımızın sözünü ettiği “Han Dağları” muhtemelen
tarihçilerin sözünü ettikleri Ektag olmalıdır: Tarihte “Ektağ –Akdağ”
diye anılan bu dağ günümüzde Alatav (Aladağ) (Altın Dağ) diye
isimlendirilmektedir. Adının Kazaklar arasında günümüzde hâlâ
“Kiyeli Dağ” (kutsal Dağ) diye anılması, Türk kağanlarının bu dağı
kutsal sayması ve bu dağdaki başkentte (Miñ Bulak) taç giydiği
şeklindeki efsanenin” günümüze kadar gelmiş olması çok önemlidir.
Sonuç olarak, Rus ve Kazak bilim adamlarının “Türk
Kağanatı” dedikleri ve bölge Türk tarihi içinde en iyi bildikleri Batı
Göktürkler döneminde inşa edilmiş ve günümüze kadar gelebilmiş
fazla şehir bilmiyoruz. Tarihi kaynaklarda en çok adı geçen ama yeri
hâlâ bilinmeyen Sûyâb, Çinli rahiplerin verdiği bilgilerden
tanınmasına karşılık Batı Göktürklerin başkenti Miñ Bulak veya Miñ-
Yul (Bin Pınar), 1985 yılından beri Kazak bilim adamları tarafından
kazısı yapılmasına rağmen, bugüne kadar Türkiye de tanınmıyordu.

Jambıl Oblusu’na (Taraz) bağlı Merke Avdanı (İlçesi)
sınırlarında ve 60 km. uzaklıkta bulunan Miñ Bulak bugün ıssız bir
alan halindedir: Kazak arkeologlardan Sayın Dr. Aiman Dosimbayeva
tarafından 1985 yılından buyana burada kazı yapılmaktadır. Bu
kazılarda çok sayıda kurgan açılmış, Göktürk dönemine ait seramik ve
küçük buluntular ele geçmiştir. Kendisi, “doğa şartlarından dolayı
sürekli çalışamadıkları için tespit ettikleri evleri açamadıklarını veya
yerini bildikleri halde kazısını yapamadıkları çok fazla yapı
bulunduğunu” söylemektedir. Ayrıca, şehrin bulunduğu alanda ve
şehrin dışındaki geniş vadilerde çok sayıda taş heykel (balbal) vardır.
Sayın Dosimbayeva kazıya başladıkları dönemlerde sayısı 120 kadar
olan bu heykellerin bugün ancak 80 kadarının mevcut olduğunu, bir
kısmının kendilerinin kazıya başlamadan evvel, o dönem tarihçilerinin
teşvikiyle halk tarafından Taraz Müzesi’ne götürüldüğünü veya tarihi
eser kaçakçıları tarafından taşındığını ama bugün pek çoğunun yerinde
korunduğunu” bildirmiştir. Ulaşılması güç bile olsa şehrin yerinin
bilinmesi Türk Tarihi ve Türk Şehircilik Tarihi açısından çok
önemlidir.

Merhum Faruk Sümer Türk şehirleriyle ilgili yorum yaparken,
“Türklerin şehirlerde daha ziyade asker ve idareci olarak yaşadıklarını
söylemekte ve buna hayret edilmemesi gerektiğini belirterek bunu şu
şekilde açıklamaktadır: Çünkü Türkler yerleşik hayata geçtikleri,
şehirlerde oturdukları takdirde siyasi hâkimiyetlerini
kaybedeceklerine, hatta varlıklarını koruyamayacaklarına
inanıyorlardı. Vezir Tonyukuk’un bunu açıkça ifade etmiştir. XI.
yüzyılda göçebe Oğuzlar şehirlerde yaşayan eldaşlarını hor ve hakir
görüyorlar, yani küçümsüyorlar ve bu yüzden onlara yatuk (tembel)
diyorlar, yatuklara mücadele etmeyen, savaş gücünü yitirmiş insanlar
olarak gözü ile bakıyorlardı. XIV. yüzyılda, Yakındoğu Moğolları
arasında, Mogol’un şehirlerde oturmasıyla ilgili “Cengiz Han yasasına
dayandırılan” kuvvetli bir telakki yaygındı. XV. yüzyılda Ak-Koyunlu
Devleti kurucusu Kara Yülük Osman Bey’in oğullarına; “Sakın
oturarak yaşayışa geçmeyiniz. Çünkü Beylik ve hâkimlik Yörüklük ve
Türkmenlik hayatı geçirmekle olur.” diyordu91.

Kaynaklardan öğrendiğimize göre, Batı Göktürklerin (M. S.
V-VIII. yy.) başkenti Binğ-Yul adıyla da tanınan92 Miñ Bulak’tı93.
Miñ Bulak (Ch’ien-ch’üan) Batı Göktürk Kağanı İstemi Kağan (552-
576) zamanında başkent yapılmıştı. 568 yılında da “Bizans elçisi
Zemarkhos’u Göktürkçe’de Altındağ anlamına gelen Ek-Tag’daki
(Altın Dağ)94 merkezinde kabul etmişti”95. Yine kaynaklara göre,
“Batı Göktürkler “Mukan’ın (Mo-kan) (553-572) oğlu Ta-lo-pien
döneminde merkezlerini de Shih-kuo (Taşkent)’nun kuzeyindeki
Ch’ien-ch’üan’e (Miñ-Bulak / Bin Pınar) nakletmişti96. Şehir İstemi
Kağan’ın oğlu “Tardu (Ta-tu) (576-603) ve yerine geçen C’hu-lo, 600
senesinde Çinlilerin desteğiyle başa geçen K’i-min, 603 yılında da
Ch’u-lo zamanında kullanıldı. K’i-min’in 609 yılında Çin sarayında
ölümünden sonra yerine geçen oğlu Shih-pi (609-619) ve “611 yılında
da Ch’u-lo Kağan’ın Çinlilere bağlanması sonrasında başa geçen,
Tardu’nun torunlarından She-kui zamanında varlığını sürdürdü. Shekui’nin
ardından Batı Göktürklerin başına geçen T’ong (T’ung) Yabgu
( 618-630) zamanında da yine başkent yapılmıştı.

Burada araştırma ve kazı yapan Kazak arkeologlar bu
bölgenin Miñ Bulak-Bin Bulak olduğunu kabul etmektedir. Ele geçen
tarihi eser ve buluntular da bunu doğrulamaktadır97. Bu çalışma Türk
tarihi ve Türk şehircilik kültürünün ortaya çıkması ve Batı
Göktürklerin başkentinin yerinin tesbiti bakımından son derece önem
taşımaktadır.

NOTLAR

1 A. Dosimbayeva, Merke-Yedisu Türklerinin Kiyeli Yeri (Kazakça)-Merke-Sakralnaya Zimliya Türkov Jetisu (Rusça)-Merke Sacres Space Of The Zhetısu Turks (İngilizce), “Senim” Taraz, 2002.
2 K. M. Baypakov-G. A. Ternovaya., Reznaya Glina Jetisu (Rusça) /Carved Clay Of Jetysu, Almatı, 2004.
3 E. Chavannes (Çev. M. Koç), Çin Kaynaklarına Göre Batı Türkleri Selenge Yayınları, İstanbul, 2007.
4 E. Chavannes, a.g.e., s. 42-142, 279.
5 K. Baybosunov, Jambıl Onurındagı Tas Müsünder (Kazakça) /Kamennie İzvayannıiya Jambılski Obastı (Rusça) / Stone Sculptures Of Zhambıl Region, Almatı, “Oner”, 1996; G. Ş. Elukenova, Oçerk Istorii, Srednevekovoi Skulpturi Kazahistana (Rusça), Almatı, Gılım, 1999; K. M. Baypakov- K. Baybosunov, Ulu Jıbek Jolu Jane Taraz
(Kazakça) /Velikii Şelkovi Puti i Taraz (Rusça)/ Geraat Silk Road And Taraz, Taraz, 2001; L. N. Ermolenko, Serednevekovi Kamenni İzvayanni Kazahstaniski Stenni (Rusça), Novosibirnik, 2004.
6 V. Şalekenov-N.O.Aldabergenov (Resim ve Alt Yazılar:R. Bozer),Ortaçağda Aktöbe, Aktöbe ın The Medıval Ages, Orta Gasırdağı Aktobe, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 2006.
7 F. P. Grigoryev–B. A. Volçkov, “Köhne Taraz’ın Tarih ve Arkeoleojisiİstorya i Arkeologya Drevnego Taraza, Kırgız Alatav Dağlarında XI-XIII.Yüzyıl Başına Ait Kervanasarayların Araştırması”, Taraz 2000, Taraz:Mınyjıldıktar Jane Örkenitter Suhbatı”, Taraz Kalasınının 2000 Jıldığına Arnanalasgan Halkaralık Gılmi-Teoriyalk Konferaniyasının Materyaldarı (26-27 Kırküyek, 2002 Jılı), Taraz, 2000, pp. 92-99.
8 K. M. Baypakov, Srednevekovie Goroda Kazahstana na Velikom Şelkovom Puti, Almatı , 1998, p. 90; K. M. Baypakov- K. Baybosunov, a.g. e.,. pp. 92-99.

9 R. Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Türk Tarih kurumu Basımevi, 2001, s. 65.10 21-24 Mayıs 2006 tarihinde Çeşme’de (İzmir) düzenlenen “I. Uluslararası Avrasya Arkeolojisi Sempozyumu”nda tanıştığımız, Merkezi Almatı’da bulunan A. Kh. Margulan Adındaki Arkeoloji Enstitüsü’nde görevli arkeolog Sayın Dr. Aiman Dosimbayeva, kendisine Min Bulak’ın yerini sorduğumuzda “orada kazı yaptığını söylemiş ve bizi kazısına davet etmişti”. 2007 Yılı Agustos ayında Türk Tarih Kurmu adına, “Kazakistan’daki Türk Eserlerinin Envanteri Projesi” kapsamında, 2003-2004 yılında yaptığımız araştırmalarda eksik kalan çalışmalarımızı tamamlamak ve yeni araştırmalar yapmak üzere Kazakistan’a gitik. Sayın Dosimbayeva bizi misafir etti: Çu havzası ve Yedisu Bölgesi’nde yaptığımız araştırmalarda bize bizzat eşlik etti ve kendisinin kazı yaptığı Caysan Bölgesi ile Miñ Bulak’ı gezdirdi. Kazakistan’a gitmemizi sağlayan Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Sayın Prof. Dr. Yusuf Hallaçoğlu, A. Kh. Margulan Adındaki Arkeoloji Enstitüsü Müdürü ve Kazakistan İlimler Akademisi Üyesi Sayın Prof. Dr. Karl Baypakov ve aynı Enstitüde görevli Sayın Dr. Aiman Dosimbayeva ve Taraz Eski Eserler Dairesi Başkanı sayın Ali Bek ile Taraz Eski Eserler Dairesi Müdürü Sayın Didar Orazbekov’a sonsuz
teşekkür ederim.11 A. Dosimbayeva, Merke-Yedisu Türklerinin Kiyeli Yeri (Kazakça),Taraz, 2002; A. Dosimbayeva, Zapatni Türkiski Kağanat KultürnoiNasledni Kazahskoi Stenni, Ministeristovo Obrazovanya i Nauki
Respubliki Kazahistan İnstitüt Arheologi İm. A. H. Margulana, Türkiskonni Lasnedni, (Rusça), Almatı, 2006; A. Dosimbayeva, Kulturni Kompleks Turkiski Koçevnikov Jetısu II.-V. yy. (Po Materialam Arheologi), (Rusça), Almatı, 2007.12 Sayın A. Dosimbayeva Miñ Bulak şehri dışında, Batı Göktürklerin yerleşim alanı olan Alatavlar’ın eteğindeki Caysan Bölgesi’nde de kazı yapmaktadır: Günümüzde Merki (Taraz)’ye bağlı, denizden yaklaşık 3000
metre yükseklikte, Caysan Bölgesi’nde 1987 yılından buyana yürütülen ve yerinde gördüğümüz araştırma ve kazı çalışmaları, yaklaşık 100 hektardan daha büyük bir alanda devam etmektedir. Türk dönemine ait çok sayıda
kurgan (yer altı oda mezarları), taş heykel (balbal), sunak taşları ve petroğlif (kaya resimleri) (Neolitik devir-M.Ö. 2000 yılları) bulunmuştur. Bu alandan toplanan taş heykellerin (balbal) bir kısmı bugün Taraz Müzesi’nde sergilenmekte, büyük bir bölümü de yerinde korunmaktadır.
13 Sayın Dosinbayeva tarafından İstanbul Türkiyat Esntitüsü Dergisi’nde konuyla birkaç makale yayımlandığını duyduk Ancak, adı geçen makaleleleri elde edemediğimiz için burada veremiyoruz.
14 Amacımız Batı Göktürk Dönemi’nin tarihini yazmak değil, Miñ Bulak’ın günümüzdeki durumunu ortaya koyabilmektir. Bu maksatla, Sanat Tarihçi bakışıyla, tarihi kaynaklardan konuyla ilglili derleme yapmaya çalıştık.
15 S. Gömeç, Kök Türk Tarihi, Türksoy Yayınları No: 8, Ankara, 1997, s. 5,8-11; L. N. Gumiliev (Çev. D. Ahsen Batur), Eski Türkler, Selenge Yayınları, Dördüncü Baskı, İstanbul, 2003, s. 41-59; E. Chavannes, a.
g.e.s. 23-26.
16 A. Taşağıl, Gök-Türkler, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1995, s.13-35.
17 S. Gömeç, a.g.e., s.8-24; A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 13-35; Jean-Paul Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, Kabalcı Yayınevi; 171, İnceleme Dizisi: 31, İstanbul, 1999, s. 135; L. N. Gumiliev, a. g.e., s. 191-210.
18 S. Gömeç, a.g.e., s. 36-95; Jean-Paul Roux, a.g.e., s. 144-151; E. Chavannes, a.g.e., s. 23-26.
19 A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 106.
20 Jean-Paul Roux, a.g.e., s. 135.
21 E. Chavannes, a.g.e., s. 299’da “ Altın tepe” olarak tercüme eder.
22 L. Ligeti (Çev. Sadrettin Karatay), Bilinmeyen İç Asya, Atatürk Kültür,Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu Yayınları:527, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986, s. 59-73; E. Chavannes, a.g.e., s. 298-304.
23 S. Gömeç, a.g.e.,s. 16-25; A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 85; L. Ligeti, a.g.e.,s. 59, 70; H. Palaz Erdemir, VI. Yüzyıl Bizsans Kaynaklarına Göre Göktürk-Bizans İlişkileri, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2003,s.21-36, 46-47.
24 S. Gömeç, a.g.e.,s. 25.
25 E. Chavannes, a.g.e.,s. 299; H. Palaz Erdemir, a.g.e., s.21-36, 46-47.
26 L. Ligeti, a.g.e., s. 65; E. Chavannes, a.g.e., s. 301-302.
27 L. N. Gumiliev, a.g.e., s. 76.
28 S. Gömeç, a.g.e., s. 25-36; A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 85-93.
29 E. Chavannes, a.g.e., s. 301-302.
30 Jean-Paul Roux, a.g.e., s. 140.
31 S. Gömeç, Kök Türk Tarihi, s. 25-36.
32 S. Gömeç, Kök Türk Tarihi, s. 25-36; Jean-Paul Roux, a.g.e., s. 140-142.
33 A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 92; A. Taşağıl, Gök-Türkler-II (Fetret Devri
630-681), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1999, s. 5-10.
34 S. Gömeç, a.g.e., s. 25-36; A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 85-93.
35 L. Ligeti, a.g.e., s. 73; H. Palaz Erdemir, a.g.e., s. 30-35.
36 S. Gömeç, a. g. e., s. 38-39.
37 A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 92.
38 Z. V. Togan, Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, C. I, İstanbul, 1942-47, s. 96.
39 F. Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1984, s. 23.
40 E. Chavannes, a.g.e., s. 328-329.
41 E. Chavannes, a.g.e., s. 328-329.
42 S. Gömeç, a. g. e., s. 38-39; A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 93.
43 F. Sümer, a.g.e., s. 22-23; A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 93; Jean-Paul Roux, a.g.e., s. 142-143.
44 E. Chavannes, a.g.e., s. 253.
45 L. Ligeti, s. 74-89; Jean-Paul Roux, a.g.e., s. 135, 143-144; L. N. Gumiliev, a.g.e., s. 209-210.
46 E. Chavannes, a.g.e., s. 254.
47 Jean-Paul Roux, a.g.e., s. 144; E. Chavannes, a.g.e., s. 252-256.
48 L. Ligeti, a.g.e., s. 89.
49 C. P. Tolstov, “Goroda Guzov, İstoriko- Etnografiçeskiye Etudı ”, Sovetskaya Etnografiya, Akademiya Nauk Soyuza SSR, 3, Moskva-Leningrad (Rusça), 1947, p.55.
50 C. P. Tolstov, a. g. e., p. 55.
51 Muhtemelen Aral Gölü kasdedilmektedir.
52 C. P. Tolstov, a. g. e., p. 55.
53 Kazakistan Arkeoloji Enstitüsü’nden Türk Kağanlı (Göktürk Dnemi) Arkeolojisi sorumlusu sayın Dr. Ayman Dosimbayeva’nın 26.05.2007 tarihinde İzmir’de şifahen verdiği bilgilere göre.
54 E. Chavannes, a.g.e.,s. 137.
55 E. Chavannes (Çev. M. Sirman, Yay. Haz. E. K. Ermetin - G. Yücekal),Batı Türklerine Dair Belgeler ve Ek Notlar Batı Türkleri Tarihi, Batı Türklerine Dair Belgeler (1.kitap) ve Ek Notlar (2. Kitap), St.Petersburg 1903 ve Leiden 1904, Töre yayın Grubu, Ön-Türk Uygarlığı Araştırmaları Merkezi, İstanbul, 2006, s. 10.
56 Muhtemelen “on ok” denilmek istenmektedir.
57 E. Chavannes, a.g.e., s. 167, dipnot: 84.
58 E. Chavannes, a.g.e., s. 167, dipnot: 84.
59 E. Chavannes, a.g.e., s. 167.
60 F. P. Grigoryev –B. A. Volçkov, a.g.e., pp. 92-99.
61 Göktürk Dönemi seramiklerine ait bir makalemiz yayına hazır hale getirilmiştir.
62 Sözü edilen kutsal taşlar ve petroğliflerle ilgili bir makalemiz yayına hazır hale getirilmiştir.
63 Lásló Rásonyı, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları: 39, Ankara, 1971, s. 98.
64 L. Ligeti, a.g.e., s. 89.
65 S. Gömeç, a. g. e., s. 27, 39.
66 S. Gömeç, a. g. e., s. 27, 39.
67 A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 106.
68 A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 109.
69 L. Ligeti, a.g.e., s. 69.
70 L. Ligeti, ag.e., s. 69-70.
71 L. Ligeti, a.g.e., s.66.
72 L. Ligeti, a.g.e., s. 67.
73 L. Ligeti, a.g.e, s. 70.
74 Jean-Paul Roux, a.g.e., s. 137.
75 E. Chavannes, a.g.e., s. 300-301.
76 E. Chavannes, a.g.e., s. 304..
77 L. Ligeti, a.g.e., s. 65.
78 Jean-Paul Roux, a.g.e., s. 48, 137.
79 E. Chavannes, a.g.e., s. 300-304.
80 F. Sümer, a.g.e., s.18-19.
81 F. Sümer, a.g.e., s.18-19, dipnot:37.
82 Zeynü’l-ahbar, Yayınlayan A. Habîbî, Tahran, 1347, p. 279 (F. Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s.18-19, dipnot:37’den naklen).
83 The Region Of The World, GMNS, London 1937, s. 290 (F. Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s.18-19, dipnot:37’den naklen).
84 Târihu-r-rusul ve ‘lmulûk, M. J. De Goeje, Leiden, 1964, II. s. 1593 (F. Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s.18-19, dipnot:37’den naklen).
85 E. Chavannes, Documents, s. 10. (F. Sümer, Eski Türklerde Şehircilik,s.18-19, dipnot:37’den naklen).
86 Zeynü-l-ahbâr, s. 258 (F. Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s.18-19,  dipnot:37’den naklen).
87 E. Chavannes, a.g.e., s. 137.
88 Bugünkü Kazakçada Kie (kiye)= Kut, kutsallık > Kieli (kiyeli) =kutsal, mukaddes manâsına gelir (Bkz. K. Koç-A. Bayniyazov-V. Başkapan,Kazakça-Türkçe Sözdik, Hoca Ahmet Yesevi Adındaki Halkaralık Kazak
Türk Üniversiteti Türkistan, 2003, s. 206). Eski Türkçede buna “ıduk”(kutsal) denir. “Kie-Tan Dağı” kelimesinin de (Tan>Han) Kutsal Han Dağı anlamına geldiğini düşünüyoruz.
89 Muhtemelen “on ok” denilmek istenmektedir.
90 E. Chavannes, Batı Türklerine Dair Belgeler ve Ek Notlar Batı Türkleri Tarihi, Batı Türklerine Dair Belgeler, s.10.
91 F. Sümer, a.g.e., s. 21.
92 L. Ligeti, a.g.e., s. 89.
93 S. Gömeç, a. g. e., s. 27, 39.
94 E. Chavannes, a.g.e., s. 299’da “Altın tepe” olarak tercüme eder.
95 L. Ligeti, a.g.e., s. 59-73; E. Chavannes, a.g.e., s. 298.
96 A. Taşağıl, Gök-Türkler, s. 106.
97 A. Dosimbayeva, Merke-Yedisu Türklerinin Kiyeli Yeri,” Taraz, 2002; A.Dosimbayeva, ZapatniTürkiski Kağanat Kultürnoi Nasledni Kazahskoi Stenni, Almatı, 2006; A. Dosimbayeva, Kulturni Kompleks Turkiski Koçevnikov Jetısu II.-V.yy. (Po Materialam Arheologi), Almatı, 2007.

KAYNAKLAR

BAYBOSUNOV K. (1996), Jambıl Onurındagı Tas Müsünder(Kazakça) / Kamennie İzvayannıiya Jambılski Oblastı (Rusça) / Stone Sculptures Of Zhambıl Region, Almatı, “Oner”.
BAYPAKOV K. M. - K. Baybosunov (2001), Ulu Jıbek Jolu Jane Taraz (Kazakça) /Velikii Şelkovi Puti i Taraz (Rusça) /Geraat Silk Road And Taraz, Taraz.
BAYPAKOV K. M. -G. A. Ternovaya (2004), Reznaya Glina Jetisu (Rusça) / Carved Clay Of Jetysu, Almatı.
BAYPAKOV K. M. (1998), Srednevekovie Goroda Kazahstana na Velikom Şelkovom Puti, Almatı.
CHAVANNES E., (2007), Çin Kaynaklarına Göre Batı Türkleri,(çev. M. Koç), Selenge Yayınları, İstanbul.
CHAVANNES E. (2006), Batı Türklerine Dair Belgeler ve Ek Notlar Batı Türkleri Tarihi, Batı Türklerine Dair Belgeler (1.kitap) ve Ek Notlar (2. Kitap), St. Petersburg 1903 ve Leiden 1904, (çev. M.Sirman, yay. hzl. E. K. Ermetin-G. Yücekal), Töre yayın Grubu, Ön-TürkUygarlığı Araştırmaları Merkezi, İstanbul.
DOSİMBAYEVA A. (2007), Kulturni Kompleks Turkiski Koçevnikov Jetısu II.-V. yy. (Po Materialam Arheologi), (Rusça), Almatı.
DOSİMBAYEVA A. (2002), Merke-Yedisu Türklerinin Kiyeli Yeri (Kazakça)-Merke-Sakralnaya Zimliya Türkov Jetisu (Rusça)-Merke Sacres Space Of The Zhetısu Turks (İngilizce), “Senim” Taraz.
DOSİMBAYEVA A. (2006), Zapatni Türkiski Kağanat Kultürnoi Nasledni Kazahskoi Stenni, Ministeristovo Obrazovanya i Nauki Respubliki Kazahistan İnstitüt Arheologi İm. A. H. Margulana, Türkiskonni Lasnedni,
(Rusça), Almatı.
ELUKENOVA G. Ş. (1999), Oçerk Istorii, Srednevekovoi Skulpturi Kazahistana (Rusça), Almatı, Gılım.
ERDEMİR H. Palaz (2003), VI. Yüzyıl Bizsans Kaynaklarına Göre Göktürk-Bizans İlişkileri, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.
ERMOLENKO L. N. (2004), Serednevekovi Kamenni İzvayanni Kazahstaniski Stenni (Rusça), Novosibirnik.
GÖMEÇ S. (1997), Kök Türk Tarihi, Türksoy Yayınları No: 8, Ankara.
GRİGORYEV F. P.–B. A. Volçkov (2000), “Köhne Taraz’ın Tarih ve Arkeoleojisi- İstorya i Arkeologya Drevnego Taraza, Kırgız Alatav Dağlarında XI-XIII. Yüzyıl Başına Ait Kervanasarayların Araştırması”,Taraz 2000, Taraz: Mınyjıldıktar Jane Örkenitter Suhbatı”, Taraz Kalasınının 2000 Jıldığına Arnanalasgan Halkaralık Gılmi-Teoriyalk
Konferaniyasının Materyaldarı (26-27 Kırküyek, 2002 Jılı), Taraz, pp. 92-99.
GUMİLİEV L. N. (2003), Eski Türkler, (çev. Ahsen Batur) SelengeYayınları, Dördüncü Baskı, İstanbul.
KOÇ K. -A. Bayniyazov-V. Başkapan (2003), Kazakça-TürkçeSözdik, Hoca Ahmet Yesevi Adındaki Halkaralık Kazak Türk Üniversitesi Yayını, Türkistan.
LİGETİ L., (Çev. Sadrettin Karatay), Bilinmeyen İç Asya, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu Yayınları:527, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986.
RÁSONYI Lásló (1971), Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları: 39, Ankara.
ROUX Jean-Paul (1999), Orta Asya Tarih ve Uygarlık, Kabalcı Yayınevi; 171, İnceleme Dizisi: 31, İstanbul.
SÜMER F. (1984), Eski Türklerde Şehircilik, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul.
ŞALEKENOV V. -N.O.Aldabergenov (2006), Ortaçağda Aktöbe, Aktöbe ın The Medıval Ages, Orta Gasırdağı Aktobe, (Resim ve Alt Yazılar: R. Bozer)Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.
ŞEŞEN R. (2001), İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi.Târihu-r-rusul ve’l mulûk, M. J. De Goeje, II, Leiden, 1964, (F.Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s.18-19, dipnot:37’den naklen).
TAŞAĞIL A., Gök-Türkler, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara,1995.
TAŞAĞIL A., Gök-Türkler-II (Fetret Devri 630-681), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1999.
The Region Of The World, GMNS, London 1937, (F. Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, s.18-19, dipnot:37’den naklen).
TOGAN Z. V., Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, C. I, İstanbul,1942-47.
TOLSTOV C. P., “Goroda Guzov, İstoriko- Etnografiçeskiye Etudı ”,Sovetskaya Etnografiya, Akademiya Nauk Soyuza SSR, 3, Moskva-Leningrad (Rusça), 1947.
Zeynü’l-ahbar (Yayınlayan A. Habîbî, Tahran), 1347, (F. Sümer, Eski
Türklerde Şehircilik, s.18-19, dipnot:37’den naklen).























Hiç yorum yok: